14 Şubat 2018 Çarşamba

Duyuru: 24. Ütopyalar Toplantısı


İzmir - Karaburun'da 4 - 8 Temmuz 2018 tarihlerinde gerçekleştirilecek 24. Ütopyalar Toplantı teması ve tanıtım yazısı aşağıdadır. Duyurulur...





24. Ütopyalar Toplantısı: Don Kişot İnsansız Ütopyalara Karşı.

Geleceği düşledik. Sonra, planladık geleceği. Öylesine planladık ki insan keyfiyetine yer kalmasın. Keyfiyeti aşmak için insanı eğitemedik ama insan yerine makine koyduk işi layığınca yapsın diye. 

Şimdi robotlara vatandaşlığı, robotlarla evliliği tartışıyoruz. Hava araçlarımız bile insansız. Geleceğimiz insansız. Ütopyalarımız insansız. 

Yel değirmenlerine karşı erdemi, şövalyeliği savundu kimimiz. Bazılarımız makineleri bile kırdı. İnsan olma kavgasında araçlarımızla savaştı Don Kişotlar. 
Şimdi yine… Don Kişotlar insanlıkta direnmeye ve geleceğimizse bizden kopmaya devam ediyor. Geçmişimiz geleceğimizle savaşıyor. Don Kişotlar İnsansız Ütopyalara Karşı Duruyor! 

Yapay zeka araştırmaları, genetiği değiştirilmiş organizmalar, uzay araştırmaları ve daha nice bilimsel gelişmeyle birlikte algı alanımızı genişletirken, insana ait alanlar daralıyor. Öylesine hızla geliştik ki yaşam koşullarımızı tehlikeye attık. Küresel ısınma, doyuramadığımız nüfus, savaşlar, düşmanlıklar nedeniyle insanca yaşamakta zorlanıyoruz. Öte yandan, bilimsel gelişmelerin teknolojiye yansıması ve kapitalizmin araçlarına yenilerinin eklenmesiyle birlikte de pek çok meslek insanların tekelinden çıkmakta. Otomatik pilottan insansız hava aracına, bilet otomatlarından bankamatiklere pek çok teknoloji ürünü yaşamımızı kuşatıyor. Yapay zekanın gelişimiyle birlikte, en insanca dediğimiz meslekler bile yakın gelecekte tekelimizden çıkabilecek durumda. 


Tüm bu baş döndürücü gelişmelere karşı, yeniden insanla sohbet etme, doğanın çağrısına uyma, düşünsel ihtiyaçlarımızı tatmin etme, yeniden doğal (en azından genetiği değiştirilmemiş) yiyecekleri tatma, toprağa dokunma gibi arzularımız ise hala mevcut. Çağımızın dayatılan yaşam tarzına karşı, insanca bir yaşam özlemini haykıranlarımız da az değil. Ütopyanın bizi sunulanların ötesine geçmek demek olduğunu bilenlerimiz hayal kurmaya devam ediyor. Arada yel değirmenleriyle dövüşmek gerekse bile hayal gücünün bizi bugüne getirdiğini unutmadan “ütopyalara devam” diyoruz. Gelecekten kaçmadan ve ondan korkmadan daha iyisini, hep daha iyisini hayal ederek yakın geleceğimizi tartışmaya çağırıyoruz. Yel değirmenleri de biziz, onlara kılıcını çekip saldıran erdem de!



12 Şubat 2018 Pazartesi

Duyuru: Kadıköy Düşünce Platformu Paneli (Fizik Kavramları ve Holistik Fizik)


Kadıköy Düşünce Platformu'nun geleneksel mevsimsel panellerinden bir diğeri "Fizik Kavramları ve Holistik Fizik" konusuyla 3 Mart 2018 tarihinde yapılacaktır. İlgi duyan herkes davetlidir.


Panelin Konusu: Fizik Kavramları ve Holistik Fizik
Yer: CKM (Caddebostan Kültür Merkezi) -1. Kattaki Etkinlikler Salonu 
Adres: Bağdat Cad. Haldun Taner Sok. 11 Caddebostan Kadıköy/İSTANBUL
Tarih: 3 Mart 2018
Saat: 15.00 -18.00 
Konuşmacılar:
Prof. Dr. Ömür Akyüz
- Doç. Dr. Çetin Ertek
- Yard. Doç Dr. G. Çiğdem Yalçın
- Dr. Selin Pıravadalı Mucur
Moderatör: Yük. Müh. Mustafa Özcan


12 Ocak 2018 Cuma

DUYURU

Değerli KDP'li Dostlarım,

Uzun zamanlı müdavimlerimizden olan kıymetli Hocamız Prof.Dr. Fuat İnce’nin annesi değerli Cumhuriyet öğretmeni Meliha İnce Hanımefendi’nin yaşamını yitirmiş olduğunu öğrenmiş bulunuyorum. Fuat Hoca’mıza ve yakınlarına baş sağlığı dilerim.
Işıklar içinde yatsın!

Mustafa Özcan

NotCenazesi 12 Ocak 2018 Cuma günü kılınacak ikindi namazını müteakip Kırklareli’de defnedilecektir.

Atatürkçü bir Cumhuriyet öğretmeni olan Sn Meliha İNCE Hanımefendinin Atatürkü gördüğü anılarını anlattığı videoyu YouTube’da aşağıdaki linkden izleyebilirsiniz.

20 Aralık 2017 Çarşamba

Veri Madenciliğinin Kavramsal Özündeki Anlama Dair Kısa Bir Deneme (Mustafa Özcan, 20 Aralık 2017)


Veri Madenciliğinin Kavramsal Özündeki Anlama Dair Kısa Bir Deneme.

Veri madenciliğinin (*) pratik tarafı ile bir bağlam içinde olmayarak kısaca soyut bir özü olarak belirteceğim şeylerin başında bu konunun 20. yüzyıl son çeyreğinde bilgisayarlaşma ile ortaya çıkan yüksek yoğunluklu bilgi, daha doğru bir terimle veri çığlaşmasına karşı alınmak istenen önlemler talebinin zorlasından doğmuş olmasıdır.
İnsanoğlu artık maalesef bu denli yüksek yoğunluklu veri yığınları ile baş edemeyeceğini anlayınca maddi konfora giden yoldaki ilksel aşama olan madencilikten ismen esinlenerek yüzeydeki “açık işletmecilik” yerine derinlikli “kuyu tipi işletmecilik” şeklindeki yaklaşımından mecazen esinlenmiştir. Böylece yüzeydekiler yerine daha derinlerdeki verilere ulaşarak karmaşık bilgi yığınları bağlamındaki sorunlara bazı geçerli çözümler bulmayı arzu etmiştir.
Şimdilerde bu yaklaşım ile istenmeyen “gang” malzemeyi (gereksiz veriyi) de atarak işin özünü yakalamak amacı ile bilgi üretim sorunlarına çözüm getirebileceğini düşünülür olunmuştur. 
İşin tekniği bir yana, konunun arka plandaki görünüm bu olmalıdır. 
Buna göre insan anlayışı temelinden hareket ile ortaya konulmamış bu tür bilgisayar tekniğinin berimsel (kompütasyonel) kökenli büyük problemlere (problematiklere) çözüm bulma yaklaşımları sadece yaraya merhem sürmek olmaktadır! 
Esasen artık olması gereken, insan zihni bağlamında anlayış değişikliğinden kaynaklanan bir yaklaşımdan hareketle holistik ve kalıcı çözümler getirebilen bilgi yaratım yöntemlerin üretilebilmesidir!
Mustafa Özcan (20 Aralık 2017)
______________



5 Aralık 2017 Salı

"BİR" İÇİN FELSEFİ VARGI - Erdoğan Merdemert

“Bir” için felsefi vargı: Soyut ya da somut ama ne düşünsel ne de özdeksel parçalardan oluşmamış, çok küçük ya da çok büyük, ölçülemeyen, niteliği ve niceliği olmayan, uzay/zamanda olan veya uzay/zamanda olmayan, elektriksel bir yükün çevresindeki uzayda bir elektriksel alanı olmayan veya kendisi böyle bir alan içinde bulunmayan, titreşmeyen, herhangi bir dönüşü/spini bulunmayan, tamamen duraduran, ne kendisi ve ne de başka bir şeyin etrasında dönmeyen, bir çekim alanına hiç girmemiş, bir uzay zaman bükülmesine hiç maruz kalmamış ve kalmayacak olan, etrafı, kenarı, içi, dışı, çevresi olmayan, kavramının nesnel olması gerekmeyen çünkü bir kavramı da olmayan ve nihayet kendisine kısaca “bir” dediğimiz dolaysız şey (şey sözü kavramı olmayanı imlediği için burada kullanıldı). Şimdi düşünün ki o şey; yoğunluğunu oluşturan bütünlüğünün yapısında, bölünemeyen bilinmez/aşkınsal bir özellik taşıyor, onun bilinmezliği öznel bilememe etkinliği yani daha açık olarak us dışılığı, us'a gelmeme, us'un yeteneklerinin ötesinde olma, usta gömülü bir sezgisinin bulunmaması şeklinde. Şimdi onun bu tarifinin ancak varlık tarafından ele alınmasının dışında başka bir yol olmadığından, zorunlu olarak o yüklemine karşılık gelen şekilde özne, ama tüm nesnelerin nesnesi olması gerektiğinden de salt nesnel olması gerekir (dilbiliminin başka çaresi olmadığından). Tüm zamanların felsefesinde ve tüm dünyanın felsefelerinde, dinde, meditasyonlarda, nirvanada, püritenlikte, sufizmde aranan “bir” bu bir'dir. Böyle tözsel bir “bir” güç içerir mi, o gücün kendisi midir, maddenin ve enerjinin ilk varlığı o mudur, o yaratır mı veya yaratılmamış olanın kendisi de o mudur, yaratılmamış olmak onu bilememenin kesin şartı mıdır ya da bilinemez olarak sonsuzlukta kalması kendisini tüketmeme anlamına mı gelir?

Erdoğan Merdemert 04.12.2017

1 Aralık 2017 Cuma

BİREYCİLİK VE BENCİLLİK ÜZERİNE İKİ ÖRNEK OLAY - Timur Otaran


1. Sydney'e yerleşen oğlunu ve torununu ziyarete gelen emekli öğretmen,  torunu ile parkta yürüyüşe çıkar. Eve dönüşte öğretmenin, 'Bugün torunum bana bir hayat dersi verdi.' demesi üzerine evdekilerin, '5 Yaşındaki çocuk, 60 yaşındaki dedesine nasıl hayat dersi vermiş  olabilir?' diye soran bakışlarına yanıtı ise, 'Arkamda yürüyen torunum,  bana hiç bir şey söylemeden attığım sigara izmaritlerini yerden  toplayıp çöpe atıyormuş.' olur.

2. Apartman toplantısında bir ev sahibi,  yöneticinin ortak paraları kendi çıkarları için kullanıp kullanmadığını sorgular. İri yarı komşu 'Sen kimsin ki, bana bunu söyleyebiliyorsun? Çık dışarı.' diye bağırır.  Toplantıya katılanların bu olaya sessiz kalması üzerine, adam toplantıyı terk eder.

Her insanda potansiyel olarak bulunmakla birlikte, ancak belli şartların olgunlaşması ile ortaya çıkabilen birey oluştan, bilgi ve akıl ile arzularını dengeleyebilen,  seçenekleri olan, kimseye biat etmeyen ve en önemlisi, kendi sorumluluğunu üstlenen insanı anlarız. Bireycilik ve bencillik kavramlarını açıklamak amacı ile biri gerçek, biri kurmaca  iki örnek olayı irdelerken bu yazıda kullanılan toplum kavramını, yurttaş toplumu anlamında kullandım.

Birinci olaydaki 'Emekli öğretmenin bilemeyip de torunun bildiği şey nedir?' sorusuna verilen yanıt genellikle çevre temizliği olmaktadır. Halbuki, temizlik anlayışı, çok daha derin bir ayrımın görünen yüzüdür. Dedenin izmaritleri yere atmasını mümkün kılan şey, parkın hiç kimseye ait olmadığı, yani bir toplumsal alanın var olmadığı kabulüdür. Torun ise, parkın herkese ait olduğunu ve herkes gibi kendisinin de onunla ilgili sorumluluğu üstlenmesi gerektiğini bilir. O, kimsenin görevlendirmediği bir işi gönüllü olarak yaparken, dedesinin anlayışsızlığının mahcubiyetini sessizce taşır.  Cemaat düzeninin alışkanlıklarını taşıyanlar, toplum kavramına uzak dururken,  yurttaş toplumunda yaşayanlar, kimse söylemese de, herkese ait olanı koruyan bir toplumsal sözleşme olduğunu bilirler.

İkinci örnekte, mahalle baskısına karşı fikrini söyleyen kişi  bireysel bir çıkış yapmıştır, ama iri yarı komşu onu dışarı atarak, bireyi silmiştir. Bundan daha önemli olan olgu ise, diğerlerinin buna sessiz kalmasıdır. Böylece, bireyin ortadan kalkmasına razı olunması ile birlikte ortadan kalkan ikinci bir şey daha vardır ki, o da toplumdur. Olaya sessiz kalanların bir toplum oluşturma özelliği de kaybolur. Onlar, başlarında bir çoban olmaksızın yaşamadıklarından, cemaatin ötesi bir düzeni düşünemezler.

Bu durumun aşılması ancak yeterli sayıdaki insanın kendi bireysel istencini diğer bireylerin istencinde bulması ile mümkün olur. Nicel birikim ile gelen nitel değişim, düzenin karakterini  korporatiften kooperatif yapıya çevirir . Bir kişinin istencinin hakim olduğu düzenden, herkesin istencinin hakim olduğu düzene geçebilmenin şartı,  insanların toplumsal olaylara seyirci olmayı bırakıp, üzerlerine düşen sorumlulukları üstlenmesidir. 5 yaşındaki torunun yaptığı da budur.

Bencilliğin tanımı, insanın kendi çıkarı için çalışması değil, başkasının çıkarı için çalışmamasıdır. Söz konusu olaylarda ortaya çıkan bireysel davranışlar, birey-toplum diyalektiğine holistik açıdan bakarak, kendi çıkarını diğerlerinin çıkarları üzerinden gerçekleştirmeyi amaçlar. Bunun yapılmadığı durumda, birey oluş hem teoride hem de pratikte çöküşe geçer.  İnsanlar çareyi, bir cemaatin üyesi olmakta bulurlar.

Bireyselliğin bencilliği getirdiği fikrinin hem sağda, hem solda destek bulduğu yerlerde, kimileri Batı kültürünü sorumlu tutarken, diğerleri kapitalizmi suçlar. Bireyselliğin kaynağını Batı liberalizminde görmek mümkündür. Fakat, bencilliğin her çağda ve ülkede var olmuş olduğunu  göz ardı edemeyiz. Diğer yandan, bireyselliğin arttığı ülkelerde yurttaşlar arası güven endeksinin yükseldiği bilinmektedir.  Kaldı ki, birey oluşun, bencilliğin alanını daraltmak gibi bir görevi vardır. Bu görevi fark etmemenin veya sorumluluktan kaçınmanın ardında yatan değerler sistemini hep birlikte sorgulayalım.

Timur Otaran - 01.12.2017


19 Kasım 2017 Pazar

PROF. DR. EROL BAŞAR’I 28 EKİM 2017’DE KAYBETTİK (Herkese Bilim Teknoloji, Sayı 86 - 17 Kasım 2017)


PROF. DR. EROL BAŞAR’I 28 EKİM 2017’DE KAYBETTİK

Öğrencileri: Prof. Dr. Bahar Güntekin, bguntekin@medipol.edu.tr
Prof. Dr. Görsev Yener, Prof. Dr. Ayşegül Özerdem, Prof. Dr. Tamer Demiralp, Prof. Dr. Çiğdem Özesmi, Prof. Dr. Canan Başar Eroğlu, Prof. Dr. Sirel Karakaş

Başar, önde gelen sinirbilimcilerindendi ve “Beyin Osilasyonları” teorisi ile dünyaca tanınıyordu.

Prof. Dr. Erol Başar ülkemizde biyofizik ve sinir-bilimleri alanlarının gelişmesinde büyük katkıları olan, yayınları, kitapları, kurduğu laboratuvarlar ve yetiştirdiği öğrencileriyle bilim dünyasında derin izler bırakan bir bilim insanıydı. Erol Başar’ın 1970’li yılların ortasında Hacettepe Üniversitesi’nde geliştirdiği “Olaya İlişkin EEG-Beyin Osilasyonları Teorisi”, 1980’ler ve özellikle 1990’lardan sonra dünya literatüründe büyük kabul görmüş ve Erol Başar bu yöntem ve teorinin öncü araştırıcılarından biri olarak dünyada saygı duyulan bilim insanlarından olmuştur.

Erol Başar 18 Kasım 1938 tarihinde İstanbul’da doğdu, lise eğitimini Galatasaray Lisesi’nde tamamladı. Çevresindeki arkadaşlarının mühendis ya da hekim olması yönündeki tavsiyelerini bir kenara bırakan Erol Başar, fizik biliminin o yıllardaki yükselişinin de etkisi ile fizik eğitimi almaya karar vermiştir. Bu eğitim için de fizik biliminin en gelişmiş merkezlerinden biri olan Münih Üniversitesi’ni tercih etti.

Kuantum fiziğinin öncü bilim adamlarını bünyesinde barındıran Münih Üniversitesi’nde hem Werner Heisenberg’den hem de Carl Friedrich von Weizsäcker’den ders alma ayrıcalığına erişti. Parçacık fiziği üzerine yaptığı çalışmaları ile lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladı. Bu yıllarda okuduğu Norbert Wiener’e ait “Cybernetics” adlı kitabın etkisinde kalarak kariyerini “Beyin Araştırmaları” konusunda devam ettirmeye karar verdi. Bu amaç doğrultusunda Hannover Üniversitesi, Fizyoloji Enstitüsü’nde doktorasını yapmaya başladı. Ancak bu enstitüde araştırmalar “Beyin ve Sinir Sistemi” değil “Dolaşım Sistemi” üzerine gerçekleştirilmekteydi. Carl Friedrich von Weizsäcker’den bu konuda bir öğüt aldı. Weizsäcker kendisine biyofiziksel sistem analizini öncelikle basit bir sistem olan dolaşım sisteminde çalışmasını, bu sistemden elde ettiği bilgileri sonrasında daha karmaşık bir sistem olan “Beyin ve Sinir Sistemi” üzerinde uygulamasını tavsiye etti. Erol Başar bu tavsiyeyi dinler ve doktora çalışmalarını dolaşım sistemi üzerine tamamladı. Bu konuda ayrıca iki de uluslararası kitap yazdı: Başar, E Biophysical and Physiological Systems Analysis, 1976; Başar, E., Weiss, C., Vasculature and Circulation, 1981.

1968 yılında New York Rockland State Hospital Beyin Araştırma Enstitüsü’nde doktora sonrası araştırıcı olarak çalışmaya başladı. 1970 yılında Türkiye’ye döndü ve Türkiye’nin ilk “Biyofizik” enstitüsünü kurdu. 1970-1980 yılları arasında Türkiye’nin önde gelen Biyofizikçileri bu laboratuvarlarda yetişti. 1970 yılında TÜBİTAK Teşvik Ödülü’nü, 1973 yılında ise TÜBİTAK Cumhuriyetin 50. Yıldönümü Bilim Ödülü’nü almaya hak kazandı.

Beyin osilasyonu teorisi:
Beyin Osilasyonları teorisini 1975 yılında üç makale ile dünya literatürüne sundu. 1980 yılında bilim dünyası tarafından konusunda mihenk taşı sayılan ve çok önemli referanslardan biri olan “EEG-Brain Dynamics” kitabını yayınladı. 1980 yılında tekrar Almanya’ya dönerek çalışmalarını 2000 yılına kadar Lübeck Tıp Üniversitesi Fizyoloji Enstitüsü’nde sürdürdü. Bu dönemde konusunda önemli bir bilim adamı olarak görülmeye başlandı. Dünyanın birçok farklı ülkesinden konusunda saygın bilim adamları ile ortak çalışmalar yürüttü. Birçok uluslararası toplantı düzenledi ve bu toplantıların sonuçlarını önemli bilim insanları ile birlikte kitap olarak yayınladı.

Erol Başar 2000’de tekrar Türkiye’ye döndü, 2000-2006 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Biyofizik Anabilim Dalı başkanı olarak, 2006-2017 yılları arasında ise İstanbul Kültür Üniversitesi Beyin Dinamiği, Kognisyon ve Karmaşık Sistemler Araştırma Merkezi Müdürü olarak bilimsel çalışmalarına devam etti. 

19 uluslararası kitap: 
Erol Başar, ürettiklerini yayınlama konusunda da çok titiz ve verimliydi. Monografi olarak yazdığı 7 ve editörü olduğu 12 olmak üzere toplamda 19 uluslararası kitabı vardır. 250’den fazla SCI kayıtlı makalesi ve 15.000 üzerinde atıf sayısı ile Erol Başar ülkemizde Sağlık Bilimleri alanında ilk sıralarda yer alan bilim insanlarından biri olmuştur.

Erol Başar bilime getirdiği yeniliklerle, dünyada farklı ülkelerde görev yapmakta olan yetiştirdiği öğrencileri ile, hem ülkemizde hem Almanya’da kurduğu merkezlerde gerçekleştirdiği bilgi üretimi ile bilim dünyasına unutulmaz etkiler bırakmıştır. Felsefe, fizik, fizyoloji, biyofizik gibi farklı disiplinlerde aldığı eğitimi müthiş bir analitik düşünce ve sentezleme yetisiyle ve en yaratıcı bir biçimde yoğurarak kendi teorilerini geliştirmek için kullanmış, son nefesine kadar düşünmeyi ve çalışmayı bırakmamıştır.

Analitik düşünme:
Erol Başar’ın en büyük tutkusu bilim ve bilimsel düşünce olmuştur. Bilgi üretimi onun için bir yaşam biçimiydi. Kendisinden ders alma ve bilim öğrenme ayrıcalığına sahip olan insanlar kendilerini derin bir bilgi denizinin içinde bulurlardı. Bu bilgi denizi içerisinde onunla birlikte düşünebilmek, sorulan sorular ile onun beyninde yeni düşünce zinciri oluşturabilmek, düşünmek, düşünmek ve yazmak bir yaşam biçimiydi.

Katıldığı uluslararası toplantılarda diğer bilim insanları tarafından nasıl bir saygı ile karşılandığını, düşüncülerine ne kadar çok değer verildiğini görmek de yine onunla çalışmanın eşsiz deneyimlerinden biriydi. Türkiye’de yetiştirdiği öğrencileri hiç şüphesiz ki yıllar boyunca onunla çalışmış olmanın haklı gururunu ve sorumluluğunu taşıyacaklardır. Erol Başar’ın yöntem ve teorisini, bilimsel düşünce şeklini gelecek kuşaklara aktarmayı hocamıza duyduğumuz minnet ve saygının gereği olarak görüyoruz. Onun ürettikleri ve bilimsel düşünce biçimi gelecek kuşaklarda yaşayacak.


Erol Başar hocamızın anısının önünde sevgi ve saygıyla eğiliyoruz…

(Herkese Bilim Teknoloji, Sayı 86 - 17 Kasım 2017)