27 Kasım 2016 Pazar

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxvı- (Mustafa Özcan, 27 Kasım 2016)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxvı-
Osmanlı bağlamında tarihin paradigmik ilkelerinin arayışı doğrultusunda özgün bir yazı dizisi olması için çaba harcadığım bu denemelerde, şimdiki makalenin daha anlamlı olarak değerlendirilmesi isteniyorsa öncekinin devamı niteliğinde olmasından dolayı okunmamışsa, ilkin onun okunmasını önemle öneririm ((1) veya (2)).
Söz konusu o denemede, uygarlıklara zemin hazırlayan imparatorlukların oluşumunun kökeninde yattığı düşünülen anlayışlar olarak kavramsal ulam çiftleri kimliğindeki dikotomilerden (konuşma) dil-(fonetik veya logografik) yazı şeklindeki ikiliden (konuşma) dil konusu olduğu belirtilmişti. Buradan da hareketle konu Osmanlı ve Çin İmparatorlukları bağlamında ele alınarak tarihselliğe olabilecek etkisi yönüyle bazı paradigmik ilkelerin bulunması için ipucu olması bakımından incelenmişti.
Şimdi bu denemedeyse, dil-yazı şeklindeki bu dikotomik ikili kavram ulamından konuşma dilinin dikotomik karşı tamamlayıcısı olarak yazı konusunun uygarlıkların oluşmasına olabilecek etkileri ele alınmaktadır. Kısaca belirtmek gerekirse, yazı konuşma dilinin işaret ve şekillerle kayda geçirilerek sözün uçuculuktan kalıcı hale getirilmiş biçimidir. Bu nedenle de insanlığın belleği olan tarih biliminin başlangıcı olduğu kabul edilmesine karşın ilk bulanı olan Sümerli rahiplerce emtianın dökümünün kayıt altına alınması için kullanılmıştır.
***
Pek çok genel tarihçi, tarih düşünürü ve tarih felsefecisinin fikir ürettiği bu alanda son dönemlerde en dikkate değer katkıyı kuşkusuz ki Jack Goody (3) yapmıştır. Goody’nin uygarlık tarihine bakışı, holistik tarzda olmamakla birlikte, akademik kökeninin antropoloji olmasından kaynaklanan geniş antropo-bilgiye dayalı bir görüngeden olduğundan, yaklaşımı Avrupa merkezli olmak yerine küresel bağlamda çok kültürlü bir uygarlık oluşumunun arayışı tarzındadır (4).
Tarihteki İlk ve Ortaçağ imparatorluklarının uygarlık oluşumuna coğrafya ve ahali (demografinin) olgularının yanı sıra sosyallik üzerinden etkisi, varoluşlarının dayandığı hanedana, orduya, din ve ideolojiye, hukuka, ticarete ile ulaşım ve haberleşmeye olan iyelikleri durumu yönüyle çok geniş bir tarih araştırmacı grubunca ele alınmıştır. 
Bununla birlikte, belirtilen çeşitli etmenler arasında yazı ve yazının ulamsal tiplerinin uygarlık oluşumundaki etkisi, daha önce de belirtildiği gibi, etraflı olarak J. Goody tarafından incelenmiştir (5). Goody’ye göre yazı, dilin diyakronik (ardsüremli) kalıcılığını sağlamış sosyo-tarihsel temel bir olgu olduğundan uygarlık oluşumundaki etkisi yüksektir. Bu nedenle de bugünkü uygarlık düzeyine varışımızın kökeninde, kadim Grek ve İtalyan Rönesansı dönemi değil, yazının bulunduğu, Gordon Childe’ın nitelemesi ile Kentsel Devrim’in bir sonucu olarak büyük bir insanlık dönüşümünün yaşandığı Bronz Çağı dönemi vardır.
***
Yazının en genel olarak iki kategorik tipi, formu vardır. Bunlardan, işitselliği temel alan seslerin harflerle temsiline dayalı fonetik olan için, diğerlerinin yanı sıra, runik yazı ile Fenike, Grek, Latin, Orhun, Arap ve Kiril alfabeleri örnek olarak verile bilir. İdeografik veya logografik olan içinse, görselliği temel alarak varlıkların grafik gösterimine dayalı Sümer, eski Mısır ve Çin yazısı gibi yazılar örnektir. 
Bu iki yazı biçimi ele alınarak yazının uygarlıklarla olan ilişkisi değerlendirile bilmektedir. Bundan da anlaşılıyor ki iki yazısal kategori, Batı ile Yakın, Orta ve Uzak Doğu coğrafyalarındaki eski imparatorluklar üzerinden zımnen de olsa uygarlık oluşumunda önemli roller üstlenmiştir. 
Öte yandan, kâğıdı ve kâğıda baskıyla (presle) yazı kayıt tekniğini Çinlilerin bulmuş olmasına karşın, hızlı ve ucuz basım işini yapan matbaa makinesini keşfedenin Alman  Gutenberg olmasının nedeni Çin yazısının logografik özelliğinin tekrarlı, hareketli metalik hurufata dayalı sayfa düzlemesinde kolay ve hızlı yapılabilen bir mürettiplik (dizgicilik) işine izin vermemesidir. Daha açık, net ve doğrudan  bir anlatımla, dilsel varlıklar simgelerle temsil edilirken yazıda harf kullanmakla grafiksel şekil kullanmak arasında basit bir şeymiş gibi görünen bu nüans, kelebek etkisi yaratan sonuçları ile Batı uygarlığına, en azından 500 yıllık bir dönem için, Doğuya üstün gelmeyi sağlayan tarihsel bir ortamın oluşmasına olanak vermiştir.
***
Konuya bu bağlamda Türkî ve Osmanlı tarihselliği açısından bakıldığında, tarihin her döneminde kullanılmış olan yazıların fonetik kategorili yazı, yani çeşitli alfabeler olduğu görülür. Ancak, bu yazı tipini, yani alfabeleri kullanan diğer Avrupalı ulusların çoğunun tarihte Osmanlıya göre çağdaşlaşma sürecinde önde yer tutmuş oldukları da bilinmektedir. 
Bu bakımdan, bu ulusların uygarlıkta ilerleyişinde yazı tipinin etkisinden öte esas etkinin, basım işinin kolaylığı (ekonomikliği) dolayısıyla kitabın yaygınlaşmasının bir sonucu olarak okur-yazarlık düzeyinin artışından ileri geldiği kolayca ve açıkça çıkarsana bilir. Böylece, Osmanlı’nın fonetik yazı kullanımı bakımından Avrasya uygarlığı karakterine iye olmasına karşın çağdaşlaşmadaki gecikmişliği, göçerlikten yerleşikliğe geç geçmiş olması nedeniyledir.  
Sonuç olarak denilebilir ki, Osmanlı’nın kırsal bir topluluk olma sunucu geciken basımcılık işinden dolayı kırsal-sözel toplum aşamasından kentsel-okuryazar toplum aşamasına geç geçmişliği, aydınlanmayı Batı ile eş zamanlı olarak içselleştirilememesindeki temel etmendir
Ayrıca, iki yazı tipinin insanın evrimsel süreci içinde ortak bilincimizi nasıl etkilemiş olabileceği hususunun sorgulanarak değerlendirilmesiyse bu diziden ayrı olan bir denemenin konusu olduğunu da burada yeri gelmişken belirtmekte yarar görmekteyim. 
Mustafa Özcan (27 Kasım 2016)
______________________
  1. http://kadikoydusunceplatformu.blogspot.com.tr/2016/11/osmanl-tarihi-ve-tarihin-paradigmik.html
  2. http://www.dagarcikturkiye.com/osmanlı-tarihi-ve-tarihin-paradigmik-ilkeleri-xxv--yd-1871.html
  3. https://en.wikipedia.org/wiki/Jack_Goody
  4. Goody, J. 2015. Rönesanslar; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul.
  5. Goody, J. 1986. The Logic of Writting and Organisation of Society. Cambridge: CUP
Not: Devam edecektir.

8 Kasım 2016 Salı

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxv- (Mustafa Özcan, 8 Kasım 2016)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxv-

Osmanlı’nın Türk diline olan yaklaşımının dünyada imparatorluklar kurmuş diğer bazı ulusların dile yönelik uygarlık anlayışlarına göre oldukça farklılık göstermesi, özsel-bütünsel tarih için bazı paradigmik ilkelere ışık tutması yönüyle incelenmesi gereken önemli bir fırsat ortaya koymaktadır.

İmparatorluklara zemin olan uygarlık anlayışlarının kökeni araştırılırken başlıca konuya yönelim karşıtlıkları olarak genelde çevre-insan, din-bilim, karacı-denizci, yerleşik-göçer, holistik-individüalistik, dil-(fonetik-logografik)yazı gibi kutupsal ikilikler arasında karşılaştırmalar yapılarak bunlardan hangisinin insanlığın bugünkü uygarlığa doğru ilerleyişinde etkili olduğu hususu dikotomik tarzla araştırılmaktadır.

***
Yukarıda dil-yazı şeklinde verilen son dikotomik ikili kutuptan ağırlıklı olarak ilki inceleneceğinden konuya başlangıç olması için dilin demografik bakış bağlamında dünya genelindeki durumuna yönelik birkaç saptamaya kısaca göz atmakta yarar vardır.

Dilleri işlev gördükleri coğrafyanın tarihsel ve/veya demografik karakteristiklerine göre uygarlık, kültür, ulus ve etnisite dili diye ayrımlamak alışılmış bir yaklaşımdır. Öte yandan diller ayrıca, kapsadıkları düşünce ve bilginin rasyonalitesi bağlamında da felsefe ve/veya bilim dili diye farklı bir ayrıma tabi tutula gelmektedir.

Uygarlık diline linguistikte Latince kökenden gelen bir deyişle Lingua Franca denmekte olup buna Ortaçağ’ın Latincesi ve Arapçası tipik örnekler olarak verilebilir. Günümüzdeyse dünyada en çok konuşulan ikinci dil olan İngilizce modernitenin dili olarak her ikisinin de yerini almış bulunmaktadır. Öte yandan, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Rusça, Hintçe, Urduca, Japonca ve Türkçe gibi diller, tipik ulusal dil olmalarının yanı sıra kültür dilleri (ekin yani edebiyat ve sanat dili) olarak da bilinmektedir. Ayrıca sıralamadaki ilk ikilinin, Fransızca ve Almanca’nın, İngilizce’nin yanı sıra felsefe ve bilim dili kimliği ile de genel kabul görmekte olduğunu belirtmek gerekir.

Gene bu arada, Çin Mandarince’sininse dünyada en çok konuşulan kültür ve ulus dili kimliğine iye olduğu da vurgulanmalıdır. Öte yandan dünyada en çok konuşulan üçüncü dil İspanyolca ile Portekizce’ye ise, kendi anayurtlarının dışında nüfusu çok olan ülkelerin ulusal dili olması nedeniyle farklı bir önem düzeyi atfedilmelidir. Ayrıca, Korece, Vietnamca ve Endonezce’nin anılmaya değer diğer ulusal diller olduğu unutulmamalıdır.  
***
Şimdi, konunun diğer bir yönü olarak dil ile düşünce arasındaki bağlantıya dair bir görüşü dil-uygarlık-kültür ilişkisi hakkında yazılmış bir makaleden alıntılayarak aktarayım (*)

“İnsanlar ve toplumlar tarih boyunca ürettikleri kültür, medeniyet, bilim, düşünce ve felsefeyi kullandıkları dil aracılığıyla diğer insanlara ve sonraki kuşaklara aktarırlar. Bu alanlardaki ilerleme ve gelişmeler dili besler, dildeki ilerleme ve gelişmeler de bu sayılan alanları besler. Yani bilim ve düşünce bir taraftan kendi fonksiyonlarını yerine getirmek için vasıta olarak dili kullanırken, diğer taraftan da dilin zenginleşmesini sağlarlar.”

Dil hakkındaki bu kısa değinmelerin ardından da dil ve uygarlık ilişkisinin ele alınışına, bağlamına ve durumuna özetle bakmayı sürdüreyim.

Dilin uygarlık bağlamda incelenmesi ağırlıkla 20. Yüzyılda başlamış bir süreç olarak insanlığın bütünsel tarihine bakışta genelleşmeyi temsil eden antropolojik-hermönetik temelli yaklaşımı benimsemiş bilim insanı ve düşünürlerce yapıla gelmektedir. Ayrıca konu hakkındaki incelemelerin disiplinler arası bir görüngeden bakışla yapıldığını da belirtmek gerekir.

Bu çerçevede, dil-uygarlık (ve kültür) ilişkisinin interdisipliner, hatta multidisipliner biçimde irdelenmesi sırasında ve ayrıca yapısökümsel (**) tarz ile de ele alınması halinde sosyal ve insani bilimler arası anlam geçişlerde olabilecek kaymaların belirginleşerek kavram akışının sürekliliği bütünüyle görünürleşmektedir.

***
Osmanlı’nın dil ile olan ilişkisine bakıldığındaysa, bunun göçer topluluklara egemen olan tarihsel bir anlayışından kaynak alarak gelişmiş olduğunu görmek mümkündür. Genelde günlük-mevsimlik kronolojik döngü içinde yaşamak kısıtında olan göçer topluluklar, sadece yük niteliği olan fiziki taşınır eşyada değil soyut kavramların ele alınışında da tasarruflu hareket etme zorunluluğu ile her zaman karşı karşıyadırlar.

Hal böyle olunca, binlerce yıllık evrim sonucunda, dişi-erkek belirteçsiz sözcükler, özneyle bitişimli yüklemler ve eylem-öndelikli tümcesel sözdizimi gibi olağan dışı ses yükü azaltıcı özellikler kazanmış Türkçe gibi az ses ile düşünme ve eyleme bağlamında çok şey yapabilen harika bir dilin oluşması olanaklı olmuştur. Ancak göçerliğe bağlılık durumu, dilin yerleşik toplumun bir parçası olmasına engel olduğundan sonuçta böylece dilin yazılı hale gelmesi de engellenmiş olmaktadır.

Toplumların Neolitik Çağ sonrası ortaya çıkan kentlileşme süreci, ticaretin gelişmesine ve yazının bulunmasına kaynaklık etmiş olması ilk uygarlıkların doğuşundaki esas etmen olarak görülmesine neden olmaktadır.

Bu bakımdan, kırsalda köyler ile başlayan yerleşikliğin devamı olan, ama ayni zamanda bunun çok ötesinde bir anlam ifade eden kentsel yerleşikliği toplum için temel yapı olarak benimsemek Osmanlı’yı kurmak için Anadolu’ya gelen Horasanlı Gazi Dervişler için gerçekten zor olmalıydı. Buna karşın onlar için gerçekten de Fütüvvet Ehli olmak, göçerlik yapısı için daha uygun olan bir seçenek idi.

Öte yandan sünni Müslümanlığın Halifelik ile Osmanlı’ya gelmesi sonucunda koyulaşan bir din anlayışının tebaaya egemen olması bu yoldan Türk dilinin de Arapça karşısında gerilemesi şeklindeki olağan sonucu doğurdu. İşte bu süreçte Safevi Şah İsmail’in divanının Türkçe, Osmanlı Yavuz Selim’inkinse Arapça olmasına şaşmamak gerekir.
Kısa ve öz olarak belirtmek gerekirse; Batı’nın 16 ve 17. Yüzyıldaki Hümanizm, Reformasyon ve Aydınlanma ile bir bilinç devrimi yaşayarak dünyevileşme yolunda olduğu o dönemde, Osmanlı, medreseleri ile günlük iletişimin temeli olan Türkçe’yi kültürde de göz ardı ederek Arapça temelli bir semavileşmeye yöneldi

Bu noktada Türkçe’nin Osmanlı’da yazılı kültür diline dönüşememesinin nedeni olarak Prof. Dr. Doğan Kuban’ın öne sürdüğü görüşünü de ilgili makaledeki (***) bir tümceyi alıntılayarak aktarmak isterim:

Türkçe’nin Arapça (ve Farsça) ile karışıp Osmanlıca olması Osmanlı yazınının gelişmeme nedenidir.”
***
Dilin uygarlıklar ve kültürler için olağan üstü öneminin ne denli yüksek olduğunun kanıtı olan dünyadaki on binlerce çalışmaya bu deneme tipi kısa makalede değinmemin olanağı bulunmadığından hareketle, bunun yerine, son zamanlarda bu konuda bilimsel ilgiyi küresel düzeyde kendi üzerine çekmiş bir bilim insanından söz etmenin yerinde olacağı kanısındayım.  

İşte bu doğrultuda, dillerin kayda geçirilmesinde kullanılmakta olan başlıca iki kategorili fonetik ve logografik yazı kayıt şekillerinden, her birinin yukarıdaki sırayla toplumlara olan bireyselci ve bütünselci etkilerinin uygarlık anlayışını nasıl farklı olarak etkilediği yönündeki araştırmalara yıllarına veren Jack Goody’yi (****) anımsamak gerekir diye düşünüyorum.

Mustafa Özcan (8 Kasım 2016)
_______________
 (***)Kuban, D. 2016. Türkiye’yi Sorgulamak: Türkçe olmasaydı, Afrika’nın yeni devletçiklerinden farklı olmazdık… Herkese Bilim Teknoloji dergisi, sayı 30, s. 5.

(****)Goody, J. 1986. The Logic of Writting and Organisation of Society. Cambridge: CUP

Not: Devam edecektir.


15 Ekim 2016 Cumartesi

Antroposen Devrine Hoş Geldiniz (Prof. Dr. Fuat İnce, THEPERCEPT, Ekim 2016)


Antroposen Devrine Hoş Geldiniz 


Biraz jeoloji bilgisine sahip olanlar Dünyanın 4,5 milyar yıl önceki doğumundan bu yana büyük değişiklik içeren dönemler geçirdiğini ve bunların bilim insanlarınca, farklı özellikler taşıyan jeolojik “zamanlara” ve “devirlere” ayrıldığını bilirler.
Prekambriyen, Paleozoik, Mesozoik, Tersiyer, ve Kuaterner diye adlandırılan ana zamanlar kendi içlerinde de devirlere ayrılır.
Halen Kuaterner zamanın Holosen devrinde yaşamaktayız. Ancak bilimsel çevrelerde artık bunun değişmek üzere olduğu, yeni bir devrin başladığı konuşulmakta.
Yaklaşık 12.000 yıl önce buzullarla karakterize edilen Pleistosen devri sona erdi ve ılıman iklimiyle Holosen devri başladı.
Pleistosen devrinde Avrupa’nın ortalarına kadar buzullar kaplamış, deniz seviyesi bugünkünün 100-150 metre kadar altına inmişti.
Holosen devrinde ise uygun iklim ve doğa koşulları, insanlığın gelişmesine ve bugünkü uygarlık düzeyine ulaşmasına olanak sağlamıştır. Fakat şimdi de Holosen devrinin bittiği ve yeni bir devrin, Antroposen devrinin, başlamakta olduğu iddia edilmektedir.
Nedir bu Antroposen devri?
Şimdiye kadar olan tüm jeolojik zamanlar ve devirler değişen doğal olaylarla tanımlanmıştır. Kıtaların birleşmesi ayrılması, dağların ovaların oluşması, atmosferin yapısı, kayaç, toprak, flora ve faunadaki büyük değişiklikler jeolojik zamanları ve devirleri tanımlamıştır.
Fakat artık Dünya yüzeyindeki büyük değişiklikler doğal yollarla değil insanoğlu eliyle olmaktadır.
İnsanoğlu kaynaklı yeryüzü değişiklikleri öyle bir düzeye ulaşmıştır ki; son birkaç yıldır Holosen devrinin artık bittiği ve insan kaynaklı değişimi vurgulayan “Antroposen” devrinin başladığı iddia edilmekte ve bilimsel çevrelerde artan oranda kabul görmektedir.
Jeolojik zamanları, devirleri inceleyen ve tanımlayan bilim dalına stratagrafi denmektedir. Türkçe olarak bunu yeraltı katmanlarını inceleyen bilim de diyebiliriz. Jeolojinin belki de en önemli alt dalı olan stratagrafi, yeraltı derinliklerini değişik bilimsel yöntemlerle inceleyerek geçmiş dönemler hakkında bilgiler ortaya çıkarır. Basit bir örnekle söylersek; deniz hayvanları kabukları ve fosilleri bulunduğunda, buraların bir zamanlar deniz olduğunu, yerkabuğundaki kıvrımlarla sonra dağa dönüştüğünü söyleyebiliriz.
Günümüzde yeryüzüne baktığımızda, yeşilliklerin yerinde gittikçe artan oranlarda asfalt, beton, plastik ve metal görmekteyiz. Ayrıca atmosferin, okyanusların ve toprağın yapısının hızla değişmekte olduğu bilinmekte. Geçmişte binlerle veya milyonlarla yılda olan değişiklikler şimdi onlarla veya yüzlerle yılda olabiliyor.
Antroposen devrinin başladığı iddiası ilk olarak 2000 yılında Meksika’daki bir bilimsel toplantıda Nobel ödüllü bilim insanı Hollandalı Paul Crutzen tarafından dile getirilmişti. Toplantının konusu Holosen devrinde atmosferdeki ve okyanuslardaki değişikliklerdi.
Tartışmalar sırasında, bu derece değişiklikler ortada dururken hala Holosen devrinden bahsedilmesine kızan Crutzen ortaya çıkarak “Holosen bitti, Antroposen başladı” diye adeta bağırmıştı. Toplantıdaki bu çıkış önce bir sessizlikle karşılanmıştı. Ancak daha sonraları Antroposen devri önerisi Crutzen ve bir başka saygın bilimci Eugene Stoermer tarafından kuvvetle savunulmaya devam etmiş ve taraftar toplayarak yaygınlaşmıştı.
Jeolojik zamanların resmi tanımı ile yetkili olan üst kuruluş Uluslararası Jeolojik Bilimler Birliğidir. Fakat konu orada bir oylamaya gelene kadar birliğin bir ana komisyonu olan Uluslararası Stratagrafi Komisyonu ve altbirimlerinde ele alınıp tartışılıyor, oylanıyor.
Yerbilimciler arasında konuya iki değişik görüşle yaklaşılıyor. Yeni bir devir tanımlamasına karşı olanlar azınlıkta. Bunlara göre insanlar yeryüzünü değiştirmeye başladılarsa da yeterince büyük değişiklik henüz oluşmuş değil. İnsanoğlundan daha büyük değişiklikler gelmekte ve devir değişikliği için belli bir tarih belirlemek zor. Bu görüşlere karşı çoğunlukta olanlar, yeni bir devir (Antroposen) tanımlamak için elde yeterince veri olduğunu söylüyorlar ve bunları ortaya koyuyorlar.
Ancak yeni bir devir tanımlamak için belirli bir bilimsel kriter ve başlangıç tarihinin de belirlenmesini gerekiyor. Uluslararası Stratagrafi Komisyonu özellikle bu amaçla bir çalışma grubu kurmuş. Grubun yaptığı toplantılarda değişik kriter ve başlangıç tarihi tartışılmış.
Öneriler arasında endüstriyel devrimin başlangıcı olarak 1800 yılı, Kuzey Amerika’da büyük çapta göçlerin başlangıcı, yerli nüfuzun katli ve tarımın hemen hemen yok olması ile ilgili olarak 1610 yılı, ilk atom bombasının atıldığı 1945 yılı, Roma İmparatorluğu dönemlerine giden yıllar var.
Ancak sonuçta, çalışma grubu kısa bir süre önce üçe karşı 30 oyla, Antroposen devrinin başlangıç tarihinin 1950 olarak belirlenmesi tavsiye kararını aldı. Bu kararda en etkin olan unsur, nükleer denemeler sonucu yeryüzü toprağında daha önce hiç bulunmayan radyoaktif Plutonyum elementinin 1950’lerde artık tüm yeryüzüne yayılarak toprakta bir tabaka olarak yer etmiş olması. Bu radyoaktif elementin daha en az 100.000 yıl toprakta saptanabilecek düzeyde kalacak.
1950 yılının seçilmesinde başka veriler de var. Bunlara bir bakalım.
  • 1950 öncesi Dünyada plastik üretimi pratik olarak sıfır düzeyinde iken 2015’te yılda 300 milyon tona ulaştı.
  • Beton üretimi aynı dönemde kabaca 100 kat artarak yılda 20 milyar tonu aştı.
  • Atmosferdeki karbon diyoksit 300 ppm düzeyinden 400 ppm düzeyine, metan gazı 1,0 ppm düzeyinden 2,0 ppm düzeyine, azot oksit gazları yüzlerle yıllık stabil 0,28 ppm düzeyinden 0,35 ppm düzeyine çıktı.
  • Ayrıca fosil yakıtların yakılmasıyla her yıl atmosfere yayılan kara karbon parçacıkları 1950-2000 yılları arasında 2,5 milyon tondan 7 milyon ton dolaylarına vardı.
Şimdi gözler Uluslararası Jeolojik Bilimler Birliğinin bu konuda alacağı karara dönmüş durumda. Karar ne olursa olsun asıl sorun bu değişikliklerin Dünya’daki 7 milyar insanın geleceğini nasıl etkileyeceğidir. Bilim çevrelerinden gelen uyarılar hiç de olumlu bir geleceğe işaret etmiyor.
– – – – – – – –
Bu yazıda henüz zamanımızın en çok konuşulan çevre sorunu olan küresel ısınmaya dokunmadık bile.
Prof. Dr. Fuat İnce (Ekim 2016)

Referans: Jan Zalasiewicz, ‘What Mark Will We Leave On The Planet?’ – Scientific American, Sayfalar 25-31, Eylül 2016




Duyuru: KDP Cumartesi Sohbet Toplantıları'nın toplantı saatlerinde değişiklik yapılmıştır.


Duyuru: 

KDP Cumartesi Sohbet Toplantıları'nın toplantı saatlerinde değişiklik yapılmıştır. Yeni düzenlemeye göre 15 Ekim 2016 tarihinden itibaren sonbahar ve kışdönemi boyunca saat 15.30 - 17.30 saatleri arasında yapılacaktır.

Toplantı yeri her zaman olduğu gibi Caddebostan Kültür Merkezi'nde, ana girişin bir alt katında bulunan etkinlikler salonudur. 

30 Eylül 2016 Cuma

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxıv- (Mustafa Özcan, 30 Eylül 2016)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxıv-

Dizide daha önce bir bölüm olarak düşünüp işlemeye başladığım Doğu-Batı arasındaki tarihsel karşılaştırma konusunda bütünselliği sağlamak açısından diğer bazı hususlara da değinmenin gerekli olduğu kanısındayım. Bu bakımdan Doğu hakkında Batı’daki önyargı yüklü tutumdan kaynak alan, tarihçilikte Oryantalizm (*) terimi ile anlatılan anlayışın (Yakın) Doğu’yu temsilen Osmanlı için ne anlama geldiğini bu denemede irdelemeye çalışacağım.

Ancak ilkin konuyu konumlandırma amaçlı olarak, Avrupa’da 19.  Yüzyılın ikinci yarısında belirginleşen oryantalist anlayışı, bu bakış tarzını hazırlayan temel etmen olarak iki taraf arsında çağları kapsayan “savaş ve barış” halinden en geneliyle söz ederek ve bazı kaynaklara atıfta bulunarak konu ile ilgili yönlendirici kavramlara da değinme gereğini duyuyorum.  

İslam, darül harp (**) ve Yeniçağ (burada 18. Yüzyılın sonuna doğru başlayan bölüm olan Yakınçağ bundan ayrı düşünülüyor); bu üç sözcük, tarihin (Yakın) Doğu-Batı (esasen Orta Avrupa kastediliyor) arasında 16. Yüzyıldan itibaren yaklaşık iki yüz yıl kadar aralıklı savaşlar ile süren çatışmalı bir dönemi temsil eden kavramlardır. Bu üçlüden İslam ve Yeniçağ’ın ne olduğu herkesçe şu veya bu seviyede bilinmekle birlikte darül harp biraz olsun tanıtılmaya ihtiyaç gösteriyor.

Darül harp kavramı atıfta bulunulan metinde şöylece tanıtılmaktadır:
Darül-harp, Müslüman olmayan bir hükümdarın egemen olduğu yerler ve Müslümanlarla gayrimüslimler arasında henüz barış akdedilmemiş olan memleketler İslam hukukunda darül-harb sayılır.”

Yani, sözcüğün genel anlamını belirtilen bu tanımda, kendinden olan toprakları barış bölgesi, ötekilerini ise topyekûn savaş bölgesi görme anlayışı egemendir. Ayrıca, gene ayni metinde ifade edilen bu anlayış doğrultusunda ortaya çıkan küresel çaptaki durum hakkında ise
İslami görüşe göre dünya “Darül-harb” ve “Darül-islam” olmak üzere ikiye ayrılır.”
denilmektedir.

Öte yandan, tarihsel olarak kalıplaşmış bu son ifade, herhalde yüz elli yıla yakın süredir kendi topraklarında savaş görmeyen, ama buna karşılık bu zaman zarfında dünyanın her karış toprağında savaş görmüş olan ABD’nin benimsediği, ancak ifade edilmemiş olan “gizli” bir mottoya da zemin hazırlamış mı olmalıdır diye insanı düşünmeye sevk ediyor.

Saldırana göre savaşın yapıldığı yerin ahalisi “düşman” olunca, ora halkı hakkında olumsuz düşünce ve tutumda olmak saldıran taraf için “bittabi mubah” olduğundan hem Oryantalizm hem de onun karşıtı olan Oksidantalizm taraf toplumların halk ve entelijansiyaları nezdinde gayet normal görülen anlayışlar olarak ortaya çıkıyor.  

Nitekim Modern Dünya Tarihi‘nin önemli bir bölümünü temsil eden Avusturya-Macaristan ile Osmanlı arasındaki yukarıda belirtilen bu çatışmalı dönem, Batı’da Oryantalizm’in doğumuna zemin hazırlayan dönemdir. Ancak, son zamanlarda Oryantalist bakış çok ciddi şekilde eleştiriye maruz kalmıştır.

Bu doğrultudaki eleştirilerin başını çeken düşünür olarak Amerikalı yazar Edward Said’in (***)Oryentalism (1978) adlı kitabı konunun yaygın bir şekilde tartışılması yönünde seminal (****) bir yapıt görevi görmüştür.

Öte yandan, Batılı pek çok tarihçinin ortak bir yaklaşımı şeklinde Aydınlanma hareketi sonrası ortaya çıkmış olan bu tarih anlayışına karşılık tarihin bu yönünü, Doğu tarafından yapılan bakış ile ele alan düşünürlerin benimsediği eleştirel Oksidantalist anlayış konuyu diyalektik olarak bütünselleştirici bir yaklaşım kazandırmaya yönelik uzun erimli bir gelişme görülmelidir.

Bu kapsamda, Doğu’yu temsilen Ressam İngres’nin “Türk Hamamı” adlı yağlı boya tablosunda gösterildiği gibi, ima yoluyla Osmanlı’nın genel sosyal düzeyini doğal içgüdüsel saiklerln belirlediği şeklindeki subliminal algı oluşturucu pek çok tarihi örneğin diğer temsili sanatlar olarak edebiyat, görsel sanatlar, drama ve eğitimde de bol miktarda ortaya konulduğunu söylemek olanaklıdır.

Ancak şunu da belirtmeden geçmemek gerekir. Avrupa Rönesansı’nı başlatan olarak pek çok Batılı tarihçi ve sosyal bilimci tarafından ileri sürülen 11. Yüzyıl İtalyası’nda ortaya çıkan ticaret burjuvasının Osmanlı’da yokluğu Doğu için Batı’da olduğu gibi bütünsel aydınlanmacı bir dönüşümün oluşmasını engellemiş bulunmaktadır.

Sonuç olarak, bin yılı aşkın bir süredir, coğrafi kıtaların ada olarak görülmesine yol açan gezegen okyanuslarında uluslar arası ticaret yapan denizci ulusların ne denli küresel önemde gerçeklik sunan bir imkana sahip olduğunu, kökende “karacı bir ulus olan Osmanlı’nın devamı Türkiye olarak herhalde yeni yeni anlamaya başlıyoruz diyebilirim.

Mustafa Özcan (30 Eylül 2016)
_______________

(****) Çığır açan

Not: Devam edecektir.


25 Eylül 2016 Pazar

Duyuru: KDP Cumartesi Sohbet Toplantıları'nın toplantı saatlerinde değişiklik yapılmıştır.


Duyuru: 

KDP Cumartesi Sohbet Toplantıları'nın toplantı saatlerinde değişiklik yapılmıştır. Yeni düzenlemeye göre 1 Ekim 2016 tarihinden itibaren sonbahar ve kışdönemi boyunca saat 16.00 - 17.30 saatleri arasında yapılacaktır.

Toplantı yeri her zaman olduğu gibi Caddebostan Kültür Merkezi'nde, ana girişin bir alt katında bulunan etkinlikler salonudur.