13 Haziran 2012 Çarşamba

Hiperampirik Diyalektik (Erdoğan Merdemert, 13 Haziran 2012)

Hiperampirik Diyalektik

Metod:
Hiperampirik diyalektiğin öznel bakışımı için aşağıdaki alıntılarda maddeleri verilen uygulama biçimleri bir ön tanımlama olarak yeterli olur düşüncesindeyim. 
1-Sosyal gerçekliğin çeşitli alt ve üstyapılarından her biri diğerlerine baş kaldırma, veya onlarla çatışma eğilimindedir. Derinliğine Sosyoloji, ampirik araştırmalara hareket noktası ödevini görecek kadrolarına ulaşmak için sosyal gerçeği az çok yapma bir takım katlarla kurar ve sınırlar.
2-Burada sadece sosyolojik araştırmalara uygun düşecek kadroları kurmak gerekir ve bu kadroların değeri ancak pratik bir şekilde sosyolojik araştırmaya edecekleri hizmet bakımından ölçülebilir.İşe yaramaları için de bu kadroların katılaşmamış olmaları, her türlü değişikliğe ve katların azalıp çoğalmalarına da elverişli olması gerekir. Sıralanan bu katların sayı ve karakterleri son derecede kaypakdır, tamamiyle pragmatik ve pratik bir temele dayanır. Sonra da bu katların hem birbirlerini tamamlıyacak şekilde birbirlerinin içine girmeleri, hem de birbirleriyle daimi bir çatışma halinde bulunmaları gerekir.
3-Sosyal gerçeğin çeşitli katları arasında tesbit edilen süreklilik ve süreksizlik dereceleri de sosyal tiplere, özel sosyal hallere belirli tarih anlarına göre değişir. Meselâ Arkaik bir toplumda, Antik sitede, feodal burjuva toplumlarında mahallî zümrelerde veya akrabalık zümrelerinde, ekonomik faaliyetlerde, ya da "Biz" (Ki bu "Biz" in Gurvitche’e göre Masse Communaute, Communion gibi çeşitleri vardır) lerde, "Başka" larıyla olan münasebetlerde, katlar arasındaki süreksizlik aynı şiddette değildir, ayrıca bu şiddetin derecesi özel hallere ve durumlara göre de değişir.İşte derinliğine sosyolojide olduğu gibi her çeşit sosyolojide bu türlü sonsuz yanlışların önüne ancak bir aşırı ampirizm (hyper-emprisme) ile bir üstün rölativizm (sur-relativisme) le geçilebilir.

Açıklama:
Hiperampirik diyalektik, diyalektiğin özsel algılanışının dilbilimsel ve sofistike yollarla sözde takviye edilerek yakıştırma yollu postmodern bir uygulaması gibi alınabilir. Bunun Gurvitch tarafından geliştirilen bir metodla sosyolojide, ampirizmin de etkisi ile etkisinin artabileceği ve ancak bu yolla kesin sonuçlara gidilebileceği ve böylece sosyolojinin katlarını ve kadrolarını birbirleri ile ilişkilendirmek için kullanılabileceği kabul ediliyor. Diyalektiği mantık ve varlık bilimi dışında monizm, ampirizm, materyalizm ve daha birtakım postmodern akımla birlikte kullanmanın yanlışlığı, onların yöntemlerinin analitik olması ve kendi içlerinde devinmemeleridir, onlar aynı zamanda dışsal-olumsal ve plastiktirler çünkü bu analitik yol tamamen yapısöküme dayanır ve yine bu analitik uygulama tekniği diyalektiğin kendisini yanına ancak gösteriş için alır ya da dilbiliminde olduğu gibi sözcükten sözcüğe semantik sıçramalar şeklinde yapılır. Düşünce analitik değil ama diyalektik olduğunda ancak genişleyen bir ufka sahiptir, hatta ona diyalektik araç bile yetmediğinden asıl kurgul-mantıksal yönteme ihtiyacı vardır ve yine kabul edilmelidir ki düşünce, nihilizmin veya postmodernizmin kolay ve indirgemeci düzlüğünde yolunu kaybeder.

Erdoğan Merdemert (13 Haziran 2012)


11 Haziran 2012 Pazartesi

Entelektüel Bir Ulam Olarak Dünya Görüşü (Mustafa Özcan, 11 Haziran 2012)

Entelektüel Bir Ulam Olarak Dünya Görüşü

İlkin dünya görüşü kavramı için geçen yıl bu konuda yazdığım denemedeki ‘doğa, toplum ve insanın değer ilkelerinin bütüncül biçimde sistematikleştirilmiş temsilidir’ diye yaptığım tek tümcelik bir tanımı buraya aktararak giriş yapayım. Bu tanımda doğa, toplum ve insan mahiyeti ile üç alanda birikmiş betimsel bilgi kümelerinin sistematik bir şekilde tümleştirilmesi sonucu elde edilen bütünsel zihni bir yapıya gönderme yapılmaktadır.  
Buradan da, herhangi bir konuda dünyevi bir görüngü ile ilişkili olarak geçmişe, şimdiye ve geleceğe yönelmiş düşüncelerin tutarlı bir bütün halinde ortaya konulabilmesi için insanının her halükarda dünya görüşü denen bir şablona gereksinimi olduğu anlaşılmaktadır. Böyle bir şablonun bulunmaması durumunda konuya yönelik düşünceler topluca eklektik özellikte olacağından, insanoğlu yaşam, evren ve kendisi ile ilgili bir değerler bütünü, ebedi yaşamsal bir erek yaratamadan, parçalı, anlam yükü iyiden iyiye zayıf veya hiç olmayan bir yaşantı sürdürerek bu dünyadan göçüp gider.  
İşte üzerine değerlendirilmek için derin düşünceler, düşünümler, düşünüşler ve davranışlar yerleştirilen dünya görüşü kalıbı ne denli tutarlı ve gerçekçi olursa düşüncelerimiz de “duyulur dünya” ile o denli örtüşür ve sonuçta da insan mutlu olur, yaşamdan haz duyar. Bu bakıştan, dünya görüşünün “duyulur” olan ile dolaysız bağlantılı “düşünülür dünya” kavramı olduğu açıktır.
Belirtilen nedenlerle yaşam pratiğinin irdelenmesi olgusuna yaklaşırken gerçekçi olmak açısından dünya görüşümüzü doğru ölçütler çerçevesinde gözden geçirmemiz son derece yararlı zihni bir etkinlik olacaktır.
Bunun için önce, sahibi olduğunu sandığımız dünya görüşümüzün en genel yaklaşımla hangi metafizik, etik, estetik ve tarihsel-insanbilimsel felsefi dayanaklar üstüne oturduğunu kendimize ve başkalarına açıklayabilmemiz gerekir.
Bu kapsamda Bedia Akarsu’nun yaptığı, dünya görüşünün çok genel bir tanımı olan  
“evrenin ve yaşamın anlamını, ereğini, değerini, insanın varlığını ve davranışlarını tümden kavramaya çalışan kanılar bütünü
şeklindeki belirlemesini kılavuz olarak göz ününde tutabiliriz.
Ayrıca yuvarlak bir yaklaşımla dünya görüşünün genel olarak inanç veya akıl, yani dinsel ve ideolojik ağırlıklı olan iki kutupsal anlayıştan birine yakın olması gerektiğini söyleyebiliriz. Başka bir deyişle tam ortada bir görüşe sahip olmak istikrarsızlık anlamına geleceğinden pek olanaklı bir hali yansıtmıyor olsa gerekir.
Öte yandan dünya görüşünün bilimsel bakışla değil de felsefi bakışla irdelenmesi gerektiğini de anımsayalım. Bu yönde hem geniş, hem de sağlam bir irdeleme zemini için uygun bir çıkış noktası aranırsa bu J-P Sartre’ın içtenlikle benimsediği bir üst kavram olan eytişimsel tekçilik (diyalektik monizm) olmalıdır. Bu kapsamda evreni, yaşamı ve insanı bütünsel, dikotomik ve göreceli bir yaklaşımla değerlendirmek olanaklı olmaktadır.
Dünya görüşü teriminin tarihsel evrimine bakıldığında, başlangıçta Newtonyen dünya resmi kavramı şeklinde benimsenmiş olaraktan doğa-insan ilişkilerini odağa koyan bir kavrayış biçimi olarak Kant’la başlayan 18. yy sonu alman idealist düşüncesinde ortaya çıktığı görülür. Marx ile tarihi-materyalist çizgiye çekilen kavramın karşı kutbuna daha sonraları Dilthey tarafından “yaşam felsefesi” kavrayışı yerleştirilerek pozitivist yaklaşıma karşı çıkılmak istenmiştir.
Yukarıda belirtilen çerçevede evrensel düzeni doğru kavrayan bir dünya görüşünün toplumsal görüngüleri aydınlattığında belirgin bir şekilde ortaya çıkan entelektüel anlayış biçimi her zaman sekülarist hümanizm olmaktadır.
Bunun, insanoğlunun on binlerce yıllık birikimli gelişme sürecinin bir sonucu olarak günümüz modern toplumuna yansımış en sağlam dünya görüşü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Mustafa Özcan (11 Haziran 2012)

5 Haziran 2012 Salı

Kuvantum Fiziğinin Getirecekleri (Ateşan Aybars, 5 Mayıs 2012)

Kuvantum Fiziğinin Getirecekleri
Kuvantum fiziği birçoklarımıza göre hala gizemli, sağ duyumuza karşı ve anlaşılmaz gibi görünmekle birlikte psikoloji, sosyoloji, politika, sanat vb. her türlü yaşam alanında bizleri etkilemeye devam edecek. Galileo, Descartes, Newton gibi öncülerin saat gibi işleyen belirlenimci (deterministik) mekanik düzenini değiştirip evreni olasılıklar çerçevesinde yöneten bilim anlayışına (paradigma değişimi) geçişi insanlığın geleceğini derinden etkileyip yönetmeye devam edecektir. M.Planc/ Einstein/ N.Bohr/ P.Dirac/ W.Heisenberg/ E. Shrodinger/ W.Pauli/ M.Born gibi bilim adamlarının 27 yıl gibi kısa sürede (1900-1927) olağanüstü çabaları düşünce sistemimizi değiştirmiş ve etkileri her alanda gözlenmeye başlamıştır.
Teknoloji alanında laser, sıvı hidrojen, yarı iletken vb. gibi yeni uygulamalar yanısıra bugün kullandığımız atom temelli bilgisayarlar yakında çok daha hızlı ve güvenli  elektron (spintronics) yada foton (Q computing) temelli olacaklar, ve daha birçoğu..
Sosyal alanda, kuşların veya balıkların toplu zeka ile senkronize hareketleri (swarm intelligence) bilinçsiz gibi görünsede hep bağlı olduğumuz sanısı dolaşıklılık (entanglement) kavramı ile açıklanabilir(mi)?. Ya da W.Heisenberg ve E.Shrodinger dalga çökmesinin (gözlemci etkisi) sosyal medya pazarlama alanında daha gerçekçi ve etkili uygulamalarına yol açabilir(mi)?.
Işık parçacığının (foton) yönsüz olması (zamanda geri gidebilmesi) yada geleceğinin belirsiz olması gib kuvantum gerçeği sosyal alanda “Post Modernist” anlayışı tetiklemiş ve bugün batı kapitalizminin sarıldığı ve yaygınlaştırdığı “gelecek belirsizdir, plan yapmayın, günü gün edip yaşayın” türü içi boş, eklektik bir anlayışı da maalesef beraberinde getirmiştir, şimdilik. “Bilim ve İktidar” ilişkisinde sosyal yapı ve toplum mühendisliğinin taraflı olması maalesef beklenendir ve doğaldır, eşyanın tabiatidir, ancak kuvantum fiziğinin, yada daha genel olarak doğa özelliklerinin ideal sosyal yapı için öne çıkacağı zaman gelecektir.
Kuvantum fiziğinin matematik, sanat, kültür gibi birçok toplumsal alanda da etkileri olmaktadır ancak, psikoloji alanı en derin (şarlatanlar dahil) uygulama alanı olarak birey ve toplumları etkilemeye devam etmektedir. Kopenhagen yorumları (N.Bohrs ve ekibi) ve sonrasında Post-Kopenhagen yorumları (John Neuman, Eugene Wigner) zihin bilimlerinin (nooloji) gelişmesinin doğrudan kuvantum fiziğine bağlı olduğunu ve kuvantum fiziğinin doğru anlaşılmasının önemini vurgulamaktadır. Zira madde-zihin ikileminin (diyalektiğinin) bilimsel tabana oturtulması bilim tarihinde en önemli dönemeç olarak görülmektedir. Artık biliyoruz, çekirdek fiziğinde maddeyi bir arada tutan “quark”lar ise madde olarak beyin ve zihin ikilemini bir arada tutan bozonik yapı nedir?. Herhalde kuvantum fiziği ve micro biyoloji bu konuda önderlik edecek!.
Sinir hücreleri (nöronlar) arası iletişim ve etkileşimin temelinde “action-potential” denilen zayıf elektrik sinyalleri vardır ve bu sinyaller fiziksel anlamda enerji demektir. Nesnel bir yapıda olan bu elektrik sinyalleri daha derinde atom altı kuvantum yasalarıyla donatıldığında öznel yapıda olan duygu ve bilinç gibi kavramları açıklamak için ümit veriyor. Diğer bir deyişle, duyusal dünyamız maddi karşılığı olan kavramlardır ve kuvantum fizik yasaları ile anlaşılabilir. Nörologlar, psikiyatrisler, psikologlar, bioloji ve fizik bilim adamları soyut/metafizik kavram olarak görülen duyusal dünyamızı somut ve bilimsel tabana oturtma çabasında bir hayli yol aldılar bile..
Ateşan Aybars (5 Mayıs 2012)



30 Mayıs 2012 Çarşamba

Zorunlu Diyalektik (Erdoğan Merdemert, 30 Mayıs 2012)

Zorunlu Diyalektik 

Var olan ama karşıtı ile çelişmeden duran bir nesne ya da bu nesnenin aktif (canlı) pozisyonunun güncel var oluşu mantıksal diyalektik açısından mümkün değildir. O zaman, bir şey (öznel, nesnel, toplumsal, kültürel olabilir) ya da ona ait oluşumun merkezindeki çekirdek, ne şekilde olursa olsun bir miktar devinmelidir, bu hareketin kuantumu, metaforik olarak bir bilyenin düz bir zeminde dönerek kat edeceği en küçük mesafe olarak tanımlanır ve evrenin her yerinde ve her elektronunda bu dönme (spin) vardır. Yine ne şekilde olursa olsun (dönme ya da titreme), hareket eden bir şeyin göreli olması, göreli olanın da karşıtı tarafından önceden göreli yapılması gerekir, eğer böyle karşıtı olmayan bir şey varsa da onun karşıtı üzerinde bulunduğu zemin kabul edilmelidir ve eğer yine de karşıtı olmayan bir şey vardır denirse onun da kendi kendisi ile çelişmesi (ilişkili olması) gerekir.

Zihinsel aktivite de, bütün olarak bir tür devinimdir ve bu devinim, karşıt fikir ve düşünce formları arasındaki gidip gelmeler şeklinde var olur, bunu anlamak bile, bir karşıt fikir ilişkisi ile mümkündür, zihinsel aktivitenin etkili devindiricileri arasında içgüdüsel korku, sığınma, savunma, beslenme, üreme gibi temel itkiler bir nevi zorunlu diyalektik olgular şeklinde var olurlar. Bu çelişki alanı bu temel birimler sayesinde harekete geçse de daha sonra onun içinde dolan ve çelişmeyen hiçbir unsur tek başına var olamaz.

Matematik gibi soyut alanların diyalektiğinde belirli bir niceliğin belirliliği onun eşit alt birimleri olan sayılar ile ifade edilir ve örnek olarak üç sayısının karşıtı, üç olmayan bütün sayılardır ama bu soyut ayrım paradoksal olarak eşit olanların karşıtlığıdır ki üç sayısının ifade ediliş bakımından beş sayısından belirli bir ayrımı olmadığı halde onlar birbirlerine karşıt olmak zorundadırlar yoksa soyut da olsa var olamazlar ve pratikte kullanılamazlar.

Deneysel mekanik işleyiş alanları dışında bilimsel olarak bazı disiplinler son noktaya kadar çözümlenemezler çünkü böyle bilimlerin (doğa, toplum, tin gibi) tamamı görgül deney etkinliğine sokulamazlar, o zaman böyle disiplinlerde nesnel ölçüt olarak gerekli referans alanlarının tespit edilmesi zorunludur. Bu referans noktalarının var olduğu kabul edilse bile onların da birbirlerine karşı olmaları onların diyalektiği olacak ve böylece son noktaya varamayan bu çözümleme daha da zorlaşacaktır. 

Diyalektik zor bir bilimdir, hem kendiliğinden işlediği hem de manuel olarak her alanda sürekli kullanıldığı halde doğal bilinç alanında varlığı bile fark edilmez, evreni, evrimi, entropiyi var eder devinime amaç katar, varlığı kımıldatır.
                    
Erdoğan Merdemert (30 Mayıs 2012)

18 Mayıs 2012 Cuma

Özel ve Genel Görelilik Kuramı (Ateşan Aybars, 18 Mayıs 2012)


 

Özel ve Genel Görelilik Kuramı
David Hume’un önermelerini (sentetik/ analitik) okurken dogmatik uykusundan (dogmatic slumber) irkilen İ. Kant, Hume’un sentetik ve analitik önermelerini önsel  (apriori) ve sonsal (aposteriori) önermelerle birleştirerek ampirik ve ussal (rasyonel) ‘Alman İdealizmi’ni oluşturdu. İ. Kant’ın savunduğu gibi, evren hakkındaki bilgilerimizin yanlızca deney yolu ile mümkün olmadığını, örneğin zaman ve mekan sezgisinin zihnimizde önsel (apriori) olduğunu en iyi şekilde  A. Einstein’in olağanüstü sezgisinde gözlüyoruz. A.Einstein’ın Newton yasasında yaptığı değişiklikler insanlık tarihinin en en şık ve zarif sezgiciliğine örnek gösterilebilir. Zaten, A. Einstein kendinden önceki bilimsel bulguları, örneğin, Newton kütleçekim yasası, Maxwell’in elektromagnetik dalgasının ışık hızında gitmesi, Lorentz’in referans dönüşümleri vb. gibi yasaları biraraya getirip bütüncül resmi çizebilmesi de bu yeteneğini göstermektedir.
A. Einstein ‘Özel Görelilik’ kuramı (1905) ile Newton’un statik uzay ve zamanının ışık hızı ile sabitler ve hem zaman hem mekan görecelidir. Özel kuram, hızın değişmediği (ivmesiz) sistemler için geçerlidir. Havaalanı yada AVM’lerde kullanılan ‘yürüyen merdivenler’le görecelik kavramı çok basite indirgenebilir. Hızı 3 km/s olan bir yürüme merdiveni düşünün. Kenarda gözlem yapan birisi için yürüme merdiveninde sabit duran bir kişinin hızı 3 km/s’dir. Merdivendeki kişi 5 km/s hızla yürümeye başlarsa, kenardaki gözlemci için hız 8 km/s olur. Kime göre? Kenardaki gözlemciye göre. Merdivende yürüyen kişi ise kendi hızını 8 km/s olarak değil 5 km/s olarak gözler. Buraya kadar pasif Newton uzay ve zamanı. Ama nesneler ışık hızına yaklaşıldıkça, Einstein’ın aktif uzay-zaman kavramına geliriz ve sağduyumuzun algılamakda zorluk çekeceği garip olaylar başlar. Hızla giden nesne için zaman ve uzunluk kenardaki gözlemciye göre kısalmaya başlar (t’= δ.t; l’= δ.l olur. 0 < δ <1). Işık hızı 300.000 km/sn ile sabit referans olduğundan zaman ve mekan değil zaman-mekan bütünü bu sabite uyarlanır. Ancak, özel görelilik kuramı değişken hızı olan (ivmelenen) sistemler için geçerli değildir.
Peki, A. Einstein genel görelilik kuramına, yani hızın değiştiği (ivmeli) sisteme nasıl geçer? Popüler ikizler paradoksun’da ikizlerden birinin uzay yolculuğu dönüşünde kardeşinin çok yaşlandığını gördüğü bilinir. Ancak, dünyadaki ikiz, aslında uzay seyahatindeki kardeşinin durağan ama galaksinin etrafında çok hızlı döndüğünü ve yaşlanmanın uzay yolculuğuna çıkan ikizi için doğru olduğu paradoks’unu öne sürebilir. Dünyadaki ikiz ile uzaydaki kardeşi yer değiştirse fizik denklemleri açısından fark yoktur, aynı sonuç elde edilir, zira fizik yasaları her tür referans için simetriktir. Oysa, uzaylı ikizin ışık hızına doğru yükselmesi için hızının değişmesi (ivmelenmesi) simetrinin kırılması  demektir. A. Einstein’ın genel görelilik kuramı için simetri kırılmasının çözümü, yani ivmeli hareketi özel görelilik kuramı ile birleştirmesi gerekti. Nitekim, Newton yasalarını *Benzerlik (equivalence) Prensibi  ve doğrusal hareketi **‘geodezik’ kavramı ile değiştirerek bilim tarihinin en güzel, en zarif akıl yürütmesini sergileyerek genel görelilik kuramını başarmıştır.
*A.Einstein önce, Newton’un iki yasasının (F=g(mM)/d2 ve F= m.a)  ‘Einstein odası düşünsel deneyim’i ile farklı olmadıklarını, her iki yasanın aynı şey olduğunu düşündü. Gerçekten kütleçekim diğer doğa güçleri gibi olmayıp serbest düşüş halinde hissedilmez. Newton’un kütleçekim yasası yerine uzay-zaman bütününün kütle ile eğrildiğini ve bu eğriliğin kütleçekim’e sebep olduğunu gösterdi. Kütlelerin sebep olduğu bu eğrilik çekimi (uzay bükülmesi) 1919 da A. Eddington tarafından gözlendiğiı gibi ışık (foton) dahil tüm maddeler için geçerlidir.
**Düzlem (Öklid) geometrisinde doğru olan ve Newton’un iki nokta arasında en kısa mesafenin bir doğru olduğu gerçeğinin, Einstein uzayında (Riemann Geometrisi) doğru olmadığını ve uzay geometrisinde eğimli de olsa herhangi bir nesne zaman içinde en kısa mesafe olan ‘Geodezik’ boyunca ilerleyeceğini düşündü. Üç adet ‘Geodezik’ (time/space/null) ve Minkowski’nin katkısıyla ışık konisini oluşturdu.
Newton’a göre herhangi bir nesneye kuvvet etki etmedikçe aynı doğrultuda yol alır. Einstein, Newton’un bu ifadesini  herhangi bir nesneye kütle çekim (gravity) dışında bir kuvvet etki etmedikçe ‘Timeline veya Null Geodezik’ doğrultusunda yol alır şeklinde değiştirdi. 
Ateşan Aybars (18 Mayıs 2012)

17 Mayıs 2012 Perşembe

Özne ve Nesne (Erdoğan Merdemert, 17 Mayıs 2012)

Özne ve Nesne

Üç metre ötenizde bir nesne gördünüz, sonra gözünüzü kapadınız, o nesne gözünüz kapalı olduğu sürece biri düşüncenizde ve biri de kendi yerinde olmak üzere iki tane olmuştur ve aynı anda iki yerde de bulunmaktadır. Birisi öznel olduğu halde her ikisi de gerçektir yani o görülen şey paradoksal olarak şimdi hem öznel hem de nesneldir. Yeterli deneyimi olan birisi için düşünce alanındaki gerçeklikler, görülen nesnelerin mekanik hafızadaki örüntüsü ile üst üste gelecek şekilde doğrulama bağıntıları gerektirir.

Dışsal algıya ait fotonlar retinada koni ve çubuk hücrelerin üzerinde, temsil ettikleri görsel sahnenin benzeri bir uyarı alanı oluştururlar ama retinadaki bu hücrelerin ışığa duyarlı uç kısımları (outer segment membrane), gelen fotonlara ters durur (görüntünün retinada ters durmasının bununla hiçbir ilgisi yoktur) ve ayrıca bu uçlar bir pigment epitel doku içine gömülüdür. Ağ tabakadaki üç katmanı geçerek geliş yönlerinin tersine duran hücre alıcılarını etkileyen fotonlar, (retinal+opsin=rodopsin gibi) kimyasalların miktarlarını değiştirerek kendi çıkışlarını inhibe ederler (baskılarlar), yani burada da durum tersine çalışır, çok foton alan bipolar ve gangliyon hücre çıkışları inhibe olup iletimi azaltır, az foton aldığında ise iletim çoğalır bunun sebebi çok az ışıkta bile görmeyi sağlamaktır yani hiç foton yokken iletimde olan göz sinirleri, gelen foton miktarı kadar iletimi kısar ve beyin de buna göre çalışır.

Buraya kadar daha retina dan dışarı çıkamayan görüntünün sinirsel iletileri beyindeki ilk durak olan LGN'ye geldiğinde, temsil edilen görsel sahne biraz daha şekil değiştirerek buradaki nöronların üzerinde de kabaca ikinci bir örüntü (uyarı alanı) oluşturur.

Böyle hedefine doğru ilerleyen görsel sahne ancak V1/V2 bölgesine kadar çok kabaca bir örüntü formunda kalır sonra tamamen yolunu kaybeder ve yaklaşık 32 bölgeye parça parça yayılır, (bu bölgelerin kombinasyonunun nasıl yapıldığı bilinmiyor) ve en son PPA (Parahippocampal Place Area) ya kadar ulaşıp daha önce orada kayıtlı olan temsilini arar, ama ilginçtir ki hippocampusu tamamen alınmış hastalar görme sorunu yaşamaz.

Görsel farkındalığın tamamlanmamış teknik/mekanik yapısı bu olsa da görsel nesne, özneyi var etmez ama etkinleştirir, özne de bu nesneyi var etmez ama ona değer katar ve bu böyle devam edip gittikçe dünyadaki ve evrendeki her şey düşüncenin içine dolar ve bu onu (düşünsel alanı) hiçbir zaman tüketmez. O zaman düşüncenin kapasitesi sonsuz olmalıdır ki bu aynı zamanda onun kendi etkin sonsuzluğunu da kanıtlar.

Düşüncede karşılığı (temsili) bulunmayan nesne henüz deneyimlenmemiştir, o nesne düşünceye geldiğinde ise ona ait gerçek, hakikate döner ama düşünce bunun tersini de yapabilir yani var olması mümkün olmayan bir şeyi de düşünebilir ve bu simetri bozulması bu yönden öznel gerçekliği çarpıtır. Bu birbirinin tersi olan iki etkinlik, nesneden düşünceye doğru ilerlediğinde gerçeklik, düşünceden nesneye doğru ilerlediğinde ise imagination olur.

Buraya kadar olanlar, gözlemlenen nesnelerin anlamlandırma ilişkileridir ve sadece görsel farkındalık için soyutlamacı öznel etkinlikler anlamına gelir.

Son olarak söylenebilir ki özne, nesnede hiç kapsanmamaktadır ve nesnenin özneden haberi bile yoktur, onun karşısında etkinleşen özne ise bunu pragmatik olarak kendisi yapar, bunun temelinde özgürleşmek isteyen “ben” vardır.

Erdoğan Merdemert (17 Mayıs 2012)

www.kadikoydusunceplatformu.blogspot.com

16 Mayıs 2012 Çarşamba

DUYURU (Toplantı Saatleri)

KDP Cumartesi Sohbet Toplantıları 19 Mayıs 2012 tarihinden itibaren yaz dönemi boyunca 14.00 - 17.00 saatleri arasında yapılacaktır.

Toplantı yeri her zaman olduğu gibi Caddebostan Kültür Merkezi'ndeki toplantı salonudur.

KDP dostlarına duyurulur.