5 Şubat 2017 Pazar

Akıl ve Duygu - 7 (Timur Otaran, 5 Şubat 2017)


Duygular - Sorumluluk 
Aristo duygulardaki sorumluluğu, duygulardan sonra gelen ifadesinin kontrolunda değil, önceden hazırlıklı ve sorumlu kişiliğin oluşturulmasında aramıştır. Duyguların kontroldan çıktığı durumların olması, bir önceki sürecin önemini azaltmaz.
Düşüncelerin duygulardan farkı, önceden tasarlanmış olması olarak bilinse de, bir anda içe doğan fikirler de vardır. Örneğin, rüyada görülen yılan, benzen molekülünün keşfine ilham verebilir. Diğer yandan, bu konuda yoğun araştırma içinde olmayan birinde böyle bir sezgi ortaya çıkabilir miydi, diye sormak gerekir. Aynı şekilde, konuşurken sarf edilen sözcükler nasıl daha önce düşünülmüş fikirlerden doğabiliyor ise, duyguların ardında da benzer bir hazırlık süreci vardır.
Deneyime etkin olarak katılan duygular, uzanılamayan üzüm için görüş değişikliği yerine onun koruk olduğu inancına sarılır. Benzer bir etkin katılım ile değişim, gülümseme ile gelen kendini daha iyi hissetme duygusunda görülür. Kendini aşka veya kızgınlığa hazırlayanlarda da duygusal sürece etkin katılım ve dolayısıyla onun sorumluluğu söz konusudur.

Duygular - Etik
Hiç bir şeye aldırılmadığında, seçenekler arasında bir tercihte bulunması olanaksız olan ussal düşüncelerin, insanı harekete geçiremeyeceğinden, duyguların kölesi olması gerektiğini söyleyen Hume’u eleştiren Kant, saf pratik akıl olan etik’in ardındaki gücün ussallık olması gerektiğini iddia etmiştir.
Bir değer yargısı olan duygunun, yerinde/yersiz veya doğru/yanlış olması, onu etiğin konusu yapar. Duyguları, motivasyon ve sonuçları açısından ele alan Hume, etiği yarar üzerinden inceler. Diğer yandan, insanın huzurunu bozan duygulardan kurtulması gerektiğini söyleyen Buda, dünyanın çok önemsenmemesi ve ona bağlanılmamasını öneren Stoa’cılar gibi, duyguları yanlış yargılar olarak görür.
Buna karşılık, etik örnek oluşturacak bir yaşam planı öneren Konfiçyus ve erdemli kişiliğin geliştirilmesine odaklanılmasını öneren Aristo, duygu-düşünce birliğini sağlayan karakterin önemini vurgular. Gerçekten de, amigdala hasarı sonucu duygularını kaybedenlerde ussal düşünme etkilenmese de bozulan bu birlikteliğin etkisi karar verme sürecinin zora girmesinde görülür.  
Etiğin merkezinde Adam Smith’in sözünü ettiği, fenalığa karşı uyanan tiksintinin yarattığı adalet duygusu gibi pek çok duygu vardır. Bir duruma ahlaki karşı koyuş, toplumsal kuralların bilgisine sahip duygular ile gerçekleşir. Anında ve sonrasında tekrar tekrar değerlendirilen duyguların içindeki ve hakkındaki bilgilerin çarpışmasının etik bağlamda sentezlediği duygu-düşünce birliği, duygusal tamlık halidir. Bu duygusal bütünlük, körü körüne bir amaca bağlanmak değildir.
Hayatın kalitesini arttırmanın yolu sadece insanın kendine değil, kendinden daha büyük olan değerlere ve kendinin de parçası olduğu diğer insanların yaşamlarıyla uyumlu olan ilişkisine bağlıdır.
Timur Otaran (5 Şubat 2017)

29 Ocak 2017 Pazar

DÜNYA LİDERLERİ: GEZEGENİMİZİN YARISINI KORUMAYA ALIN



2020’ye kadar yaban hayvanların 2/3’ü yok olacak!? İşte bir sonraki kitlesel yokoluşu durdurmanın yolu. Siz de imzalayın...

Bilim insanları bir sonraki büyük yokoluşun tam ortasında olduğumuzu, insanlığın yaşam ağacına elektrikli testereyle daldığını söylüyorlar. Yine de, gezegenimizin %50’sini korumaya dair yeni bir iddialı plan yuvamızı iyileştirebilir. Hükümetlerin bu krizle ilgili bir zirveye katılmak üzere olduğu bu günlerde, bu planı ancak arkasında dev bir kalabalık olduğunu anlarlarsa hayata geçirirler. Dünya sessizliğe gömülmeden sesini ekle:

DİLEKÇEYİ İMZALA 


DAHA FAZLA BİLGİ:

2020’ye kadar canlı popülasyonlarının 3’te 2’si yok olabilir (WWF)
http://www.wwf.org.tr/?6200

Yaban hayatının çoğu 1970’ten bu yana yok oldu (BBC Türkçe)
http://www.bbc.com/turkce/haberler-37785577

Altıncı büyük yokoluş başladı, sırada insanlık var (Bilimfili)
http://bilimfili.com/altinci-buyuk-yokolus-basladi-hedefte-insanlik-var/

İngilizce kaynaklar:

Doğa uğruna gerçekten Dünyanın yarısı koruyabilir miyiz? (The Guardian)
https://www.theguardian.com/environment/radical-conservation/2016/jun/15/could-we-set-aside-half-the...

How do we achieve the goal? Hedefe nasıl ulaşırız? (Nature Needs Half)
http://natureneedshalf.org/nature-needs-half/how-do-we-achieve-the-goal

Uzmanlara Göre Altıncı Kitlesel Yaban Hayat Yokoluşu 2020’de Gerçekleşebilir (Nature World News)
http://www.natureworldnews.com/articles/30805/20161027/year-2020-era-wildlife-mass-extinction.htm

Büyük Tarih (Mustafa Özcan, 29 Ocak 2017)


Büyük Tarih

Büyük Tarih konusuna değineceğim bu denemeye, önce İngilizce Wikipedia’da “Big History” başlığı altında giriş mahiyetindeki bir paragraflık girizgâh metnini daha anlaşılır olsun diye bölümlendiririp çok az da olsa katkı şeklinde bazı değişiklikler yaparak aşağıya aktarmakla işe başlıyorum (1).
“Büyük Tarih (İng. Big History),Büyük Patlama’dan (İng. Big Bang'den) günümüze kadar olan tarihi inceleyen yeni bir akademik disiplindir. Bilim ve beşeri bilimler arasındaki pek çok disiplini birleştiren çoklu disiplinli (İng. multidisciplinary) bir yaklaşım kullanarak varlığın, dolayısıyla insanlığın en uzun zaman çerçevesini inceler ve insan varlığını bu büyük resim bağlamında araştırır. 
Nitekim, neden-sonuç ilişkilerini araştırmak için bilgileri ampirik kanıtlar kullanarak kozmos, Dünya, yaşam ve hümaniteler bağlamında bütünleştirir. Halen bu konuda, başta dünyanın önde gelen üniversitelerinde olmak üzere temel öğretimde genellikle web tabanlı-etkileşimli olarak pek çok “öğretsel aktarım paketi” sunulmaktadır.
Öte yandan, konu ayni zamanda, başını "Big History" terimini bulan Avustralya Macquarie Üniversitesi!nden  Tarihçi David Christian'ın (2) çektiği, içinde “alışılmadık bir akademisyenler koalisyonu"nun da bulunduğu bir hareketidir. 
Ayrıca, Büyük Tarihi öğretmenin erken bir örneğini, John F. Kennedy'nin ABD Rice Üniversitesi'nde yarım yüzyılda yoğunlaşan 50 000 yıllık insanlık tarihini açıkladığı o ünlü konuşmasında bulmak olanaklıdır. Ancak, bazı tarihçiler "bilimsel tarih" olduğuna şüpheyle yaklaşıyor ve Büyük Tarih'in savının orijinal olmadığını savunuyor.” 
***
Konu şimdi de, Türk okurunun bilgilenmesi bakımından ele alındığındaysa; Cynthia Stokes Brown’un İng. “Big History adlı yapıtının Büyük Tarih (3) adıyla yapılan Türkçe çevirisinin daha 2014 yılında yayımlanmış olduğudan entelektüel Türk okuru nezdinde konuya bilinirlik yönüyle bir parça katkı sağlandığı görülür.
Ancak buna karşılık bu noktada, konun temsilci kitabı olan ve diğer kitaplara da referans olması ile küresel yayın ortamının gelişmesine kaynaklık eden David Christian'ın 2005 yılında yayımlanmış olan Maps of Time: An Introduction to Big History” adlı yapıtının halen Türkçesinin olmadığın da belirtilmesi gerekir (4).
Ayrıca gene bu kapsamda, iki yazara ek olarak, konuya önemli katkılarda bulunmuş diğer bir akademisyen olan Craig Benjamin’nin aralarında olduğu yazarlar grubunun 2013 yılında yayımlanmış olan “Big History, Between Nothing and Everything” adlı yapıtın Türkçeye hala kazandırılamamış olması da bir eksiklik olarak görülmelidir (5).
***
Öte yandan, Büyük Tarih konusunun son birkaç on yıldan beri dünyayı kökünden değiştirmekte olan bilişim devrimi sürecinin neresinde yer tuttuğu sorusuna cevap bulmanın gerektiği hususu, bende olduğu gibi pek çoğumuzun kafasında bir düşünce olarak belirdiğini sezmiş olduğumdan burada az da olsa konunun bu yönüne de değinmek istiyorum.
Bilişim devrimi, biz homosapienslerin geçirdiği Neolitik, Kentsel ve Sınaî diye tanımlanan devrimler dizisinin dördüncüsü ve sonuncusu olarak içinde yaşadığımız döneme olan aidiyeti nedeni ile günümüz için en önemlisi olarak bilinmektedir. Bu doğrultuda, sanayileşme sürecinde ortaya çıkmış dört sanayi devriminden sonuncusunun halen yaşanılmakta olduğunun iması için kullanılan Sanayi 4.0 diye küresel bir kabul ile kavramlaşmıştır. Genel olarak bakıldığında değerlendirilmesi en zor ve yapısı en karmaşık olan devrimdir denebilir. Bu zorluğuna karşın ele alınmasının göz ardı edilmemesi gerektiği de herhalde herkesçe kabul edilmektedir. 
1980’lerin ilk yarısında beliren Bilişim devriminin bugünkü insanlığın sosyalliğine doğrudan olan en belirgin etkisi, ortaya koyduğu bilgi arzının olağan üstü yüklü ve nitelikli olmasının toplumsal ortam için getirdiği sonuçlar yönüyledir. Bu kapsamda, İngilizcede “Big Data”  olarak ifade edilen sosyal yaşamda olağan üstü bir etki yaratan “Büyük Veri” olgusu, bu konuda düşünenlerinin başını ağrıtmanın ötesinde toplumlar için “büyük sorun” yaratacak olan “büyük (bir) açmaz”a doğru gelişmektedir desek yeridir.
Büyük Açmaz’dan hangi küresel topyekûn açılım ile çıkılacağı hususu ise günümüzde cevap bekleyen en “büyük soru”dur! Büyük Soru’nun cevabıysa bilimlerin spiral-diyalektik tarzla sistemik entegrasyonu sonucunda belirip ortaya çıkacak olan sinerjik fazlanın nesnel tezahürü olan holistik bilimde yatmaktadır (6).
Mustafa Özcan (29 Ocak 2017)
__________

  1. https://en.wikipedia.org/wiki/Big_History
  2. https://en.wikipedia.org/wiki/David_Christian_(historian)
  3. http://www.dr.com.tr/Kitap/Buyuk-Tarih-Buyuk-Patlamadan-Bugune/Cynthia-Stokes-Brown/Bilim/Populer-Bilim/urunno=0000000592471
  4. https://www.amazon.com/Maps-Time-Introduction-Big-History/dp/0520271440/ref=sr_1_1?s=books&ie=UTF8&qid=1480398770&sr=1-1&keywords=maps+of+time+an+introduction+to+big+history+by+david+christian
  5. https://www.amazon.com/Big-History-Between-Nothing-Everything/dp/0073385611/ref=sr_1_1?s=books&ie=UTF8&qid=1480413456&sr=1-1&keywords=Big+History%2C+Between+Nothing+and+Everything
  6. Devam edecektir.

Akıl ve Duygu – 6 (Timur Otaran, 29 Ocak 2017)


Duygular - Değer Yargıları 
Dışarıdan verilen adrenalinin yarattığı fizyolojik uyarılma hissinin ortaya çıkardığı duygunun korku veya kızgınlık olması çevrenin nasıl değerlendirildiğine bağlıdır. Değer yargıları, kinestetik veya estetik kararlarla oluşan duyguları da belirler.   
Yakın/uzak, etkin/edilgen, sorumlu/sorumsuz ve iyi/kötü gibi yargıların teker teker etkisinden çok, bir matriks üzerinde çok boyutlu ve karmaşık etkilerle belirlenen duygular vardır. Örneğin, kızılana bir mesafe koyan ve edilgen olmayan kızgınlık duygusunda da, utanma, suç, mahçup olma ve pişmanlık duygularında da ortak olan değer yargısı, sorumluluk kararıdır.
Değer yargılarının aynı olduğu farklı yerlerde, ne duygular ne de sergilenişleri aynıdır. Bütün insanlarda varlığı nedeniyle temel sayılan korku ve kızgınlık duyguları farklı toplumlarda farklı olmakla kalmaz, farklı sergilenir. Kaldı ki, her duyguya, her yerde rastlanmaz.  
Duyguların ön koşulu olan değer yargıları, ortaya çıkan duyguyu da şekillendirir. Bundan daha önemli ve belirleyici olan ise, nasıl bir duygusal durum içinde bulunulduğunun bilgisidir. Duyguların yaptığı değerlendirme ve duygular üzerine yapılan değerlendirme, olumlu/olumsuz, sağlıklı/sağlıksız ve yararlı/yararsız gibi kıstaslarla yapılır.  Fakat, bunlar da diyalektik bir yapıda oluşur. Olumlu bir duygu olan aşk, kıskançlık ve kızgınlık gibi olumsuzluklar barındırır. Yararsız görülen öfke, haksızlıklarla mücadelede yararlı olabilir.
Sonuçta, duyguların değerlendirilmesi, etik, geçerli kurallar, iyi yaşam, mantık, yararlılık ve bunların hepsinin kararına bağımlı olur. Yetiştirilme ortamına ve şekline göre, gurur, istenen veya istenmeyen bir duygu olarak algılanır ve ona göre sergilenir. Dolayısıyla, olumlu/olumsuz gibi basit bir değerlendirmeden daha derin ve karmaşık bir süreç vardır.
Duygular - Us
Madem bu kadar akıllısın, neden zengin değilsin sorusuna benzer bir şekilde düşünülen, eğer duygular ussal ise, neden bu kadar aptalca sonuçlarla karşılaşıyoruz sorusu, duyguların aşırıya kaçarak insanın kendine zarar verdiği durumlara işaret eder.
Duyguların mantıktan yoksun olduğu örnekler, mantık ile ilgisiz olanlar (baş ağrısı vb. fizyolojik durumlar) dışarıda bırakılarak irdelenmelidir. Doğru mantık kullanılmasına karşın (öfkelenilecek bir olgunun varlığı) algının hatalı olmasının (yanlış kişiye öfke) yarattığı durumun, dayanaksız olmaktan çok mantıksız olarak algılandığı durumlar da ayıklanmalıdır.
Aşkın akılsız olduğu durumlar, yaşam kalitesinin düştüğü örneklerdir. Bebeklere veya trafiğe öfkelenmek mantıksızdır. Diğer yandan, Aristo’ya göre, haklı bir davada öfkelenmemek insanı aziz yapmaz ama, mantıksız yapar. Sonuçta, aklın buradaki rolü, hayatın kalitesine yaptığı etki ile ölçülür. Hayata olumlu bakan insanların daha mutlu olmalarına karşılık, tersi ruh halindekilerin dünyayı daha karamsar fakat daha gerçekçi  kavradıkları görülmüştür.

Tamamen mantık dışı duyguya örnek olarak düşünülen haset, yedi ölümcül günah içinde sayılır. İnsan evrimi içinde günümüze kadar yaşayabildiğine göre neslin devamında bir yararı olduğu düşünülebilse bile, daha iyi bir yaşama katkısı olduğu düşünülmez.
Timur Otaran (29 Ocak 2017) 

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxvııı- (Mustafa Özcan, 29 Ocak 2017)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxvııı-

Öncelikle bu denemenin bir öncekinin doğrudan devamı olduğundan, ikisinin birlikte okunmasının son derece yararlı olacağını belirterek yazıya başlamak istiyorum.
Önceki denemede de belirtildiği gibi, tarihsel paradigmalar için ipuçlarına tümevarımsal yolla ulaşmak için bunu, sosyal davranışlar olgusu bağlamında kalınarak, incelenecek coğrafyaya yabancı kültürlerden gelen gezginlerin ev sahibi-konuk teması esnasında karşılaştığı çelişki yüklü örnek-olaylardan hareket ile yapmak gerekir. 
Ayrıca gene konunun bu kapsamda yapılanın bir Doğu-Batı kıyası olmasından ötürü, oksidental ve oryantal dikotomik çift kimliği dikkate alınarak iki toplumun genel toplumsal davranış kategorileri, yani anlayışları çerçevesindeki kavramlar düzeyinde de irdelenmesi gerekir. Ancak konunun bu yönü bu denemede ele alınmayacaktır, 
Gene bu yolu izleyen incelemelerin, tarih bilincinin de ötesinde, yerküredeki bölgesel-etmik kimlikleri temsil eden genel bilinç yapıları bağlamındaki sosyal paradigmik ilkelere yönelik ipuçlarını da ortaya koyabileceğini gelinen bu noktada vurgulamadan geçmek istemiyorum. 
***
Bu denemeye kaynak sağlaması bakımından benimsediğim, Osmanlı gezileri edebiyatı kapsamında önemli yeri olan iki kitap ve yazarlarını tanıtmak istiyorum. Yazarlar, Fransız ve Macar kökenli gezginler olup Orta ve Batı Avrupalı ve entelektüel niteliği olan kişilerdir. 
İlk kitabın yazarı, yardımcısı ile birlikte 1830 Yazında da İzmir’e gelip oradan deniz yoluyla Kuzeybatı Anadolu sahil şeridi yerleşimlerini ve ardından İstanbul’u ziyaret eden J. F. Michaud’ur (1)
Kendisi kitapta, geziyi yapmadaki açık amacını Haçlıların yolundan giderek Batı Anadolu kıyısındaki sitler ve özellikle de Homer’in Truvası’nda amatörce arkeolojik keşifler yapmak olduğunu belirtmektedir. 
Öte yandan yapılan okumadan anlaşılan o ki, Michaud’nun bir de örtülü amacı bulunmaktadır. Bu da, O’nu hayal kırıklığına uğratmış olsa da Batı’nın üzerine titrediği, yeni kazanılmış Yunan Bağımsızlığı’nı yerinde görerek otantik şekilde “kutlamasını” yapmaktır.
İkinci kitap, bu tarihten yaklaşık bir asır sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun asli tebaası olan Müslüman-Türk Anadolu insanını yerinde görmek amacı ile Orta Anadolu’yu ziyaret eden Macar bilim ve siyasetçisi Dr. Bela Horvath’a aittir (2)
Horvath’ın İttihat Terakki Fırkası iktidarı dönemine rastlayan 1913 Yazında yaptığı bu zorlu gezinin hedefi Michaud’dan tümüyle farklı olarak doğrudan Orta Anadolu insanının durumunu inceleyerek Osmanlı’nın Müslüman Türk tebaası hakkında bir görüş sahibi olmaktır. O dönemlerde, Turancılık doğrultusunda gelişme gösteren Osmanlı-Macar ilişkilerinin bir türevi olarak ortaya çıkarak şekillenmiş olan bu gezinin tarih açısından önemi, İmparatorluğun son döneminde asli tebaanın durumunu tüm çıplaklığı ile yansız bir şekilde ele almış olmasındandır. Bu önemli gezinin anılarının yayımlanması, dünyada hüküm süren küresel olayların olumsuz etkisi ile ziyaret ardından olamamış, üstünden geçen uzun bir süre sonrasında nihayet 1929 yılında Macarca olarak gerçekleştirilebilmiştir.
Tarihsel paradigmik ilkeler için kronolojik süreçte çok az değişen sosyal değerlerin ortaya koyduğu hususların esas alınması gerektiğinden, ilkelere ipucu olabilecek olay ve olgular olarak her iki gezginin de yüz yıl ara ile ortaklaşa gözlediği ayni veya benzer görüşleri dikkate alınarak çıkarsamalarda bulunulacaktır. 
***
Her iki gezgin de, yerli halkla olan temaslarında emik (yani incelenen insan kültürünü incelenenin dünyaya bakışına göre değerlendirmek) değil de, etik olan (yani incelenen insan kültürünü inceleyenin dünyaya bakışına göre değerlendirmek) bir bakış açısını temel almış olmakla antropolojinin günümüzdeki izlediğinden farklı bir yol izlemiştir. Hal böyle olunca da bu temaslardan gezginlerin her iki kültür bağlamında o zamanlar çıkarılabileceği faydalı sonuçlar asgari düzeyde kalmıştır.
Gene her iki gezginde de ortak olan diğer bir yönse, azınlıktaki eski etnik gruplara göre Osmanlı’nın Müslüman Türk tebaanın maddi, mesleki, teknik ve kültürel bakımdan ne denli geri kalmış oldukları yönündeki bariz gözlemlerdir.  
Ayrıca her iki gezgin de yaptıkları çeşitli temaslarda oluşan, Türk toplumunun durgun bir karaktere ve değişime kapalı bir zihniyete sahip olduğu şeklindeki görüşlerini defalarca ve bıkmasızın ortaya koymuştur. 
***
İşte bu gözlemler doğrultusunda Türk toplumunun bu geri kalmışlık durumunun, Batılıya kıyasla kentsel yerleşikleşme sürecine çok geç başlamasından ileri geldiğini söyleyebiliriz. Batı için Tunç Çağı ile beş bin yıl önce başlayan kentselleşme sürecine Orta Asya bozkırlarının göçer toplumu halklarının katılımı ancak üç bin yıllık bir gecikme ile olabilmiştir. 
Hal böyle olunca, Müslüman Türk ahali, hızlı, rasyonel, uyarıcı ve monden kentsel yaşamının getirilerine sahip olamama veya olunsa bile çok geç kalınmış olunmasından ötürü edinilmiş olan durgun karakter ve değişime kapalılık sonucu Osmanlı üşlesinin eskil (kadim) kentsel tebaasına kıyasla geri kalmışlık açığıbin yıllık birlikteliğe rağmen bir türlü kapatamamıştır. 
Mustafa Özcan (29 Ocak 2017)
_____________
(1)Michaud, J.F.- J.J.F. Poujoulat. İzmir’den İstanbul’a Batı Anadolu 1830, Say Yayınları, 2015.    
(2)Horvath, B. Anadolu 1913,Tarih Vakfı Yurt Yayınları,1997.

Not: Devam edecektir.


3 Ocak 2017 Salı

Akıl ve Duygu - 5 (Timur Otaran, 3 Ocak 2017)


Ölüm Acısı
Epikür, bir hiçlik olan ölümden korkulmaz der. İnsanın korktuğu ölüm değil, ölmektir. Sevilenin yitirilmesi ile oluşan keder, bir duruma ait bir his olmaktan çok, inkar ve kızgınlık gibi duyguların zamanla gelişen ve değişen süreçteki halidir.  
Stoa’cılar ve Budistlere göre, acıdan kurtulmanın yolu hayata sıkı bağlanmamaktır. Piyango kazanan veya bir uzvunu kaybedenlerin mutluluklarındaki artışın/düşüşün bir yıl sonra eski düzeyine geldiği görülmüştür. Şekspir ‘İyi veya kötü diye bir şey yoktur, ama düşüncelerimiz öyle yapar’ sözü ile bunu ifade eder.
Ölüm, ortak biyolojik durumdur ama, değişik toplumlarda farklı karşılanır; yas tutmak veya iki gün içinde unutmak yanında, Mauri’lerdeki gibi, iki hafta boyunca topluca bir araya gelip yaşamın kıymetini bilmek ve gidenin anısını yaşatmak şeklinde kültürel formlara bürünebilir.

Duyguların Yeri - Zihin
Dış dünyadan duygular aracılığı ile beyine iletilen verilerden şüphe edilmesi gerektiğini, ancak zihnin içinde doğrudan yaratılan düşüncelerden emin olunabileceğini söyleyen Dekart, bu düşüncelerin zihne nasıl yerleştiğini bilemese de, matematik ve mantık alanında haklı bulunabilir. Ama, bunun sebebi yakınlık ve dolaysızlık değil, buradaki temel kuralların insan yapımı olmasıdır. Kaldı ki, zihin her iki durumda da benzer çalışır. Örneğin, belleğin zihinde yer almış olması, onu yanılmaz kılmaz.
Hegel, Niçe, Husserel gibi düşünürler, deneyime ruhani bir boyut katan dualizmin kendinde varlığına karşı çıkmışlardır. Bir ereğe yönelen zihnin çalışması dış dünya algısına bağlıdır.
Kalp, baş ve karın gibi organların veya zihnin, duyguların merkezi olduğu önerisinde, doğal bilincin duygular için geliştirdiği dualist eğilimi görmek mümkündür. Halbuki, hayat mücadelesi içinde ortaya çıkan ve ortama göre farklı şekillerde sergilenip, gereğinde değişime uğrayan stratejiler olan duygular, kişisel ve özel olmaktan çok toplumsal ortama aittir. Vitgenştayn’ın ‘Depresif bir insan depresif bir dünyada yaşar’ der.

Duygusal Zeka
Duyguların doğru hedefe, doğru zaman ve miktarda gösterilmesinin erdemini açıklayan Aristo’dan günümüze, duygusal zekadan anlaşılan, duyguların denetimidir. Halbuki, duyguların algılandığı ve kullanıldığı şartların nasıl ve neden olduğuna dair bilgiler daha özseldir ve dünyayı anlamlandıran kavramlarla ilişkisi yönüyle ussaldır. Duygular, olaylar ve algısını gerçek/sahte, yerinde/yersiz ve doğru/yanlış gibi kavramlarla değerlendirirken, örneğin, baş ağrısı gibi bir his için böyle bir şey yoktur.
Duygularda, usta olduğu gibi, hatalı değerlendirme ve önyargı olasılığı vardır.  Ayrıca, dar görüşlülük ve mutlakiyetçilik gibi eğilimleri duyguların, büyük resmi kaçırmasına neden olabilir. Bütün bunlara karşın, insanın çıkar ve kaygılarıyla ilgili düşüncelerine yön ve anlam veren duygular olmadan dünyanın ussal kavranması mümkün değildir.

Timur Otaran (3 Ocak 2017)


2 Ocak 2017 Pazartesi

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxvıı- (Mustafa Özcan, 2 Ocak 2017)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxvıı-

Bu ve bir sonraki denemede daha öncekilerden biraz farklı olarak tarihin paradigmalarını tabandan yukarıya gitmek şeklinde bir arayış olarak beşeri kaynakların özelliklerinde bulmaya çalışacağım. Dizinin öncekilerinde olduğu gibi şimdi de, ipuçları bulmak için konuyu Osmanlı ile Batı Avrupa’nın yeni bir karşılaştırması mahiyeti ile ilgili toplumların sosyo-kültürel özgünlükleri bağlamında Anadolu ve Batı insanının sosyal davranış tipolojilerindeki farklılıklarını kategorik düzlemde incelemeyi deneyeceğim. Ayrıca konuyu diyakronik olarak irdeleyerek böylece bütünsel (holistik) yaklaşım sağlamış olmakla da daha bilimsel olmayı umut ediyorum.
Farklı insan gruplarının davranışları, zaman/mekannın diyakronik parametresi bağlamında, diğer bir deyişle, tarih ve coğrafyayı temsilen zaman/mekan ikicil değişkeni bağlamında kronolojik akış ile karşılaştırmalı olarak incelenmesi yeni bir tarz olarak ortaya çıkmış bir tarihyazım yaklaşımıdır. Tarihyazımı, yöntemin sanatsala mı, yoksa bilimsele mi daha yakın olduğuna göre akademik camiada historiografi veya historioloji (metahistorigrafi) olarak adlandırılır (1).
***
Bu gibi sosyal tarih araştırmalarında en verimli tarihi belge kaynağı olarak halen özgün bir yazın türü haline gelmiş olan gezgin (seyyah) anısı izlenimleri kabul görmektedir. Tarihte gezginler olarak tanınan kişilerin geçmiş zamanlarda yapmış olduğu dış ülke gezileri esnasındaki gözlemlerinden oluşan bu tür anılar seyahat edebiyatı olarak adlandırılmaktadır. Böylece oluşmuş gezi yazınının sonuçta pek çok tarihsel-sosyal incelemeye konu olmuş olması da bunların ne denli verimli kaynak belgeler olduğunu kanıtlamaktadır. 
Yazıya dökülmüş olsun veya olmasın bu gezilerin amaçları ağırlıklı olarak, İlkçağ’da Thales ve öğrencisi Pisagor için bilimsel bilgi, Ortaçağ’da Marko Polo için ülkesel ve teknik bilgi iken, Yeniçağ ile birlikte doğal kaynak sömürüsüne yönelmiş Batı Avrupalı fatihler içinse kolonizasyondur. Ve böylece bu hedef ile artık geziler edebiyat olmaktan çıkıp coğrafi keşiflere dönüşmüştür. 
Sonuç olarak, tarihin derinliklerinden beri süre gelen inceleme gezisi olgusunun, yerküresel bütünleşme sürecinin, yani bugünkü ekonomi ve iletişime yönelmiş olan halinin tanımı ile küreselleşme diye adlandırılmaktadır. Bu şekli ile de gezi olgusunun, küreselleşmenin kökenindeki çığır açan, öteki bir deyişle de, seminal etmen olan husus olduğunu belirmekte yarar vardır.
***
Burada, bu doğrultudaki gezi yazınında incelenmek istenen insan davranışları olduğundan, anlatı metninden beklenen şey, ev sahibi ülke insanının konuk gezgin insan ile karşı karşıya geldiğinde iki farklı anlayışı açığa vuran diyalektik çelişkili insani davranışlara dair gözlemlere sahip olmasıdır. 
Ancak bu nitelikteki bir örnek-olay (vak’a) incelemesi durumunda olması gereken şey belge kaynağındaki gezgin anlatısının, yeterince eski bir geçmiş zamana ait ve temasının da ziyaret edilen ülkedeki insan topluluğunun davranış özelliklerini temsile sahip olmasıdır. Bir saptama olarak ifade etmek gerekirse, burada sosyal davranışlara zemin oluşturan anlayışların karşılaştırılması söz konusu olduğundan ilgili yazının zamanda en az yüz yılı bulan bir geçmişe sahip olması kabulü uygun bir ölçüt olacaktır.
***
Şimdi burada, konunun incelenme bakımından yeterliliği içinse insan davranışları boyutunda diğer önemli bir yanı olan özgünlük hususunun da mercek altına almadan karşılaştırma yapmaya geçmemek gerekir diye düşünüyorum.
İnsan davranışları konusunun bilimsel ıra kazanması sürecinde bir yüz yıla varan geçmişine bakıldığında bilimler içinde ilk aşamada sosyal psikolojinin müfredatı olarak yer aldığı görülür. Sonraları kişilik psikoloji adı altında ayrı bir disiplin haline gelip ve ardından da sosyal kimlik boyutu konusunun ele alınması ile insan davranışları dalı olması, şimdilerdeyse en genel yanıyla etolojinin üst kimliği altında çoklu bir disiplin olarak görülmesi konunun değişim ve gelişim hızını göstermektedir. Bu durumun nedeni olarak ise, primat davranışı araştırmalarının insan davranışlarının açıklanmasına “Makyavelyan Anlık” gibi konular ile sağladığı bulgular ile yaptığı olağan üstü katkılar gösterilebilir (2)

Mustafa Özcan (2 Ocak 2017)
______________________


Not: Devam edecektir.