27 Mart 2017 Pazartesi

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxx- (Mustafa Özcan, 27 Mart 2017)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxx-

Yazı dizisinin bu son makalesinde, Osmanlı tarihi ile tarihin paradigmik ilkeleri arasında olabilecek ipuçlarını bulmak için öncekinin devamı olarak konuya tarihöncesi disiplini görüngesinden bakan çıkarsamalar için deneme yapmaya devam edeceğim.

Her zaman olduğu gibi konuyu ilkin bütünsel (holistik) tarz ile ele almak üzere, tarihe intikal etmiş Türk devletlerinin baştan sona doğru olan kronolojik akışında Osmanlı’nın yerini anımsamakla başlıyorum; hatırlanacağı gibi Osmanlı 16 devletten oluşan resmi sıralamada en sondaki devlettir.

Ayrıca, proto-Türk tarihi ile başlayan iki bin iki yüz yıllık tarih süreci boyunca kurulduğu belirtilen bu 16 devletin ortalama ömrünün iki buçuk asır olmasından hareket ile de Osmanlı’nın iki buçuk kata varan bir ömür ile bunların içinde yaşamda kalım bakımından olağan üstü bir başarı sağlamış olduğunu da vurgulamalıyım.  

İşte böyle bir başarıyı yaratan çevresel etmenler ile bünyesel özelliklerin ne olduğunun anlaşılması konusunu ele alalım. Bunun için konuya bütünsel-sistemik bir görünge ile bakmak gerekmektedir. Bu kapsamda yapılacak değerlendirme için ‘tarih yazımının7t’li yöntemi‘nin (1) tahlil, tefsir ve terkip” şeklinde verilen son üç adımına başvurulması uygun seçim olacaktır.

Böylece, analiz (tahlil) ve yorum (tefsir) ile sağlanan sonuçların ardından sentezinin (terkip) yapılması sonucunda konunun tümlevi (entegrali) sağlanır ki, bu aşamada da konunun evrensel diyalektik tarihsel akışın uzun dönemli ve derin nitelikli spiral gelişme süreci modeli ile açıklanmasını olanaklı kılar.   

Öte yandan, bu tür uzun dönemli ve derin nitelikli tarihsel olayların aydınlatılması ile ortaya çıkan tarihsel olgulara evrensel bir karakter kazandırılmasıyla da şüphesiz ki tarihin paradigmik ilkelerinin belirlenmesi aşamasına ulaşılır.

***
Şimdi konuya, tarihöncesi bağlamında ve 7t’li yöntem çerçevesinde holistik tarzın soyut yanı olan düşüncenin kayda geçmiş somut yanı olan arkesinin temsişi olarak Türklerin yazılı yapıtlarını ele almak sureti ile bakalım. Bunun için konuyu 8. yüzyılda bulunarak Türklerin ilkyazısı kimliği ile arkeoloji dünyasında kayda geçmiş olan “runik” harfli Göktürk alfebesi ve dilindeki Orhun Yazıtları (2) içeriğinin bileşenleri üzerinden kısaca irdeleyelim.  

Yazıtlar Türklerin devlet anlayışı, kültürel öğeleri ve sosyal yaşantısı ile ilgili bilgiler içerir. II. Göktürk Kağanlığı’na ait olup 1889 yılında Moğolistan’ın Orhun Irmağı Vadisi’nde bulunan bu yazıtlara keşfedildikleri yer nedeni ile Orhun Yazıtları denmiştir. Eski adı kitabe ve Göktürk önderleri adına dikilmiş olan üzeri kazılarak yazılmış bu anıt taşlar Orhun Irmağının yanı sıra Orta Asya Moğolistanı’nın diğer bazı yerlerinde de halen mevcudiyetlerini sürdürmektedir.

Göktürk Alfabesi, Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen tarafından, Rus Türkolog Vasili Radlof’un yardımıyla çözülmüş ve keşif 1893 yılının  15 Aralık günü Danimarka Kraliyet Bilimler Akademisi'nce bilim dünyasına duyurulmuştur. Yazıtların araştırılmasına başından itibaren pek çok ülkenin arkeolog ve dilbilimci Türkoloğu’nca katkı sağlanmış olmasına karşın “Türk Toplulukları içinde konunun araştırılmasına yönelik ilgi sadece Türkiye’de, o da, 20. Yüzyılın ikinci yarısından sonra duyulmaya başlamıştır.

Yazılış tarihleri, Kül Tigin Yazıtı için 732 yılı ve Bilge Kağan Yazıtı için 735 yılı olarak verilen Orhun Yazıtları, bulunduğunda Türkler için tarihöncesinin bitişinin zamanını belirlediğinden Türk Tarihine dair olağan üstü bir değişim dönemini ifade etmesi yönü ile son derece önemlidir.

Böylece, yeryüzünde Tarihöncesini ilk bitirenler olan Sümerler için yazılı tarih veya daha kısa bir deyişle tarih, beş bin beş yüz yıl önce başlamış iken yerleşik olmadaki gecikme sonucunda Türkler için yazılı tarih sadece bin üç yüz yıl önce başlamıştır. Dört bin yılı aşan bu yazıya dayalı kültürel uçurumun yarattığı boşluk entelektüel gecikmişlikteki aranın kapanmasını güçleştiren “katı bir duvar” olarak halen karşımızda durmaktadır.

Sonuçta, tarihte gelişme sürekliliğini binlerce yılı bulan yazılı kültüre dayandırarak sürdüren “birleşik kıta” Avrasya’nın iki ucundaki Çin ve Avrupa, kıtanın ortasında kadim çağlardan beri bu olanaktan uzun dönemler süresince mahrum kalmış olan Orta Asya’nın sözlü kültürlü halklarına karşı kesin bir üstünlük sağlamıştır.

İşte Osmanlı’nın, diğer Orta Asya Türk devletlerine kıyasla devletin sürekliliği yönündeki kısmi de olsa göreceli üstünlüğü, kentleşmiş olmaktan dolayı maddi kültür ve yazılı seküler uygarlığa sahip Avrupa‘ya ikinci milenyumun ikinci çeyreğinden itibaren komşu olmayla maddi kültür ve yazılı seküler uygarlık yönünde az da olsa sağlamış olduğu gelişmişliği dolayısıyladır.

Mustafa Özcan (27 Mart 2017)
__________________________





16 Mart 2017 Perşembe

Akıl ve Duygu - 10 (Timur Otaran, 16 Mart 2017)


Mutluluk ve Tinsellik

Ussallıktan anlaşılan, kitapların, deneyimin ve teorilerin gösterdiğini anlama yeteneğinin ötesinde, iyi bir yaşam için doğru olanı bulma yetisini de içermek zorunda ise, ussallığın duygusal olandan ayrı düşünülmesi mümkün değildir.

İyi yaşamdan ne anlaşılması gerektiği konusunda, Dionisos, yaşamın bir amaca adanmışlığının, Aristo, arzuların tam olarak yaşanmışlığının, Eflatun, aşırı duygulardan arınmışlığının (apatea), diğerleri dertsiz bir yaşamın (ataraksia) önemini vurgulamıştır.

Epikür için kişisel bir amaç olan mutluluk, çağımızda toplumsal bir projeye dönüşmüş ve sadece haz algısı ile özdeş kabul edilmekle kalmamış, aynı zamanda bu hazzın sürekli olabileceği de varsayılmıştır. J.Bentham’ın ‘En büyük kitleye, en büyük mutluluk’ fikrinin, Amerikan bağımsızlık bildirgesindeki yorumunun, bireyin mutluluk anlayışına devletin karışmaması olmasına karşın, genel uygulamada bu formül ile geliştirilen sosyal politikaların yaygınlaşmasının ardında sanayi devriminin işçi, devletlerin asker ve büyüme ihtiyaçlarının bulunduğu görülür. Sonuçta, bireyin mutluluk arama hakkı, bireyin mutluluk/insanlık hakkına, yani devletin bunu sağlama görevine dönüşmüştür. Yöneticiler, doğrudan veya dolaylı yoldan güvenlik, eğitim, sağlık ve pek çok alanda sunulan seçenekleri arttırarak bu görevlerini yapmış sayılırlar ve bunun nicel göstergesi olarak milli gelir artışını gösterirler.

Gerçekte yaşanan deneyimin ne olduğu incelendiğinde ise, maddi kazanımlarla birlikte acılara olan toleransın düştüğü, hazlara olan iştahın arttığı ve böylece, mutluluğun daha da zor ulaşılır hale geldiği görülür.

Haz veren hormonların sürekli salgılanmasının önünde psikolojik (yükselen beklentiler) ve biyolojik engeller bulunmaktadır. Nucleus accumbens’in sürekli uyarılması, beynin hazla ilişkisi bilinen bu bölgesindeki etkinliğin azalmasına neden olmaktadır. Diğer yandan, biyolojinin belirleyicisi olan evrimin, mutluluk gibi bir amacı olmadığı bilinmektedir. Kaldı ki, nefsin ve neslin devamına yarayan eylemlerin ödülü olan haz duygusunun süreklilik kazanması, söz konusu eylemlerin tekrarını gereksiz kılar. Dolayısıyla, evrime ters olan bu sürekli mutluluk anlayışının daha fazla irdelenmeye ihtiyacı vardır.

Mutluluğun, neşe, his, geçici bir durum, şen görünüm, rahat yaşam, dertsizlik, iş tatmini, başarı veya en son amaç olarak tanımlanması yetersizdir. Öyle olsa, yaşamlarında acısız gün görmeyen Bethoven ve Niçe’nin eserlerindeki yaşam enerjisi ve tutkusunu anlamak mümkün olmazdı. Onların, bir şeye adanmışlıklarına ve yaptıklarına yoğunlaşmalarına eşlik eden güçlü tutkuları, pek çok zorluğun ve acının kabulünü sağlamaktaydı. A. İhan’ın sözleri ile :

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
insan bir aksam üstü ansızın yorulur
tutsak ustura ağzında yaşamaktan
kimi zaman ellerini kırar tutkusu
birkaç hayat çıkarır yaşamasından

Aşırıya kaçan duyguların dengelenmesini sağlayan duygusal bütünlük halinin ortaya çıkışı, adanmışlık veya bir şeye yoğunlaşarak hakkını verme gibi iyi duyguların, diğer çelişik duygularla bir arada yönetilmesini sağlayan değerler sistemi ile bütünleşmesinin sonucudur, ve bunun gerçekleştiği alan, duygusal zekanın etik ile birleştiği yerdir. Bu durumun, tek bir duygu ile tek bir şeye adanmışlığından gelen yalın bir tutarlılık hali olarak tanımlanması doğru olmaz. Aksine, çelişkilerin yönetimi olan duygusal tamlık hali, bütün yaşamın gerçekten inanılan derin değerler ile bir demet halinde bağlanmasıdır. Aynı şekilde, evrendeki her şeyi kapsayan, Hegel’in Büyük Ruh’u da, dünyanın belli bir şekilde anlaşılması olan duygusal tamlık halinin, farklı bir ifadesidir.

Tek tanrılı dinlerin sekter ve dışlayıcı tavrı ile, seküler düşüncenin mantıksal/bilimsel ve tarafsız duruşu arasındaki farkla ayrılan kutsal ve seküler alanların iki kutuplu algısına karşın, hem duygusal, hem de duygusal olmayandan beslenen spiritüellik, bu ikisinin arasındaki alandan ortaya çıkar.  Kendine manevi bir yön arayanların Budizm ve Daoizm benzeri spiritüel alanlara yönelttikleri yoğun ilginin, bu üçüncü seçeneğe olan ihtiyaçtaki artışın göstergesi olduğu düşünülebilir.   

Bu yol arayışında arafta kalanların benimseyebilecekleri duygu, büyük yaratıcı karşısındaki eziklik ve küçüklük ile gelen tanrı korkusu olamaz. Dış korkulardan kurtulan insanın referans sisteminin dışsaldan içsele dönmesi sürecinde, ezilen/zavallı/günahkar kullar duygusu, bir bütünün alçakgönüllü/değerli bir parçası olma duygusu doğrultusunda evrilir. Böylece, kendinden çok daha büyük evrenin/doğanın sıradan bir parçası olamanın algısı ile gelen kendini iyi hissetme ve yücelme (nirvana) duygusu doğar ki, bu duygunun ne kutsal alana, ne de seküler alana ait olduğu iddia edilebilir. Sonuçta, tinselliğin, hem gizemci olan ve hem de gizemci olmayan görüşlerinin kaynağını bu ikisinin arasında bulmak mümkündür.


Timur Otaran (16 Mart 2017)


12 Mart 2017 Pazar

Akıl ve Duygu - 9 (Timur Otaran, 12 Mart 2017)


Duygular - Farklılık
Beyin, sinir sistemi ve biyolojik özellikleri benzer olan hayvanlarda ve insanlarda ortak olan ve öfke ve korku gibi bazıları da temel kabul edilen duygulardan başka, kültürden kaynaklanan duygular da vardır. Her iki durumda da, dışa vurumlarındaki farklılık, genellikle biyolojiden değil, kültür farkından kaynaklanır.
Hastalık ve ölüm her yerde olan ortak biyolojik olaylardır ama, yarattıkları duyguların ifadeleri, toplumda neye önem verildiğine ve neyin deneyimlendiğine göre farklılık gösterir. Örneğin, aşiret düzenlerinde ve İsrail’in Kibutz’larında olumlanıp teşvik edilen minnet duygusu, ABD’de borçluluk ve küçümsenmeye neden olabileceği kaygısı ile olumsuz algılanır.
Benzer şekilde, patrona, çocuğa, köpeğe ve arkadaşa gösterilen öfkenin farklılaşması gibi, kıskançlık duygusunun hem sebepleri, hem dışa vurumu toplumun kabul ettiği kurallara göre şekillenir.
Dondurucu fırtınaların hareketi olanaksız kıldığı kutuplardaki Eskimo’ların bir kısmı için öfke, mantıksızdır ve ancak iki yaşındaki bebeklere özgüdür. Tahiti Polinezya adalıları için alışılmadık bir duygu olan öfke, ancak delirip Amok koşusuna çıkanlarda görülür. Dolayısıyla, buralardaki öfkenin algısı, feministlerin hesaplı öfkesine hiç benzemez.
Bu farklılıklara ek olarak, bazı duyguların hiç bulunmadığı ülkeler vardır. Topluluk üyelerinin içbağımlılığını anlatan Japon’ların Amea duygusu ile, çile, keder ve hayatın zorlukları karşısındaki Y.Gine’lilerin kırılganlıklarını anlatan Fago duygusu ile, veya bizim Arabesk duygularımız ile karşılaştırıldığında, bağımsızlık/özerklik ve özgüveni önemseyen Amerika’lılar için bu gibi duyguların anlaşılması çok zordur.   
Duyguların yeri konusunda da farklı görüşler vardır. Tahiti’de karın bölgesi, Çin’de zihin-kalp birliği, ABD’de kafanın içi gibi bir fizyolojik yerin duygulara ayrıldığı düşünülmüştür. Halbuki, dilsel anlatımlarında bariz olarak ifade edilseler de, hayatın akışı içinde, felsefe, dil ve kültür tarafından belirlenen alanda ortaya çıkan duygular, çeşitli perspektiflerin birleşiminden oluşan, karmaşık ve dinamik bir yapının içinde yer alırlar.
Kahkaha ve Müzik
Evrensel ve olumlu duygular olarak bilinen kahkaha ve müzik, aslında duygunun kendisi değil, ifadesidir. Çin’li ve Avustralya’lı izleyicilerin güldükleri şakalar ve müzikler çok farklıdır ve kişisel/toplumsal deneyimlerle yüklüdür.

Aristo’nun üstünlük teorisi, alttaki ile alayı (Örn. Irkçı, cinsiyetçi mizah), Freud’un baskıdan kurtulma teorisi, rahatlamayı, Kant’ın beklenmediklik teorisi uyuşmazlığı, mizahın kaynağına koymuştur. Ayrıca, söz oyunları, kıvrak zeka ve çarpma, düşme-kalkma gibi olaylar da gülünç bulunabilir ama mizahın komik olmasından daha baskın olan özelliği, insanları bir araya getiren bir bağ oluşturmasıdır. Sonuçta, duygular toplumsal alana aittir.
Timur Otaran (12 Mart 2017)


27 Şubat 2017 Pazartesi

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxıx- (Mustafa Özcan, 27 Şubat 2017)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxıx-

Bu dizinin son iki denemesinde, Aydınlanma Çağı’nın bir sonucu ve bir bilim kimliği ile uzantısı olan antropolojinin alt dallarından bir olarak, insanın yazı öncesi dönemlerine ait bulgular bağlamında maddi kültürel varoluşunu inceleyen prehistorya (tarihöncesi) perspektifinden bakarak Osmanlı ve paradigmik ilkeler konusu için çıkarılabilecek ipuçlarını bulmaya çalışacağım.

Ama ilkin, gene dizinin tüm makalelerinde olduğu gibi ele alınan denemede ilkelere ipucu vermesi yönü ile incelenen konuya yönelik olarak kısa bir bilgilendirme sunmakla yazıya başlamak istiyorum.

Denemenin başındaki tanımlamaya bakıldığında tarihöncesinin (1) sona eriş tarihi yazının bulunuşuna dek sürdüğünden bu durumun kıtalara ve bölgelere göre son derece değişken olması gerektiği kolayca anlaşılır. Örneğin tarihöncesinin bitiş tarihi, Aşağı Mezopotamya’da Sümerler için 5500 yıl öncesine dek giderken, Yeni Gine’nin yerli halkları içinse sadece 100 yıl kadar önceye dayanır.

Öte yandan, antropolojinin, böylece de tarihöncesinin de kurucusu olarak bilinen Danimarkalı antika-bilimcisi Christian Jürgensen Thomsen (2) tarihöncesi için, üçlü bir düzen ile hem bol olmaları hem de binyılları aşan dayanıklılıkları nedeni ile arkeolojik kazılarda kolayca bulunabilen yapıntı malzemeleri taş, bakır ve demire dayanan bir bölümlendirme dönemleri tanımı yapmıştır.

Günümüzde teknoloji veya araçsallaşma olarak da ifade edilen insanoğlunun doğa ve nesneler ile olan ilişkileri sonucunda bulgulayarak kullandığı, maddi kültür diye adlandırılan yapıntısal şeyleri temsil eden teknik denen olgunun kadim ve daha önceki geçmişe yönelik olarak incelenmesinin gerekliliği konusundaki ilk düşünceler 16. Yüzyılın coğrafi keşifleri sırasında ortaya atılmıştır.

16. Yüzyıl başında coğrafi keşiflerle yeni bulunmuş yerlerden Kitab-ı Mukaddes’te hiç söz edilmemiş olmasının Avrupalı entelektüeller arasında yarattığı şok hali, tarihin yazıdan önceki döneminin de etraflıca araştırılması gerektiği fikrinin doğuşuna temel etken olmuştur. Bu çığır açıcı gelişme, toplumdaki dinsel gökselliğin otoritesine karşın bilimsel yerselliğin dar çapta da olsa daha başlangıçta embriyonik yerleşik düşünce haline gelmesine yol açarak 17. Yüzyıl bilimsel devriminin tetikleyicisi de olmuştur.

Ayrıca diğer bir taraftan da, insanoğlunun tarihöncesi konusu, antikacılar için eski sikke ticareti işi ve meraklılar, entelektüeller ile aristokrat koleksiyoncular içinse nümizmatik hobisi faaliyeti şekline bürünüp bilimsel alanın dışındakilerin de ilgisini çekerek uzun dönemler boyunca genelin gündeminde kalarak Avrupa’daki önemini 19. Yüzyıl ortalarına dek sürdürmüştür.  

19. Yüzyıl ortasından itibarense tarihöncesi konusu, Avrupa’da üzerinde hüküm süren devrimci atmosferin tetiklediği maddeci düşüncenin etkisi ile bilimsel bir nitelik kazanma yoluna girmiştir. Bu süreçte, giderekten efsanelerden arkeolojik kazılara yönelen çalışmalar sonucunda da tarihöncesi gözlemsel bulgulara dayanan bilimsel bir disiplin kimliğine kavuşmuştur.

Gene tarihöncesi, antropoloji kimliği altında olarak, bu dönem süresince jeoloji ve evrimsel biyoloji ile birlikte gözlem ve deneyin dinsel dogmaya olan bariz üstünlüğünün sonucunda Batı entelektüelliğinin özü olan göksel hümanizmden yersel hümanizme dönüşümünü de sağlamıştır. Böylece de 19.-20. Yüzyıl kavşağında, insanoğlunun iki buçuk milyon yıllık geçmişinin holistik disiplini olması niteliğinin sahipliği ile öne çıkan tarihöncesi, bilim düşüncesinin Batı dünyası toplumlarına yerleşik egemen anlayış olarak derinliğine nüfuzunda en çok etken olan jeoloji, evrim ve antropolojiden, sonuncusunun en kritik özellikteki alt disiplini olarak temayüz etmiştir.

Ve bu süreçte tarihöncesi, 20. Yüzyıl sonu ile 21. Yüzyıl başı arasındaki dönemde paleo-genetik ve nüfus genetiğinin ortaya koyduğu bulgularla sosyal ve beşeri bilimlerdeki merkezi konumu ve multi-disipliner karakteri ile artık sadece akademik camiada değil tüm entelektüel dünyada olağanüstü kritik önemde bir bilimsel işlev görmeye başlamıştır (3).

Mustafa Özcan (27 Şubat 2017)
_________________________________
(1) Bu konuda Wikipedi’nin yetersiz olsa da  https://tr.wikipedia.org/wiki/Tarih%C3%B6ncesi sayfasına veya daha olan Wikipedia’nın https://en.wikipedia.org/wiki/Prehistory sayfasına bakılabilir.

(3)Devam edecektir.


26 Şubat 2017 Pazar

Akıl ve Duygu - 8 (Timur Otaran, 26 Şubat 2017)


Duygular - Öznellik/Benlik

Düşünme ve konuşma yetenekleri olmayan cıvık mantar benzeri canlılar dahi kendine ait olanı tanır. İnsan da kendi hakkındaki düşüncesini, böyle ayna görüntüsündeki gibi doğrudan veya diğer insanların görüşleri üzerinden dolaylı olarak oluşturur. Bilinçli, bilinçsiz ve önbilinçli olabilen benliğin, id, ego ve süperego halleri de vardır. Bilincin kendine baktığında gördüğü şey her durumda farklı olduğundan, çevrenin algısına göre, kişi kendisini mağrur da, mağdur da görebilir.

Anlama ve çözümleme çabası, hem duyguları, hem de bilinci farklı bir noktaya taşıyarak, bazılarının şiddetini arttırırken, bazı duyguları da sakinleştirir. Örneğin, kızılan şeyin önemine ilişkin değerlendirme, duygunun şiddetini artırır/eksiltir. Çelişik duygu ve değerlerin bir arada yönetimi olan duygusal bütünlük hali, basit bir tutarlılıktan öte, böyle bir değerlendirmenin ürünüdür.

Duygusal Deneyim

Fizyolojik temeli olan baş/diş ağrısı benzeri hislere karşılık, sezgi gibi nereden ve nasıl geldiği bilinmeyen hislerin varlığı, onların control dışı kabul edilmesine neden olur. Ayrıca, otomatik fizyolojik tepki olarak gelen hislerin yüzdeki ifadelerinin ardından farklılaşan hislerin ne anlama geldiğinin bilinmesi gerekir. Sonuçta, hislerden doğan duygular, hem tanımlanabilir, hem de açıklanabilir. Hislerden farklı olarak, duyguların, çevreyi yargılayarak değerlendirdikleri ve vücudu eyleme hazır yaptıkları bir duruşu vardır.

Duygular - Evrensellik

Dünyanın çeşitli yerlerindeki çocukların neşesi, büyüklerin ölüm karşısındaki kızgınlık ve üzüntüsü, farklı diller, dinler ve kültürlerdeki insanların aynı duygularla benzer yüz ifadelerine bürünmeleri, en azından bazı duyguların, evrensel olduğunu düşündürür. Kaldı ki, beyin, hipotalamus, amigdala ve nörolojik bağlara ilaveten insana özgü ussallık ve konuşma gibi temel yetiler de herkeste vardır.

Diğer yandan, biyolojik olarak aynı kabul edilen farklı ırklarda farklı duyarlılıkların olması evrensellik savını zayıflatır. Örneğin, Japonlar’ın süt ürünlerine, Aborjinler’in alkole duyarlılığı yüksektir. Ölüm herkes için biyolojik bir gerçektir ama, onun duygusu her yerde aynı değildir.

Korku, öfke, üzüntü ve şaşkınlık gibi iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki temel duygu, hormonlar, nöronlar ve kaslardan oluşan duygusal programın tetiklemesiyle, istem ve kontrolun dışına çıkabilse de, kültür tarafından biçimlenir ve toplumsal sergilenme kurallarına uyarlar. Dolayısıyla, biyolojinin ve kültürün etkisi iç içe geçer.

Duyguların içeriği değişse bile, formel nesnelerinin evrensel olduğu düşünülebilir. Saldırı öfkenin, tehlike korkunun, kayıp üzüntünün, özel ilgi aşkın formel nesnesidir. Diğer yandan, duyguların ifadesini şekillendiren kurallar formel nesneyi de değiştirir.

Bütün büyük şehirler, sabırsız ve öfkeli, sahil kasabaları ise, huzurlu ve yavaş bir duygusallığa sahiptir. Ayrıca, her kültürün farklı bir duygusal dağarcığı olur. Kuzey Avrupa ülkelerinde soğuk, Akdeniz’de sıcakkanlı duygusallığı, yeşil ve bereketli Y. Zellanda’daki İrlanda ve İskoç göçmenlerinin İngiliz kasabasını andıran duygusallığı ve hükümlü göçmenlerden oluşan Avustralya’lıların ise, Teksas’lıları andıran haşin ve sert duygusallığı vardır.

Aynı duygu söz konusu olduğunda bile, sebepler açısından farklılık söz konusu olabilir. Örneğin, kıskançlık duygusu farklı nedenler ile ortaya çıkar ve farklı şekillerde teşhir edilir. Ayrıca, her duygunun ince ayrımlar içeren öfke, hiddet, zulüm, hısım, dehşet, gücenme, rahatsızlık ve irkilme gibi değişik vurguları vardır. Bunların dil ile ifadesi de duyguları biçimlendirir.


Timur Otaran (26 Şubat 2017)


5 Şubat 2017 Pazar

Akıl ve Duygu - 7 (Timur Otaran, 5 Şubat 2017)


Duygular - Sorumluluk 
Aristo duygulardaki sorumluluğu, duygulardan sonra gelen ifadesinin kontrolunda değil, önceden hazırlıklı ve sorumlu kişiliğin oluşturulmasında aramıştır. Duyguların kontroldan çıktığı durumların olması, bir önceki sürecin önemini azaltmaz.
Düşüncelerin duygulardan farkı, önceden tasarlanmış olması olarak bilinse de, bir anda içe doğan fikirler de vardır. Örneğin, rüyada görülen yılan, benzen molekülünün keşfine ilham verebilir. Diğer yandan, bu konuda yoğun araştırma içinde olmayan birinde böyle bir sezgi ortaya çıkabilir miydi, diye sormak gerekir. Aynı şekilde, konuşurken sarf edilen sözcükler nasıl daha önce düşünülmüş fikirlerden doğabiliyor ise, duyguların ardında da benzer bir hazırlık süreci vardır.
Deneyime etkin olarak katılan duygular, uzanılamayan üzüm için görüş değişikliği yerine onun koruk olduğu inancına sarılır. Benzer bir etkin katılım ile değişim, gülümseme ile gelen kendini daha iyi hissetme duygusunda görülür. Kendini aşka veya kızgınlığa hazırlayanlarda da duygusal sürece etkin katılım ve dolayısıyla onun sorumluluğu söz konusudur.

Duygular - Etik
Hiç bir şeye aldırılmadığında, seçenekler arasında bir tercihte bulunması olanaksız olan ussal düşüncelerin, insanı harekete geçiremeyeceğinden, duyguların kölesi olması gerektiğini söyleyen Hume’u eleştiren Kant, saf pratik akıl olan etik’in ardındaki gücün ussallık olması gerektiğini iddia etmiştir.
Bir değer yargısı olan duygunun, yerinde/yersiz veya doğru/yanlış olması, onu etiğin konusu yapar. Duyguları, motivasyon ve sonuçları açısından ele alan Hume, etiği yarar üzerinden inceler. Diğer yandan, insanın huzurunu bozan duygulardan kurtulması gerektiğini söyleyen Buda, dünyanın çok önemsenmemesi ve ona bağlanılmamasını öneren Stoa’cılar gibi, duyguları yanlış yargılar olarak görür.
Buna karşılık, etik örnek oluşturacak bir yaşam planı öneren Konfiçyus ve erdemli kişiliğin geliştirilmesine odaklanılmasını öneren Aristo, duygu-düşünce birliğini sağlayan karakterin önemini vurgular. Gerçekten de, amigdala hasarı sonucu duygularını kaybedenlerde ussal düşünme etkilenmese de bozulan bu birlikteliğin etkisi karar verme sürecinin zora girmesinde görülür.  
Etiğin merkezinde Adam Smith’in sözünü ettiği, fenalığa karşı uyanan tiksintinin yarattığı adalet duygusu gibi pek çok duygu vardır. Bir duruma ahlaki karşı koyuş, toplumsal kuralların bilgisine sahip duygular ile gerçekleşir. Anında ve sonrasında tekrar tekrar değerlendirilen duyguların içindeki ve hakkındaki bilgilerin çarpışmasının etik bağlamda sentezlediği duygu-düşünce birliği, duygusal tamlık halidir. Bu duygusal bütünlük, körü körüne bir amaca bağlanmak değildir.
Hayatın kalitesini arttırmanın yolu sadece insanın kendine değil, kendinden daha büyük olan değerlere ve kendinin de parçası olduğu diğer insanların yaşamlarıyla uyumlu olan ilişkisine bağlıdır.
Timur Otaran (5 Şubat 2017)

29 Ocak 2017 Pazar

DÜNYA LİDERLERİ: GEZEGENİMİZİN YARISINI KORUMAYA ALIN



2020’ye kadar yaban hayvanların 2/3’ü yok olacak!? İşte bir sonraki kitlesel yokoluşu durdurmanın yolu. Siz de imzalayın...

Bilim insanları bir sonraki büyük yokoluşun tam ortasında olduğumuzu, insanlığın yaşam ağacına elektrikli testereyle daldığını söylüyorlar. Yine de, gezegenimizin %50’sini korumaya dair yeni bir iddialı plan yuvamızı iyileştirebilir. Hükümetlerin bu krizle ilgili bir zirveye katılmak üzere olduğu bu günlerde, bu planı ancak arkasında dev bir kalabalık olduğunu anlarlarsa hayata geçirirler. Dünya sessizliğe gömülmeden sesini ekle:

DİLEKÇEYİ İMZALA 


DAHA FAZLA BİLGİ:

2020’ye kadar canlı popülasyonlarının 3’te 2’si yok olabilir (WWF)
http://www.wwf.org.tr/?6200

Yaban hayatının çoğu 1970’ten bu yana yok oldu (BBC Türkçe)
http://www.bbc.com/turkce/haberler-37785577

Altıncı büyük yokoluş başladı, sırada insanlık var (Bilimfili)
http://bilimfili.com/altinci-buyuk-yokolus-basladi-hedefte-insanlik-var/

İngilizce kaynaklar:

Doğa uğruna gerçekten Dünyanın yarısı koruyabilir miyiz? (The Guardian)
https://www.theguardian.com/environment/radical-conservation/2016/jun/15/could-we-set-aside-half-the...

How do we achieve the goal? Hedefe nasıl ulaşırız? (Nature Needs Half)
http://natureneedshalf.org/nature-needs-half/how-do-we-achieve-the-goal

Uzmanlara Göre Altıncı Kitlesel Yaban Hayat Yokoluşu 2020’de Gerçekleşebilir (Nature World News)
http://www.natureworldnews.com/articles/30805/20161027/year-2020-era-wildlife-mass-extinction.htm