5 Aralık 2017 Salı

"BİR" İÇİN FELSEFİ VARGI - Erdoğan Merdemert

“Bir” için felsefi vargı: Soyut ya da somut ama ne düşünsel ne de özdeksel parçalardan oluşmamış, çok küçük ya da çok büyük, ölçülemeyen, niteliği ve niceliği olmayan, uzay/zamanda olan veya uzay/zamanda olmayan, elektriksel bir yükün çevresindeki uzayda bir elektriksel alanı olmayan veya kendisi böyle bir alan içinde bulunmayan, titreşmeyen, herhangi bir dönüşü/spini bulunmayan, tamamen duraduran, ne kendisi ve ne de başka bir şeyin etrasında dönmeyen, bir çekim alanına hiç girmemiş, bir uzay zaman bükülmesine hiç maruz kalmamış ve kalmayacak olan, etrafı, kenarı, içi, dışı, çevresi olmayan, kavramının nesnel olması gerekmeyen çünkü bir kavramı da olmayan ve nihayet kendisine kısaca “bir” dediğimiz dolaysız şey (şey sözü kavramı olmayanı imlediği için burada kullanıldı). Şimdi düşünün ki o şey; yoğunluğunu oluşturan bütünlüğünün yapısında, bölünemeyen bilinmez/aşkınsal bir özellik taşıyor, onun bilinmezliği öznel bilememe etkinliği yani daha açık olarak us dışılığı, us'a gelmeme, us'un yeteneklerinin ötesinde olma, usta gömülü bir sezgisinin bulunmaması şeklinde. Şimdi onun bu tarifinin ancak varlık tarafından ele alınmasının dışında başka bir yol olmadığından, zorunlu olarak o yüklemine karşılık gelen şekilde özne, ama tüm nesnelerin nesnesi olması gerektiğinden de salt nesnel olması gerekir (dilbiliminin başka çaresi olmadığından). Tüm zamanların felsefesinde ve tüm dünyanın felsefelerinde, dinde, meditasyonlarda, nirvanada, püritenlikte, sufizmde aranan “bir” bu bir'dir. Böyle tözsel bir “bir” güç içerir mi, o gücün kendisi midir, maddenin ve enerjinin ilk varlığı o mudur, o yaratır mı veya yaratılmamış olanın kendisi de o mudur, yaratılmamış olmak onu bilememenin kesin şartı mıdır ya da bilinemez olarak sonsuzlukta kalması kendisini tüketmeme anlamına mı gelir?

Erdoğan Merdemert 04.12.2017

1 Aralık 2017 Cuma

BİREYCİLİK VE BENCİLLİK ÜZERİNE İKİ ÖRNEK OLAY - Timur Otaran


1. Sydney'e yerleşen oğlunu ve torununu ziyarete gelen emekli öğretmen,  torunu ile parkta yürüyüşe çıkar. Eve dönüşte öğretmenin, 'Bugün torunum bana bir hayat dersi verdi.' demesi üzerine evdekilerin, '5 Yaşındaki çocuk, 60 yaşındaki dedesine nasıl hayat dersi vermiş  olabilir?' diye soran bakışlarına yanıtı ise, 'Arkamda yürüyen torunum,  bana hiç bir şey söylemeden attığım sigara izmaritlerini yerden  toplayıp çöpe atıyormuş.' olur.

2. Apartman toplantısında bir ev sahibi,  yöneticinin ortak paraları kendi çıkarları için kullanıp kullanmadığını sorgular. İri yarı komşu 'Sen kimsin ki, bana bunu söyleyebiliyorsun? Çık dışarı.' diye bağırır.  Toplantıya katılanların bu olaya sessiz kalması üzerine, adam toplantıyı terk eder.

Her insanda potansiyel olarak bulunmakla birlikte, ancak belli şartların olgunlaşması ile ortaya çıkabilen birey oluştan, bilgi ve akıl ile arzularını dengeleyebilen,  seçenekleri olan, kimseye biat etmeyen ve en önemlisi, kendi sorumluluğunu üstlenen insanı anlarız. Bireycilik ve bencillik kavramlarını açıklamak amacı ile biri gerçek, biri kurmaca  iki örnek olayı irdelerken bu yazıda kullanılan toplum kavramını, yurttaş toplumu anlamında kullandım.

Birinci olaydaki 'Emekli öğretmenin bilemeyip de torunun bildiği şey nedir?' sorusuna verilen yanıt genellikle çevre temizliği olmaktadır. Halbuki, temizlik anlayışı, çok daha derin bir ayrımın görünen yüzüdür. Dedenin izmaritleri yere atmasını mümkün kılan şey, parkın hiç kimseye ait olmadığı, yani bir toplumsal alanın var olmadığı kabulüdür. Torun ise, parkın herkese ait olduğunu ve herkes gibi kendisinin de onunla ilgili sorumluluğu üstlenmesi gerektiğini bilir. O, kimsenin görevlendirmediği bir işi gönüllü olarak yaparken, dedesinin anlayışsızlığının mahcubiyetini sessizce taşır.  Cemaat düzeninin alışkanlıklarını taşıyanlar, toplum kavramına uzak dururken,  yurttaş toplumunda yaşayanlar, kimse söylemese de, herkese ait olanı koruyan bir toplumsal sözleşme olduğunu bilirler.

İkinci örnekte, mahalle baskısına karşı fikrini söyleyen kişi  bireysel bir çıkış yapmıştır, ama iri yarı komşu onu dışarı atarak, bireyi silmiştir. Bundan daha önemli olan olgu ise, diğerlerinin buna sessiz kalmasıdır. Böylece, bireyin ortadan kalkmasına razı olunması ile birlikte ortadan kalkan ikinci bir şey daha vardır ki, o da toplumdur. Olaya sessiz kalanların bir toplum oluşturma özelliği de kaybolur. Onlar, başlarında bir çoban olmaksızın yaşamadıklarından, cemaatin ötesi bir düzeni düşünemezler.

Bu durumun aşılması ancak yeterli sayıdaki insanın kendi bireysel istencini diğer bireylerin istencinde bulması ile mümkün olur. Nicel birikim ile gelen nitel değişim, düzenin karakterini  korporatiften kooperatif yapıya çevirir . Bir kişinin istencinin hakim olduğu düzenden, herkesin istencinin hakim olduğu düzene geçebilmenin şartı,  insanların toplumsal olaylara seyirci olmayı bırakıp, üzerlerine düşen sorumlulukları üstlenmesidir. 5 yaşındaki torunun yaptığı da budur.

Bencilliğin tanımı, insanın kendi çıkarı için çalışması değil, başkasının çıkarı için çalışmamasıdır. Söz konusu olaylarda ortaya çıkan bireysel davranışlar, birey-toplum diyalektiğine holistik açıdan bakarak, kendi çıkarını diğerlerinin çıkarları üzerinden gerçekleştirmeyi amaçlar. Bunun yapılmadığı durumda, birey oluş hem teoride hem de pratikte çöküşe geçer.  İnsanlar çareyi, bir cemaatin üyesi olmakta bulurlar.

Bireyselliğin bencilliği getirdiği fikrinin hem sağda, hem solda destek bulduğu yerlerde, kimileri Batı kültürünü sorumlu tutarken, diğerleri kapitalizmi suçlar. Bireyselliğin kaynağını Batı liberalizminde görmek mümkündür. Fakat, bencilliğin her çağda ve ülkede var olmuş olduğunu  göz ardı edemeyiz. Diğer yandan, bireyselliğin arttığı ülkelerde yurttaşlar arası güven endeksinin yükseldiği bilinmektedir.  Kaldı ki, birey oluşun, bencilliğin alanını daraltmak gibi bir görevi vardır. Bu görevi fark etmemenin veya sorumluluktan kaçınmanın ardında yatan değerler sistemini hep birlikte sorgulayalım.

Timur Otaran - 01.12.2017


19 Kasım 2017 Pazar

PROF. DR. EROL BAŞAR’I 28 EKİM 2017’DE KAYBETTİK (Herkese Bilim Teknoloji, Sayı 86 - 17 Kasım 2017)


PROF. DR. EROL BAŞAR’I 28 EKİM 2017’DE KAYBETTİK

Öğrencileri: Prof. Dr. Bahar Güntekin, bguntekin@medipol.edu.tr
Prof. Dr. Görsev Yener, Prof. Dr. Ayşegül Özerdem, Prof. Dr. Tamer Demiralp, Prof. Dr. Çiğdem Özesmi, Prof. Dr. Canan Başar Eroğlu, Prof. Dr. Sirel Karakaş

Başar, önde gelen sinirbilimcilerindendi ve “Beyin Osilasyonları” teorisi ile dünyaca tanınıyordu.

Prof. Dr. Erol Başar ülkemizde biyofizik ve sinir-bilimleri alanlarının gelişmesinde büyük katkıları olan, yayınları, kitapları, kurduğu laboratuvarlar ve yetiştirdiği öğrencileriyle bilim dünyasında derin izler bırakan bir bilim insanıydı. Erol Başar’ın 1970’li yılların ortasında Hacettepe Üniversitesi’nde geliştirdiği “Olaya İlişkin EEG-Beyin Osilasyonları Teorisi”, 1980’ler ve özellikle 1990’lardan sonra dünya literatüründe büyük kabul görmüş ve Erol Başar bu yöntem ve teorinin öncü araştırıcılarından biri olarak dünyada saygı duyulan bilim insanlarından olmuştur.

Erol Başar 18 Kasım 1938 tarihinde İstanbul’da doğdu, lise eğitimini Galatasaray Lisesi’nde tamamladı. Çevresindeki arkadaşlarının mühendis ya da hekim olması yönündeki tavsiyelerini bir kenara bırakan Erol Başar, fizik biliminin o yıllardaki yükselişinin de etkisi ile fizik eğitimi almaya karar vermiştir. Bu eğitim için de fizik biliminin en gelişmiş merkezlerinden biri olan Münih Üniversitesi’ni tercih etti.

Kuantum fiziğinin öncü bilim adamlarını bünyesinde barındıran Münih Üniversitesi’nde hem Werner Heisenberg’den hem de Carl Friedrich von Weizsäcker’den ders alma ayrıcalığına erişti. Parçacık fiziği üzerine yaptığı çalışmaları ile lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladı. Bu yıllarda okuduğu Norbert Wiener’e ait “Cybernetics” adlı kitabın etkisinde kalarak kariyerini “Beyin Araştırmaları” konusunda devam ettirmeye karar verdi. Bu amaç doğrultusunda Hannover Üniversitesi, Fizyoloji Enstitüsü’nde doktorasını yapmaya başladı. Ancak bu enstitüde araştırmalar “Beyin ve Sinir Sistemi” değil “Dolaşım Sistemi” üzerine gerçekleştirilmekteydi. Carl Friedrich von Weizsäcker’den bu konuda bir öğüt aldı. Weizsäcker kendisine biyofiziksel sistem analizini öncelikle basit bir sistem olan dolaşım sisteminde çalışmasını, bu sistemden elde ettiği bilgileri sonrasında daha karmaşık bir sistem olan “Beyin ve Sinir Sistemi” üzerinde uygulamasını tavsiye etti. Erol Başar bu tavsiyeyi dinler ve doktora çalışmalarını dolaşım sistemi üzerine tamamladı. Bu konuda ayrıca iki de uluslararası kitap yazdı: Başar, E Biophysical and Physiological Systems Analysis, 1976; Başar, E., Weiss, C., Vasculature and Circulation, 1981.

1968 yılında New York Rockland State Hospital Beyin Araştırma Enstitüsü’nde doktora sonrası araştırıcı olarak çalışmaya başladı. 1970 yılında Türkiye’ye döndü ve Türkiye’nin ilk “Biyofizik” enstitüsünü kurdu. 1970-1980 yılları arasında Türkiye’nin önde gelen Biyofizikçileri bu laboratuvarlarda yetişti. 1970 yılında TÜBİTAK Teşvik Ödülü’nü, 1973 yılında ise TÜBİTAK Cumhuriyetin 50. Yıldönümü Bilim Ödülü’nü almaya hak kazandı.

Beyin osilasyonu teorisi:
Beyin Osilasyonları teorisini 1975 yılında üç makale ile dünya literatürüne sundu. 1980 yılında bilim dünyası tarafından konusunda mihenk taşı sayılan ve çok önemli referanslardan biri olan “EEG-Brain Dynamics” kitabını yayınladı. 1980 yılında tekrar Almanya’ya dönerek çalışmalarını 2000 yılına kadar Lübeck Tıp Üniversitesi Fizyoloji Enstitüsü’nde sürdürdü. Bu dönemde konusunda önemli bir bilim adamı olarak görülmeye başlandı. Dünyanın birçok farklı ülkesinden konusunda saygın bilim adamları ile ortak çalışmalar yürüttü. Birçok uluslararası toplantı düzenledi ve bu toplantıların sonuçlarını önemli bilim insanları ile birlikte kitap olarak yayınladı.

Erol Başar 2000’de tekrar Türkiye’ye döndü, 2000-2006 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Biyofizik Anabilim Dalı başkanı olarak, 2006-2017 yılları arasında ise İstanbul Kültür Üniversitesi Beyin Dinamiği, Kognisyon ve Karmaşık Sistemler Araştırma Merkezi Müdürü olarak bilimsel çalışmalarına devam etti. 

19 uluslararası kitap: 
Erol Başar, ürettiklerini yayınlama konusunda da çok titiz ve verimliydi. Monografi olarak yazdığı 7 ve editörü olduğu 12 olmak üzere toplamda 19 uluslararası kitabı vardır. 250’den fazla SCI kayıtlı makalesi ve 15.000 üzerinde atıf sayısı ile Erol Başar ülkemizde Sağlık Bilimleri alanında ilk sıralarda yer alan bilim insanlarından biri olmuştur.

Erol Başar bilime getirdiği yeniliklerle, dünyada farklı ülkelerde görev yapmakta olan yetiştirdiği öğrencileri ile, hem ülkemizde hem Almanya’da kurduğu merkezlerde gerçekleştirdiği bilgi üretimi ile bilim dünyasına unutulmaz etkiler bırakmıştır. Felsefe, fizik, fizyoloji, biyofizik gibi farklı disiplinlerde aldığı eğitimi müthiş bir analitik düşünce ve sentezleme yetisiyle ve en yaratıcı bir biçimde yoğurarak kendi teorilerini geliştirmek için kullanmış, son nefesine kadar düşünmeyi ve çalışmayı bırakmamıştır.

Analitik düşünme:
Erol Başar’ın en büyük tutkusu bilim ve bilimsel düşünce olmuştur. Bilgi üretimi onun için bir yaşam biçimiydi. Kendisinden ders alma ve bilim öğrenme ayrıcalığına sahip olan insanlar kendilerini derin bir bilgi denizinin içinde bulurlardı. Bu bilgi denizi içerisinde onunla birlikte düşünebilmek, sorulan sorular ile onun beyninde yeni düşünce zinciri oluşturabilmek, düşünmek, düşünmek ve yazmak bir yaşam biçimiydi.

Katıldığı uluslararası toplantılarda diğer bilim insanları tarafından nasıl bir saygı ile karşılandığını, düşüncülerine ne kadar çok değer verildiğini görmek de yine onunla çalışmanın eşsiz deneyimlerinden biriydi. Türkiye’de yetiştirdiği öğrencileri hiç şüphesiz ki yıllar boyunca onunla çalışmış olmanın haklı gururunu ve sorumluluğunu taşıyacaklardır. Erol Başar’ın yöntem ve teorisini, bilimsel düşünce şeklini gelecek kuşaklara aktarmayı hocamıza duyduğumuz minnet ve saygının gereği olarak görüyoruz. Onun ürettikleri ve bilimsel düşünce biçimi gelecek kuşaklarda yaşayacak.


Erol Başar hocamızın anısının önünde sevgi ve saygıyla eğiliyoruz…

(Herkese Bilim Teknoloji, Sayı 86 - 17 Kasım 2017)



12 Kasım 2017 Pazar

Fikri Hür, Vicdanı Hür ve İrfanı Hür Nesil Olmak (Mustafa Özcan, 10 Kasım 2017)


Fikri Hür, Vicdanı Hür ve İrfanı Hür Nesil Olmak
Bugün 10 Kasım 2017
Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının 79. Yıldönümü nedeni ile alıntıladığım Cumhuriyet kuşaklarının “Fikri Hür, Vicdanı Hür ve İrfanı Hür” olmasını dileği için söylediği bu veciz sözün verdiği derin anlamını irdeleyen kısa bir deneme mahiyetindeki bu yazı ile O’nu yâd etmek istiyorum.
Değerli dostlar hür, yani özgür sözcüğünün ne anlama geldiğini herhalde aramızdaki her yetişkin bilmektedir. Gene fikir, yani düşün denen zihni süreçler sonucunda elde ettiğimiz duygu dışı soyut ifade çıktısının ne anlam içerdiği de her yetişkinin malûmudur. 
Ama her yetişkinin erginliğe ulaşamadığının bilindiği bizim dünyamızda vicdan (törel toplumsal ortak bilinç) ve irfan (gerçeğe ulaştıran bireysel derin sezgi) sözcüklerinin gösterip de iletmekte olduğu anlamı derinlerde içselleştirerek anlayabilmiş olduğumuzu kabul etmemiz gerçekten olanaklı değildir. 
Çünkü her iki sözcüğün de gösterdiği kavramsal “öz içlem”, bireyde ödemonik (haz dışı ve özgeci (diğerkâm)) duygulanımlardan kaynak alıp toplumda derin sosyal bir boyut kazanmış olmasını zorunlu bir olgu olarak gerektirmektedir. Yani, böyle bir olgusal varlığı toplumsal olarak içselleştirmiş olmamız gerekmektedir ki bunun var olduğunu söyleyememiz mümkün değildir. 
Öte yandan, vicdanın toplumda kazandığı “pratik-adil-ortak-sosyal boyut (yani kurallılık) uygulamada kendini hukuk olarak kurumlaştırırken, irfan da, önceleri maarif diyerek bu sözcüğün anlamını içeriklendirdiğimiz toplumsal-kurumsal eğitimin öz anlamını verir.
Yani bu durumda, gerçeğe ulaştıran yüksek sezgiye iye insan toplumuna ulaşma hedefi ile sosyal derin boyut olarak eğitsel bir kurumsallığın kurulmuş oluşması ereği ortaya koyulmuş olur ki böylece de “erginleşmiş toplum” olma yolu da açılmış olur. 
Atatürk’ün ölümünden bu yana her iki sözcüğün de ifade etmekte olduğu anlam içeriğinden ve kamusal alandaki boyutlanmasından, diğer bir deyişle sekülerleşmeden giderek uzaklaşmış ve uzaklaşmakta olduğumuzu maalesef üzülerek görmekteyim. Diğer bir deyişle toplumumuz, yetişkinleşmeye (ortalama yaşa doğru yaş almaya ilerleyiş) yol alırken, maalesef erginleşme (derin gerçeklik sezgisine iye olma) konusunda zayıf bir karne getirmeye devam etmektedir.

Bu açmazı kırmak için her öz bilinçli yetişkin bireyimizin “ergin” olma yolundaki toplumsal çabaları sonuna dek destekleyecek olan derin yurttaşlık ödevini yerine getirmek üzere kendini kendini eğiterek bu yolda donanımlandırması gerekmektedir.  
Mustafa Özcan (10 Kasım 2017)



9 Kasım 2017 Perşembe

Mustafa Kemal Atatürk'ü Saygı İle Anıyoruz (10 Kasım 2017)



Holistik Büyük Resim (Erdoğan Merdemert, 9 Kasım 2017)


Holistik Büyük Resim

Şimdi bulunduğumuz yerden milyonlarca ışık yılı uzakta, evrenin derinliklerinde bir süpernova patlaması, sonra o sonsuz boşluğa yayılan gaz ve toz bulutları. Orada ilk anda olan, son derece güçlü bir kütleçekimi ve ona karşı koyan bir süper patlama olgusu, çok az element, çok yüksek sıcaklık ve hepsi bu kadar. Bu gaz ve toz bulutları, gezegenimsi bulutsular olduklarında ise işte dünyada her şeyin başlangıcı olan süreç. 

Gaz ve toz bulutlarının uzay boşluğunda spontane olarak kümeleşmesi, sonra bu raslantısal kümelerin kütle çekimi ile sıkışarak ve ısınarak yıldız denen katı veya gaz kütlelerini oluşturması. Karl Sagan' ın yıldız tozundan yapılmışız sözünün de gerçek değeri. Böyle yıldız tozlarının, içinde beni ya da daha geniş anlamda “ben” barındırması da bir rastgele uzay zaman süreci mi yoksa zaten potansiyel olanın belirli bir plana göre edimsel olma süreci mi? 

Büyük resme bakıldığında, soğuyan ve sonunda ölecek olan evren modeline göre, tamamen rastgele bir uzay zaman etkinliği; yaşayan, yaşamış olan ve içinde bulunduğumuz ana göre yaşayacak olan değersiz varlıkların uzay boşluğundaki anlamsız dans gösterisi, kaydı yok sadece tek bir oyun, tek bir gösteri. 

Paralel evrenler masalsı bir rüya olabilir, sayılarının çok olmasının pek bir anlamı da yok, yani bir öteki dünya gerçeğini yansıtmaktan çok uzaktalar, o zaman diğer sorunun cevabı önemini tamamen yitiriyor yani potansiyel olan “ben” in belirli bir plana göre edimsel olması ile ilgili soru. Bu soruya özsel olarak Tanrı düşüncesi olmadan cevap vermenin olasılığı bulunmuyor, öyle bir tasarım olgusu ki, bütün bilimlerin her birinin inceden inceye hatasız bir düzende önceden tasarımlanmış olması, var olan her üç boyutlu (evrende bir ve iki boyutlu nesne yoktur) nesnenin ve bu nesnelerin kimyasal, elektriksel, biyolojik ve atom altı alanlarının ve kendilerinin birbiriyle çatışmaya girmeden düzen içinde işlemesi, fizik kurallarının hiçbir kaos durumunda çözümsüz kalmaması gerekiyor, ve zaten de böyle. 

Kendinde-evrende sayılar yok, matematik de yok, elementlerin üzerinde sembolleri yazılı değil bu nedenle kimya da yok, standart model de yok, geometrik yörüngeler ve onlara ait şekiller, üzerinde çalışılarak bilgisayarlarda oluşturulmadığından, yine kendinde-evrende geometri de yok. 

Peki böyle bir düzen, bütün  bilimleri, disiplinleri ve tüm bunlara ait parametreleri ve sembolleri, sayıları, ileri matematiği, ölçüm birimlerini içermeden bu kadar hassas nasıl işlemektedir ve bizler bu karmaşıklığın içinde nasıl “ben” kazanabilmiş olabiliriz ve buna niçin gerek vardır, bizler bir gezegen üzerine öylesine fırlatılıp, öylece kaderine bırakılan olarak ve içinde kaygı barındıran varlıklar olarak var olanlar mıyız? Tüm bunların bir zihnin halusinasyonları veya holografik bir ışık gösterisi olmadığını biliyoruz ama hepsi bu kadar.

Erdoğan Merdemert (9 Kasım 2017)




3 Kasım 2017 Cuma

(Ekim 1517) Reform 500 Yaşında… Sergen Çirkin / Bilimdili

(Ekim 1517) Reform 500 Yaşında…

Reform hareketi Luther’in Almanca İncil’i ile özdeşleşmiş gibidir… Ancak Almanca İncil’in öyküsü sanılanın aksine Luther’den çok daha eskiye, 8. yüzyıla uzanır. Luther’i diğerlerinden farklı kılansa, İncil’i yalnız çevirmekle kalmayıp çarpık din yapısını da sorgulamasıydı. O aslında Wittenberg Üniversitesi’nde çalışan bir İncil profesörüydü. O tarihlerde kilise, para karşılığında sattığı “af kâğıtları” ile insanların günahlarını bağışlıyordu. Luther’e göreyse bu iş düpedüz bir sahtekarlıktı. Kiliseyi dolandırıcılıkla itham eden Luther, bu görüşlerini “95 Tez” adı verilen bir metin yazarak kağıda döktü. Tez, 31 Ekim 1517’de, kentin başpiskoposluğuna gönderildi ve ayrıca rivayetlere göre Luther tarafından saray kilisesinin kapısına çakıldı. Bu tarih, bugün tüm dünyada Protestanlığın doğum günü olarak kutlanır.
Din adamları arasında hızla yayılan 95 Tez, Almanya’da büyük bir coşkuyla karşılandı. Vatikan için Luther, artık her ne olursa olsun yok edilmesi gereken bir şeytandı; ancak Kuzey Avrupa onu kucakladı. 1530’lara gelindiğinde ise Luther’in Almanca İncil’i baskıya hazırdı. Onun kurduğu yeni din anlayışı, matbaa sayesinde yüz binlerce kişiye ulaştı. Böylece asırlar süren Roma despotizmi kırılmış ve Avrupa’da Reform Çağı başlamış oldu. Ancak zorbalığa karşı bir başkaldırı olarak doğan Lutherci hareket, bir süre sonra benzeri zorbalıklara da sahne oldu… Reform hareketi içinden doğan gruplar, sayısız kilise ve manastırı yağmalamış, heykel ve ikona gibi sanat eserlerini yok etmiş ve kendi dini görüşlerinden olmayan halka karşı güç kullanmıştır…
Dr. Kaan H. Ökten‘in çevirisi ile 95 Tez‘in tam metnini aşağıda sizlerle paylaşıyoruz….
Disputatio pro Declaratione Virtutis Indulgentiarum
31 Ekim 1517 – Martin Luther
Hakikat aşkıyla ve hakikatin temellerini açığa çıkarma arzusuyla saygıdeğer Papaz Martin Luther (serbest sanatlar ve kutsal teoloji Magister’i ve de aynı yerde üniversite profesörü) önderliğinde Wittenberg’de aşağıdaki önermeler hakkında bir münazara yapılacaktır. Bu yüzden şahsen Wittenberg’e gelip de sözlü olarak tartışamayacak olanların fikirlerini yazılı olarak sunmalarını rica etmektedir. Rabbimiz İsa Mesih adına. Amin.
1. Rabbimiz ve Efendimiz İsa Mesih “Tövbe Edin” diye buyurduğunda, inananların tüm hayatının tövbe olması gerektiğini          istemiştir.
  1. Bu söz, rahiplerce icra edilen sakramental tövbe, yani günah çıkarma ve kefaret ödeme olarak anlaşılamaz.
  1. Bununla beraber sadece içsel tövbe demek de değildir. Hayır, bedene dışsal olarak çeşitli ıstıraplar vermeyen, nefsi köreltmeye yaramayan içsel tövbeler yoktur.
  1. O halde [günahın] cezası, insanın kendi kendini yargılaması devam ettiği sürece bitmeyecektir. Zira bu, hakiki içsel tövbedir ve göklerin melekutuna kavuşmamıza dek sürecektir.
  1. Papa ya şahsen ya da Kilise Kanunu’nun otoritesiyle verdiği cezaların dışındakileri bağışlayamaz ya da bunları bağışlamak istemez.
  2. Papa suçları bağışlarken bunların Tanrı tarafından bağışlandığını ilan edip buna şahadet etmesi gerekir ve sadece kendi affetme yetkisi dahilindeki hallerde bu hakkı kullanabilir. Buna rağmen suçları affetme hakkı olmadığı düşünülürse, suç tamamıyla affedilmiş sayılmayacaktır.
  3. Tanrı suçu bağışlarken, kişiyi hem her şeyde mütevazı kılar ve hem de onu kendi vekili olan rahibin hükmü altına alır.
  1. Tövbe usullerine dair Kilise Kanunları sadece yaşayan insanlar için bağlayıcıdır, söz konusu Kanunlar’a göre hiçbir şey ölmüşlere tatbik edilemez.
  1. O halde Papa’nın şahsında teveccüh eden Kutsal Ruh bize karşı müşfiktir, çünkü saldığı fermanlarda Papa, ölümden ve zorunlu hallerden her seferinde imtina eder.
  1. Ölmekte olanların durumunda Araf için de Kanuni kefaret buyuran rahiplerin yaptıkları bu yüzden cahilce ve fenadır.
  1. Kanuni cezanın Araf cezasına dönüştürülmesi fikri, apaçık biçimde görülebileceği üzere, piskopozlar uyurken ekilip yeşeren yaban dikeni gibidir.
  1. Eskiden Kanuni cezalar, hakiki pişmanlığın göstergesi olarak Absolüsyon’dan; Esasen, ruhun cismani sınırlarından “mezun” olma işlemi anlamındadır.
  2. Ölmekte olanlar bütün cezalardan ölüm dolayısıyla kurtulmuşlardır. Kanuni kurallara göre onlar, artık ölmüş kabul edilir ve bu nedenle bütün cezalardan hukuken serbest kalırlar.
  1. Ölmekte olanların kusurlu ruh hali ile kusurlu Tanrı aşkı, zorunlu olarak beraberinde büyük bir korku getirir. Tanrı aşkı ne kadar az ve ruh hali ne kadar kusurlu ise, korku da o kadar büyük olur.
  1. Bu korku ve dehşet, Araf cezasını oluşturmak açısından (başka şeyler hakkında hiçbir şey söylemiyoruz) tek başına yeterlidir, çünkü bu, ümitsizliğin dehşetine çok yakındır.
  1. Cehennem, Araf ve Cennet arasındaki fark ümitsizlik, yarı ümitsizlik ile güven ve selamet arasındaki fark kadar birbirinden ayrı gibi.
  1. Araf’taki ruhların dehşetin azalmasına ve Tanrı aşkının artmasına ihtiyaç duydukları açıktır.
  1. Ayrıca ne akıl, ne de Kutsal Kitap delilleri onların mükafat kazanabilme ya da Tanrı aşklarının artabilmesi halinin dışında olduğunu ispat edemeyeceği de aşikardır.
  1. Onların ya da en azından bazılarının, kendi selametlerinden emin oldukları ya da bunun teminat altında olduğunu düşündükleri halde, biz bu hallerden çok emin olsak da bu hallerin ispat edilemeyeceği aşikardır.
  1. Buna göre, bütün cezaların tam bağışlanmasından söz eden Papa, gerçekte bütün cezaları değil kendisinin hükmettiği cezaları bağışladığını demek istemektedir.
  1. Buna göre, Papa’nın bağışlamasıyla bir insanın bütün cezalardan kurtulduğunu ve selamete erdiğini söyleyen Endüljans vaizleri yanılgı içindedir.
  1. Zira Papa, Kanun’a göre bu hayatta ödenmesi gereken hiçbir cezayı Araf’taki ruhlar için bağışlayamaz.
  1. Eğer birinin bütün cezalarını bağışlamak mümkün olsaydı, bunu ancak en mükemmel insanlar için yapmak mümkün oldurdu, yani en azlar için.
  1. Ayrım yapmaksızın ve büyük bir şatafatla yürütülen cezadan kurtulma vaatleri, insanların büyük bir kısmının mecburen aldatılması anlamına gelir.
  1. Papa’nın Araf üzerinde sahip olduğu kudret, herhangi bir piskopozun ya da papazın özel olarak kendi piskopozluk bölgesindeki ya da cemaati dahilindeki kudretinden hiçbir farkı yoktur.
  1. Papa, anahtarların gücüyle değil de (ki bu konuda o bu güce sahip değildir), başkası adına yalvararak [Araf’taki] ruhların bağışlanmasını dilediğinde doğru yapmış olur.
  1. Paranın para kutusuna atılmasıyla birlikte ruhun daha o an [Araf’tan] uçup kurtulduğu sadece bir insan öğretisidir.
  1. Paranın para kutusuna atılmasıyla, ancak kârın ve hırsın artacağı kesindir, ama Kilise’nin başkası adına yalvarmasının bir netice vermesi sadece Tanrı lütfuna kalmıştır.
  1. Araf’taki bütün ruhların oradan parayla kurtulmak istediğini kim bilebilir ki? Örneğin Aziz Severinus ile Paskalis’in bunu istemedikleri rivayet edilir.
  1. Hiç kimse kendi pişmanlığında samimi olup olmadığını bilemez, tam bağışlanmaya kavuşup kavuşmadığını ise hiç bilemez.
  1. Gerçekten tövbekar olan insan çok nadirdir, aynı şekilde gerçekten ve samimiyetle Endüljans satın alan insan da çok nadirdir.
  1. Bağışlanma belgelerine sahip oldukları için kendi selametlerinden emin olanlar, bunu onlara öğreten üstatlarla birlikte ebediyete kadar mahkum olacaklardır.
  1. Papa’nın bağışlanma belgelerinin Tanrı ile insanı uzlaştıran, Tanrı’nın paha biçilemez bir armağanı olduğunu söyleyenlere karşı ne kadar tetikte olunsa azdır.
  1. Zira bu Endüljans lütufları, sakramental kefaretin cezalarıyla ilgilidir, bunlar ise insanlar tarafından tayin edilmiştir.
  1. Araf’tan ruh satın alıp kurtarmak ya da günah çıkarma belgeleri satın almak isteyenler için pişmanlık beyanının gerekli olmadığını vaazedenler, Hıristiyanca öğretiyor değildirler.
  1. Her hakiki tövbekar Hıristiyan, bağışlanma belgeleri olmadan da cezadan ve suçtan tamamıyla bağışlanma hakkına sahiptir.
  1. Ölü ya da canlı her hakiki Hıristiyan, Mesih’in ve Kilise’nin bütün hayırlarından payını alır. Bu ona Tanrı tarafından verilmiştir, bağışlanma belgesi olmasa bile.
  1. Yine de Papa aracılığıyla bahşedilen bağışlanmalar ve [Kilise’nin rahmet hazinesine] katılmalar, daha önce de söylediğim gibi, Tanrısal bağışlanmanın ifşaası oldukları için hiçbir şekilde küçümsenmemelidir.
  1. En alim teologlar için bile, halkın karşısında bir yandan Endüljansların bolluğunu, diğer yandan da pişmanlığın samimiyetini salık vermeleri çok zor olacaktır.
  1. Hakiki pişmanlık, cezayı arar ve sever. Fakat Endüljansların bolluğu, sadece cezaların gevşekliğine ve cezalardan nefret edilmesine, en azından nefret etmek için sebep olur.
  1. Papa’nın bağışlamaları dikkatli biçimde vaazedilmelidir, zira aksi halde halk, yanlış yola saparak, sevginin diğer hayır eserlerine nispetle Endüljansı tercih etmeyi düşünebilir.
  1. Hıristiyanlara; Endüljans satın almanın, diğer merhamet işleri ile hiçbir şekilde karıştırılmaması gerektiğinin Papa’nın da görüşü olduğu öğretilmelidir.
  1. Hıristiyanlara; fakirlere hibe ya da muhtaçlara yardım etmekle, bağışlanma belgesi satın almaktan daha hayırlı bir şey yaptığı öğretilmelidir.
  1. Sevgi, sevginin eserleriyle büyür ve insan böylece hayra erişir. Fakat bağışlanma belgeleriyle insanlar hayra erişmez, sadece cezadan kısmen serbest kalır.
  1. Hıristiyanlara; muhtaç birisini görmezlikten gelerek parasını bağışlanma belgesi satın almak için harcayanların, Papa’nın Endüljansını değil, Tanrı’nın gazabını satın almış oldukları öğretilmelidir.
  1. Hıristiyanlara; ihtiyaçlarından fazlasına sahip olanlar hariç, aileleri için hayati öneme sahip olan para ve eşyayı kendilerine ayırmaları ve bunları kesinlikle bağışlanma belgeleri için harcamamaları öğretilmelidir.
  1. Hıristiyanlara; bağışlanma belgelerini satın almanın, bir Tanrı emri değil, serbest iradenin bir kararı olduğu öğretilmelidir.
  1. Hıristiyanlara; bağışlanma belgeleri bahşeden Papa’nın aslında, bu Endüljansların getirdiği paradan ziyade dualara ihtiyaç duyduğu, bu yüzden de esasen bu duaları arzuladığı [ve beklediği] öğretilmelidir.
  1. Hıristiyanlara; bütün güvenlerini emanet etmedikçe Papa’nın bahşettiği bağışlanma belgelerinin yararlı, fakat bu belgeler dolayısıyla Tanrı korukularını kaybetmelerinin ise tamamıyla zararlı olduğu öğretilmelidir.
  1. Hıristiyanlara; Papa’nın, Endüljans vaizlerinin kullandığı cebir ve zordan haberi olsaydı Aziz Petros Kilisesi’ni Mesih’in kuzularının deri, et ve kemikleri üzerine inşa etmektense onun yanıp kül olmasını yeğleyeceği öğretilmelidir.
  1. Hıristiyanlara; Papa’nın asıl arzu ve görevinin, bazı Endüljans avcılarının zorla para topladıkları pek çok insana zati parasından vermek olduğu, Aziz Petros Kilisesi’ni bile bu amaç için satıp elde edeceği parayı o muhtaçlara vermek isteyeceği öğretilmelidir.
  1. Bağışlanma belgelerinin selameti güvenceye aldığı beyhude bir düşüncedir, aracılar ve hatta bizzat Papa ruhunu bu Endüljans için kefil etse bile.
  1. Çevre kiliselerde bağışlanma belgelerinin vaaz edilebilmesi için Kilise’de Tanrı Kelamı’nın susması için uğraşanlar Mesih ve Papa düşmanlarıdır.
  1. Aynı vaaz süresi içinde Kelam’a ayrıldığı kadar veya ondan daha fazla bir süreyi bağışlanma belgelerine ayırmak Tanrı Kelamı’na haksızlık etmektir.
  1. Bağışlanma belgesi, ki bu çok küçük bir şeydir, tek bir çanla, tek bir alay ve seremoni ile kutlanıyorsa; İncil’in, ki bu en büyük olandır, yüz çanla, yüz alayla ve yüz seremoniyle vaaz edilmesi gerektiği Papa’nın tartışmasız görüşüdür.
  1. Papa’nın Endüljansı ihsan ettiği Kilise’nin Rahmet Hazineleri, Mesih halkı tarafından yeterince bilinmediği gibi, bu Hazinelerin içeriği dahi isimlendirilmemiştir.
  1. Hazinelerin fani şeylerden meydana gelmediği aşikardır, zira aksi takdirde vaizlerin çoğu bu hazineleri bu kadar bol elle dağıtmaz, onları ellerinde biriktirip artırmaya çalışırlardı.
  1. Ayrıca bu Hazineler, Mesih ya da Azizlerin fazilet ve kazanımlarından da meydana gelmemiştir, zira Papa olmadan bile bu Hazineler kendiliğinden içsel insana inayet, dışsal insana ise dert, ölüm ve cehennem sağlamaktadır.
  1. Aziz Laurentius Kilise Hazinesinin fakirlere ait olduğunu söylerken, bu ifadeyi çağının anlayışı içinde kullanmıştır.
  1. Bu Hazinenin Mesih’in fazileti aracılığıyla armağan edilmiş olan Kilise Anahtarları olduğunu söylersek cüret etmiş olmayız.
  1. Çünkü kendisine tahsis edilmiş olan cezaların ve belirli hallerin affedilmesi için Papa’nın bizzatihi yeterli ve yetkin olduğu açıktır.
  1. Kilise’nin hakiki Hazinesi Tanrı’nın ihtişam ve inayetine dair En Kutsal İncil’dir.
  2. Fakat bu Hazine, birinciyi sonuncu yaptığı için doğal olarak çoğunluğun nefretini kazanmıştır.
  1. Öte yandan sonuncuyu birinci yapan Endüljans hazinesi doğal olarak en çok kabul görendir.
  1. Bu yüzden İncil’in Hazineleri geçmişte zenginliğin sahiplerini avlamak için kullanılmış ağlardır.
  1. Endüljans hazineleri ise, zenginlik sahiplerini avlamak için kullanılan ağlardır.
  1. Vaizlerin büyük bir çığırkanlıkla Endüljansın en büyük lütuf olduğunu dile getirmeleri gerçekten de bir lütuf, zira bu iyi bir kazanç kapısı.
  1. Fakat gerçekte bunlar, Tanrı’nın inayeti ve Haç’ın takvası ile karşılaştırıldığında en küçük olanlardır.
  1. Piskopoz ve papazların Papa’nın Endüljans Komiserleri’ne büyük bir saygıyla izin verme zorunluluğu vardır.
  1. Fakat bundan da fazla olarak, gözlerini daha da çok keskinleştirmek ve kullaklarını daha da çok açmak zorundadırlar, ki bu Komiserler, Papa’nın vekilliğini vaaz edecekleri yere kendi saçmalıklarını vaaz etmesinler.
  1. Papalığın bağışlanma belgelerinin hakikatine karşı gelenler aforoz edilsin ve lanetlensinler.
  1. Fakat Endüljans vaizlerinin haddini bilmezliğine ve küstahlığına karşı muhafızlık edenlere kutlu olsun.
  1. Papa, bağışlanma belgelerinin ticaretinde çeşitli hileler yapanlara karşı haklı biçimde hiddetlenip onları aforoz etmektedir.
  1. Fakat Papa, bağışlanma belgelerini bahane ederek kutsal sevgi ve hakikatte hile yapmaya kalkışanlara karşı daha da çok hiddetlenme isteğindedir.
  1. Papa’nın Endüljanslarının, Tanrı Doğuran’a(“Tanrı Doğuran” Meryem (theotokhos) anlamındadır.) karşı bir tecavüzü bile (ki bu imkansızdır) affedecek kadar güçlü olduğunu sanmak delilikten başka bir şey değildir.
  1. Biz ise buna karşılık, Papa’nın Endüljansının, en küçük bir affedilebilir günahı bile bizzatihi suçu açısından kaldıramadığını söylüyoruz.
  1. Denmektedir ki, Aziz Petros şimdi Papa olsaydı daha fazla inayet ihsan etmesi mümkün olamazdı. Bu, Aziz Petros’a ve Papa’ya karşı bir küfürdür.
  2. Biz ise buna karşılık, mevcut Papa’nın ve genel olarak bütün Papaların daha da büyük inayetleri tasarruflarında bulundurduklarını söylüyoruz. Bu inayet İncil’dir: Korintoslular’a Birinci Mektup 12’de yazılmış olduğu üzere: “Şifa veren ruhsal bağışlar ve yetenekler”
  3. [Endüljans vaizlerince tertip edilip Kilise’lere yerleştirilen] Papalık armasıyla tezyin edilerek öncelikli bir yere asılmış olan bir Endüljans Haçının Mesih Haç’ı ile eşit değerde olduğunu söylemek küfürdür.
  1. Böyle şeylerin halk arasında yayılmasına neden olan vaazlara izin veren piskopoz, papaz ve teologlar mutlaka hesap vereceklerdir.
  1. Bu küstah Endüljans vaazları yüzünden okumuş adamların bile, Papa’nın saygısına karşı iftirada bulunanları engellemeleri ve hatta Laik’lerin kurnaz şüphelerinden kurtarmaları zorlaştırmaktadır.
  1. Örneğin:  Kilise’yi inşa etmek için kullandığı hayırsız para uğruna, yani çok da geçerli olmayan bir nedenle, sonsuz sayıda ruhu selamete kavuşturduğuna göre, kutsal sevgi aşkına ve Araf’taki ruhların acil ihtiyaçları dikkate alındığında, yani gerçekten geçerli bir nedenle, Papa niçin Araf’ı bütün ruhlardan boşaltmıyor?
  1. Yahut: Endüljans’la selamete kavuşmuş olanlar için dua etmek yanlışsa eğer, ölmüşlerin cenaze törenlerine ve seneyi devriye törenlerine niçin devam ediliyor? Ayrıca ölmüşler adına kurulan vakıfların iade edilmesine ya da kapatılmasına izin verilmiyor?
  1. Yahut: Tanrı ve Papa karşısındaki bu yeni dindarlık nasıl bir şeydir ki, kafir ve düşman bir adama Tanrı dostu bir inananın ruhunu Araf’tan satın alarak onu kurtarma izni veriliyor da, bu inanan ve mahbubun ruhu kendi ihtiyacı dolayısıyla saf sevgi aşkına serbest bırakılmıyor?
  1. Yahut: Fiilen ve kullanılmaya kullanılmaya bizzatihi iptal edilmiş sayılan Kilise’nin Tövbe Kanunları niçin kaldırılmıyor da, hala Endüljansların ihsan edilmesi neticesinde para karşılığında bunlardan doğan cezalardan (sanki bu Kanun daha geçerliymişçesine) bağışlanma sağlanıyor?
  1. Yahut: Şimdiki zenginliği en zengin para babalarından daha çok olan Papa, sadece Aziz Petros Kilisesi’ni fakir inananların parası yerine kendi parasıyla inşa ettirmiyor?
  1. Yahut: Papa zaten tam tövbe ederek tüm günahlarının cezalarından bağışlanmaya ve kutsal Hazineden tam paydaşlığa hak kazanmış olanların nesini bağışlamakta veya neyin paydaşlığını ihsan etmektedir?
  1. Yahut: Papa şimdi tek bir defa yaptığını günde yüz defa yapsa ve her inanana bu bağışlanmaları ve paydaşlıkları ihsan etse, Kilise’ye bundan daha büyük bir kutsiyet gelebilir miydi?
  1. Papa bağışlanma belgelerini para kazanmak için değil de ruhları selamete kavuşturmak için ihsan ettiğinden, aynı etkiye sahip oldukları halde bundan önce ihsan edilmiş olan Endüljansları ve bağışlanma belgelerini niçin iptal etmektedir?
  1. Laik’lerin bu hoş olmayan argümanlarını ve şüphelerini sadece cebren bastırmak ve makul argümanlar göstermeden bunlardan kaçınmak, Kilise’yi ve Papa’yı düşmanlarının alay konusu haline getirmekte, Hıristiyanların ise mutsuz olmasına neden olmaktadır.
  1. Bu halde bağışlanmalar Papa’nın ruhuna ve düşüncesine uygun biçimde vaaz edilseydi eğer, bütün bu şüpheler kolayca çözümlenecek, hatta ortaya bile çıkmayacaktı.
  1. O zaman şu [yalancı] peygamberlere lanet olsun ki, Hıristiyanlara “Barış, Barış” derler de aslında barış değildir.
  1. Öte yandan şu [gerçek] peygamberlere kutlu olsun ki, Hıristiyanlara “Haç, Haç” derler de aslında [dert olup taşınması gereken] bir haç değildir.
  1. Hıristiyanların cezalar, ölümler ve cehennemden geçerek başları olan Mesih’i takip etme hususunda gayretkeş olmaları öğütlenmeli;
  1. ve yalancı bir ruhani teminatla kendilerini teselli edecekleri yerde pek çok ıstırap yaşayarak Göklerin Melekutu’na varmaları hususundan emin olmaları gerektiği söylenmelidir.
Sergen Çirkin / Bilimdili