26 Ağustos 2016 Cuma

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxııı- (Mustafa Özcan, 26 Ağustos 2016)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxııı-

Bu makalede, modern tarihteki toplumsal yenileşme hareketleri olarak Aydınlanma (*) ve Lale Devri’nin (**),Yeniçağ’ın iki uygarlık kutbu olan Batı ile Osmanlı’da soysal tarih bağlamında doğurdukları zıt sonuçlar, holistik (bütünsel, özsel) tarih için olabilecek bazı paradigmik ilkelerin çıkarılması yönüyle ele alınacaktır.

Bu kapsamda konuya bakıldığında, Lale Devri’nin, Osmanlı ile Batı-Orta Avrupalılar arasında 16. Yüzyıl’dan itibaren uzun süren bir “dar-ül harp” savaşları sonrası ilk çatışma dışı barış döneminde her bir tarafta paralel zamanlı olarak ortaya çıkmış olan modern-ilerlemeci iki küresel değişim girişiminden Doğu toplumunda olanı olduğu görülür.  

Bu bakımdan, Osmanlı için ilk modern tipteki yenilik hareketi olmasından ötürü büyük tarihsel öneme sahip olan bu döneme zevk-ü sefa yakıştırması yapılmış olmakla birlikte, sonradan Cumhuriyet Türkiyesi’nde, o zamanlar medeni olmayı temsil eden lale çiçeği yetiştirme işinin yaygınlığı nedeni ile Lale Devri denmiştir. Tek bir lale soğanının 500 altına satılması o dönemde çiçek yetiştiriciliğine, dolayısıyla da medeni olmaya atfedilmiş simgesel değeri göstermesi bakımından dikkat çekici bir olgudur.

Lale Devri kronolojik tarihçilerce Avusturya-Osmanlı arasında 1718’de yapılan Pasarofça Antlaşması ile oluşmuş barış ortamında başlayan bir hareket olarak görülür. Ancak buna karşılık, konuya sosyo-tarihsel görüngeden bakıldığında, esasen döneme başlangıç hazırlayan olgunun Sultan III. Ahmet’e 1711’de Topkapı Sarayı’nın bahçesine medenileşmenin simgesi olarak lale çiçeği ektiren modernist anlayış olduğunu belirtmek çok daha yerindedir.

Altı yüzyılı aşkın sürmüş bir imparatorluk ömrü için çok kısa olan bu dönemde, toplumda pek çok yeniliğin ve imar işinin yoğunlaşmış olarak gerçekleştirilmiş olduğu bilinmektedir. Ancak bunların içinde en önemli yenileşmeci olay, topluma bol kitap basımı ile dünyevilik kazandırmak isteyen İbrahim Müteferrika’nın 1726 yılında ilk matbaayı kurmasıdır.

Bu girişimle, yoğun mekanik basım tekniği sonucu sağlanacak yaygın kitap okunuşu sonucu geniş tebaa kesimlerinde dünyevi sekülerliğe giden yolda ilerlenmiş olacaktı. Böylece de herhalde, uzun dönemde etkili olabilecek yenileşmeci bir düşünce çığırı için bir başlangıç yapılabilmesi amaçlanmıştı. Hareket, bu yönde gelişen yenilik ve modernleşme kimliği doğrultusunda bir müddet sürdükten sonra 1730 Eylül’ünde Patrona Halil (***) tarafından başlatılan gerici isyan sonucunda hüsranla son bulmuştur.

Oysa bunun paralelinde, o sıralar Avrupa ve Kuzey Amerika toplumlarında yaşanmakta olan, oralardaki sosyal yapıları bir daha geri dönülmemek üzere değiştiren bir olgu olarak Aydınlanma Hareketi, Dünya’nın tüm geneli için olağan üstü öneme sahip, en uzun süreli sosyal değişim kimliği ile kültürel tarihin kaydına geçmiştir.  

Aydınlanma Çağı kronolojik olarak Rönesans ve Reform dönemlerinin ardından 1688’deki İngiliz Devrimi ile başlayıp 14 Ağustos 1789’daki Fransız Devrimi ile sonlanana dek bir asır sürmüş bir zaman dilimini kapsamaktadır. Aydınlanma, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere pek çok ülkede sosyal yapıların çeşitli yönlerinde bugünlere dek süren keskin değişimler yaratmış olan küresel olaylar zinciridir. Dolayısı ile de Aydınlanma, bu durumu nedeni ile sosyal bilimler alanında en bilinen terminolojik tanımlamalardan biri olarak yer tutmuş olup hareketten de öte, tarihsel olarak Batı için semavilikten dünyeviliğe dönüşüm yaratan çağın adıdır.

Bu dönüşümün arkasında bundan beş yüzyıl önce 31 Ekim 1517’de Almanya’da Martin Luther tarafından başlatılan tüm Kuzey Batı Avrupa ülkelerinde (bugünkü Protestan ülkeler) kilisenin toplum üzerindeki etkisinin kesin bir şekilde azalmasını başarı ile sağlamış olan Protestan Reform Hareketi bulunmaktadır.

Batı’da Reform Hareketi‘nin sürdüğü o dönemde Osmanlı, reform yerine yönetim katında dinsel işlerde daha da koyulaşma yaratacak olan Mısır Seferi işi ile meşguldü.
Böylece de tarih, Osmanlı tebaası için değişim göstermek yerine, bir kere daha dinsel yapının eş ve aynisi olan, hatta koyulaşan temelinde tekerrür eden tarzda sürme şeklinde ilerleyen bir sonraki safhasına girmiştir.

Öte yandan, Lale Devri’ni başlatan anlayışa zemin hazırlayan Topkapı Sarayı bahçesine simgesel de olsa lale ekiminin yapıldığı 1711 yılı, bu olayın yanı sıra Dünya Tarihi’’nde başka coğrafyalarda ortaya çıkan eş zamanlı gelişmeler bakımından son derece yoğun bir yıldır. Rusya’nın dünya sahnesinde yer almasına olanak veren Prut Savaşı, İngiltere’nin emperyal oluşunu hazırlayan Dominyon Bakanlığı’nın kuruluşu hep 1711’e tarihlenmektedir. Sanki görünmeyen bir el, uzun dönemde dünya siyasi sahnesinde dengeleri yeniden düzenlemek üzere devreye girmiştir.

Bu bağlamda, Büyük Britanya önceki Başbakanı’nın 2011 yılında İngiliz emperyal yaklaşımının tarihte dünya halklarından -belki de çektirdiklerinden dolayı olsa gerekir- özür dilemesi her halde bu (Dominyon Bakanlığı’nın 300. Kuruluş Yılı) nedendendir.

Mustafa Özcan (26 Ağustos 2016)
________________________

Not: Devam edecektir.


2 Ağustos 2016 Salı

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxıı- (Mustafa Özcan, 2 Ağustos 2016) (*)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxıı-

Osmanlı Tarihi’nden paradigmik ilkeler çıkarsamak amacı ile bu dizide şimdiye dek özsel tarih hakkında yaptığım irdelemelerde değindiğim kolonyalist ve fetihçi şeklindeki iki kavramı, en genel disipliner alanlar olan sosyal bilimler ve hümanitelerin sosyo-psişik kavramlar çerçevesinde bir değerlendirmeye tabi tutmak bazı paradigmik ipuçlarının ortaya çıkmasına yol açacaktır sanırım. 
Konuyu bu bağlamda ele alırsak, ilk aşamada, özsel tarihte daha önce karşıt emperyal ilişkileri temsil eden kavramlar olarak kolonyalist ve fetihçi diye tanımlanmış olan bu ikili kavram çiftinin ilişkide olduğu sosyo-psişik çerçeve içindeki yerlerinin şu iki ana kavram ulamı kapsamında bulunabileceğini görürüz: 
Bu ulamlar ilk kez, Alman sosyoloğu Ferdinand Tönnies tarafından sosyal yapılarda mevcut iki temel gruplaşmayı belirtmek üzere topluluk ve toplum (cemaat ve cemiyet veya Almancası “gemeischaft” ve “geselschaft”) şeklinde yapılmış kavramsal tanımlamalardır. 
Nitekim Tönnies 1887 yılında yayımladığı “Gemeischaft und Geselschaft” adlı sosyoloji kitabında “geleneksel” nitelikli yerleşimler olan ‘köy’, ‘mahalle’ ve ‘semti’ temsil eden sosyal gruplaşma olgusunu özlerindeki kırsal niteliğinden dolayı topluluk ve bunun “modernleşmiş” sosyal yapıdaki diyalektik karşıtı olarak bütünsel kent olgusu zemininde yurttaş sosyalliğine erişmiş gruplaşmayı ise toplum olarak terimleştirmiştir. 
Öte yandan Ferdinand Tönnies yaptığı bu girişim ile yepyeni eytişimsel bir çift şeklinde sunduğu sözü edilen dikotomik ulamsal kavramlaştırmayı sosyal bilimler literatürüne paradigmik düzeyde dönüştürücü bir etkililikte sokmayı da başarmıştır. 
Böylece şimdi bu bağlamdaki emperyal düzen olgusunu bu kez, Yakınçağ’ın tarihsel yörüngeleri görüngesinden bakarak ele alıp irdelersek Doğu’yu temsil eden Osmanlı emperyal anlayışının toplulukçu (cemaatçi), Batı’yı temsil eden İngiliz emperyal anlayışınınsa toplumcu (cemiyetçi) bir karakter taşıdığını görürüz.
1711 yılında Dominyon Bakanlığı’nı kurarak bu tarz kolonyalist emperyal bir yaklaşımı tarihte ilk kez küresel çapta uygulamaya geçiren İngiltere’ye karşılık ayni yıl yenileşmede başarısız bir hareket olan Lale Devri sürecini yaşamaya başlayan Osmanlı için Batı’daki bu olay söz konusu yenilikçilik hareketi için bir neden teşkil etmiş olmalıdır.  
Şimdi de iki emperyal kutup arasındaki durumu tarihsel olarak izleyen olaylar ve gelişmeler bakımından irdelersek Batı’nın gösterdiği bu evrensel ilerleme ve kalkınma süreci Doğu’nun iyiden iyiye etkisizleşmesine neden olmuş olduğunu saptarız. Tarihin devamında Doğu karşısında gelişmişlikteki uçurumun sürekli artması sonucunda da Batı Dünyası, 20. yüzyıl’da, küresel nimetlerin bölüşümünde kendi aralarında ortaya çıkan anlaşmazlıklar sonucu karşılıklı olarak saldırganlaşmış, bu ise tüm insanlıkça yeryüzünde yaratılmış toplam maddi değerin beşte üçünü yok eden iki bölüşüm savaşına kaynaklık etmiştir.
***
Konunun tarihsel açıdan irdelenmesinden sonra gene bu bağlamda ancak daha  temel düzeyde bireye egemen olan sosyo-psişik durumlar bakımından ele alınmasına gelelim. 
Bu kapsamda, bireylerin ortak tutumları olgusu doğrultudan hareket ile ortaya çıkıp sosyal yapılaşmayı etkileyen iki ana kutupsal davranış eğiliminden söz etmek olanaklıdır. Bunlar antropolojik olarak insanoğlunun en derininden kaynak alıp beliren sosyo-psişik yapılardaki eşitlikçi ve baskınlıkçı eğilimlerdir.
Baskınlıkçı eğilimin harekete geçmiş şekli olan sosyal baskınlık yönelimi ise aşağıdaki bağlantıdan (**) alıntılanıp yaptığım eklemelerle özetlenen bir paragraflık değerlendirmeye göre bireyler için şöyle bir genel özelik ortaya koyar:  
“Sosyal baskınlık yönelimi yüksek olan bireyler; değişik gruplar ve grup üyelerinin sosyal statüleri arasındaki farklılıkları korumayı, hatta bu farklılıkları artırmayı isterler. Tipik olarak bu bireyler; baskın, hırslı, dirençli olurlar ve daima güç arayışı içindedirler; bunun sonucu olarak da paralelinde hiyerarşik grup yönelimlerini tercih ederler. Dünyanın kurtlar sofrası veya insan insanın kurdu olduğu inancına bağlıdırlar.” 
Bu değerlendirme toplulukçu (cemaatçi) yapılarda yetişecek olan insan ırasını aşikâr olarak betimlemektedir. Buradan hareket ile de cemaatçi toplum yapılarının kul niteliğine iye insan yetiştiren yapılar olduğunu açıkça söyleyebiliriz! Oysa eşitlikçi eğilimin egemen olduğu mümkün olduğunca hiyerarşiden kaçınan bireylerden oluşan toplumsal yapılarsa kul yerine özgürlükçü insana kaynaklık ederek çağdaş yapıda bir yurttaş toplumu ve devamında demokratik düzen oluşturmak yolunda ilerler.

Mustafa Özcan (2 Ağustos 2016)
_______________


21 Temmuz 2016 Perşembe

Büyük Türk'ü kaybettik (Yalçın Bayer / Hürriyet Gazetesi. 21 Temmuz 2017)

Büyük Türk'ü kaybettik

TÜRK kültürüne çok büyük emekler vermiş olan Prof. Dr. Kâzım Mirşan (97), Bodrum'da vefat etti.
Yeri zor doldurulacak bu bilim adamının ardından onun öğrencisi Haluk Tarcan köşemize bir yazı gönderdi. Mirşan’ın yaşamında gerektiği kadar takdir edilmediğini kaydeden Tarcan, hocası için şu ifadeleri kullanıyor:

“Büyük, geniş dilbilgisi ve yakinen tanıdığı Orta Asya’nın kendisine vermiş olduğu imkânlarla, atalarımızın yazıyı bulduğunu keşfetmiş ve dünyanın dört bucağına göçlerle yayılmış olan Ön-Türkçeyi okuyarak büyük bir Türk kültürüne sahip olduğumuzu yazı denen görsel belgelerle ortaya koymuştu.

Türk tarih ve kültürünü Türkçe bilmeyen Batılıların kaynaklarından öğrenmiş olan akademisyenlerimizin bu kötü alışkanlıklarıyla Batı’nın tanıtmadığı Mirşan için, ‘Biz onu kabul etmiyoruz’ demişlerdi.

İçlerinden hiçbiri Türk kültürünü doğduğu yerde, Orta Asya’da ve doğduğu dil olan Orta Asya Türkçesinden öğrenmemişti. 39 Orta Asya Türkçesinin henüz farkına varmışlar ve öğrenmek zahmetine katlanmaya başlamışlardır...

Batı nihayet Anadolu’yu keşfetmiş ve kendi kökenlerini oluşturan eski Grek kültürünün geç kalmış bir kültür olduğunu fark etmiş ve ondan vazgeçmiştir.
Batılıların, Anadolu’da karşılarına bir diğer ölümsüz Türk, Servet Somuncuoğlu ile Kâzım Mirşan’ın çıkacağından henüz haberleri yoktur. Şu anda Anadolu dilini aramaktalar...

Dağlara taşlara yazılmış ve Servet Somuncuoğlu’nun ortaya çıkarmış olduğu yazıların Ön-Türkçe olduğunu ve Kâzım Mirşan tarafından okunduğunu pek yakında öğreneceklerdir.

İşte o zaman Kazım Mirşan’ın değeri Batılılar tarafından ortaya konacak ve akademisyenlerimiz de bu gerçeği Batı’dan öğrendikleri için Kâzım Mirşan’ın değerini itiraf etmek gereğinde kalacaklardır.”

Haluk Tarcan daha sonra Mirşan’a ‘üstadım’ diye hitap ederek “Rahat uyuyunuz. Ortaya koyduğunuz belge ve bulgular, dünya tarihinin yeniden yazılması gerçeği, evrensel kültürü başlatan Ön-Türk kültürü çalışmalarınız sayesinde geniş kitleye yayılmaktadır. Onu yaymaya devam edeceğiz. Gençler arasında bulgularınızın değerini fark edenler Ön-Türk yazılarını aramakta ve bu bir ‘hobi’ seviyesini aşmaktadır ki gençliğin kültürümüze sahip çıkması, bu sahip çıkılacak kültürü sizin vermiş olmanız, değerinizi gençlerimizin takdir ettiklerini gösterir” dedikten sonra yazısını şöyle bitiriyor:

“Nur içinde yatınız. Eseriniz her gün daha çok yayılacak ve takdir edilecektir. Ve bir gün heykelinizin de dikildiğini göreceğiz. Ellerinizden öper, yaşamınızda ellerinizi öpmeme engel olanları lanetlerim.”

Yalçın Bayer / Hürriyet Gazetesi (21 Temmuz 2017)
http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/yalcin-bayer_42/buyuk-turku-kaybettik_40156765


19 Temmuz 2016 Salı

PARALEL EVRENLER – CEMAAT VE CEMİYET (Timur Otaran, 19 Temmuz 2016)


PARALEL EVRENLER – CEMAAT VE CEMİYET



BiREY - TOPLUM DİYALEKTİĞİ

Bir mantık sistemi olan diyalektik yöntem, çift kutuplu (dikotomik) kavramların, tez, antitez ve sentez seklindeki birlikteliğini öngörür. Hegel’in sistematize ettiği diyalektik yöntemin geçmişi çok eskilere dayanmakla birlikte, daha geniş kitlelerce bilinmesi, Hegel’in öğrencisi Marx ile olmuştur.
Tez, zorunlu karşılığı antitez ile birlikte bir bütünüdür. Aydınlık ile karanlıktan biri olmaz ise, diğeri de var olamaz. 

Hegel, en küçük insan grubu/organizasyonu olan aileyi, “Farklılaşmamışların birliği" olarak tanımlar. Toplum, bu tezin antitezi, “Farklılaşmışların, bir olamayış hali” dir. Her ikisinin sentezi olan “Farklılaşmışların birliği” ise, Devlet’tir.

Buradaki önkabul, ailenin/cemaatin üyesinin, bir aşamaya geldiğinde değişime uğrayıp, farklılaşarak, ergenlikten erginliğe geçeceği ve birey olacağı olgusudur.

Bu olgunun her zaman ve her yerde gerçekleşmiş olduğunu söylemek mümkün müdür?

CEMAAT VE YURTTAŞ TOPLUMU

İlk insanların ve hayvan sürülerinin ortak örgütlenme biçimi olan cemaat/aşiret düzenini grafik olarak göstermek için, farklı kümeleri karşılaştırmada Wenn daireleri kullanılabilir. Böylece, her daireye bir cemaat düşer. Halkı reaya (sürü) olarak adlandıran Osmanlı, grupların daire içinde kalmasına özen gösteren bir yönetim benimsemiştir. ‘Negatif barış’ denilen bu durum, grupların çatışmazlık halidir ama bunun yanı sıra grup içinde barışın yokluğunun da ifadesidir. Diğer yandan, sultanın/kralın varlığına rağmen, dairelerin dışı hep tehlikeli olmuş ve buralarda soygun ve yağma eksik olmamıştır.

Batı’da, daha karmaşık organizasyonlar kurulması ile, daire dışı alanların sahipsiz olmadığı görüşü güçlenmiş ve sonuçta, buralar da genişleyen halkalar halinde, yurttaş toplumunun ortak malı haline dönüşmüştür. Gerçi, bu durum, her yerde ve aynı anda geçerli olmamıştır. Örnek olarak, İngilizlerin, Avustralya’yı “terra nilus” ilan etmesi, Amerika’nın “Vahşi Batı”’sı sayılabilir. Bizde de, üstelik kamusal alan da dahil edilerek, daha vahim hale getirilen “Devletin malı deniz” deyişi ile ortak alanların talanı yönetilenler tarafından onaylanmaktadır. Denizden alınan balığın hırsızlık olduğunu kim söyleyebilir?

Bugün, dünyanın büyük kısmında, yurttaş toplumuna geçilememiş olmasını neye bağlayabiliriz?

BİREY VE BİREYCİLİK

Tarihin belli bir döneminde ortaya çıkmış soyut bir kavram olan birey, ancak karşıtı olan toplum ile birlikte var olabilir. Bu ilişki, rastgele değil, zorunlu bir ilişkidir.                                                                 

Örnek olay: Özgecan, ailesinin (cemaatinin) dışındaki orman kanunun geçerli olduğu bir alanda (terra nilus) bir başka cemaatin üyesi tarafından katledilmiştir. Olaya dahil olan diğerleri, kollektif kimliklerine uygun davranmışlar ve bu işi normal karşılamışlardır. Benzer sanal düzeni benimseyen kimi medya aktörlerinin de bu durumu açıkça savunduğu bilinmektedir. Bu noktada akla gelen soru: Bunlar, deli/hasta/sapık mıdır, yoksa, benimsedikleri sanal düzen (cemaat/üye) ile tutarlı bir tavır sergileyen normal insanlar mıdır?

Alternatif sanal düzende (Cemiyet/birey) durumun farklı olması beklenir. Eğer diğer insanlar, öldürülenin kimliğine bakmadan insana sahip çıkarlar ise, cemaat üyeliğini reddetmiş ve bireyin alanına adim atmış olurlar. Burası tehlikeli bir yerdir. Hem kendi cemaatinin hem de karşı cemaatin saldırısı söz konusudur. Bu zorlu durumda ayakta kalıp, var olabilmenin koşulu, yeterli sayıda bireyin, yani yurttaş toplumunun varlığıdır. Biri yoksa, öbürü de yoktur. Biri var olabiliyorsa, diğeri de var olur.

Bu bağlamda, bireyci mi, yoksa toplumcu mu olmalıyız sorusu ne kadar anlamlıdır?

BENCİLLİK

Wittgenstein, kavramların zaman ve mekan içinde değişerek farklı anlamalar yüklendiğini söylemiştir. Örneğin, Batı’nın benimsediği birey kavramı, Doğu’da bencillik ile özdeş görülerek, aşağılanır. Halbuki, bencilliğin tanımı, kendi çıkarları için çalışmak değil, başkalarının çıkarları için çalışmamaktır. Kapitalist ekonominin ilk fikir önderlerinden Adam Smith, bireyin kendi çıkarları için çalışması ile toplumsal yararın elde edilebileceğini iddia etmiş fakat bencilliği hiç bir yerde savunmamıştır.

Kendinin/cemaatinin çıkarları dışında başkası için çalışmayan Doğu’nun insanı mı, yoksa kendininkinin yanında toplumun çıkarları için de çalışan Batı’nın insanı mı, bencildir?

DOGU VE BATI

Tarihsel gelişmeler ve çok kanlı devrimlerin sonucu olarak, Batı’da ortaya çıkan bireyin, güçlü bir ekonomik tabanı vardır. Bunların olmadığı Doğu’da, bir avuç okumuş insana “Yeni bir sanal düzen” sunularak, cemaat kimliklerin terk edilip bireysel kimliğin benimsenmesi olanağının verildiği hallerde, bu fırsatın yeterince değerlendirilemediği görülmektedir. Bunun pek çok nedeni vardır, ama belki de en önemli neden, özgürlükler ile zorunlulukların diyalektik bütünlüğünün kavranamamasıdır.

Bireysel istencin olmadığı yerde insanlar, güçlü birinin istenci altına girme arzusu ile bir kahraman ararlar. Genellikle buldukları ise, despotik bir liderdir. Aslında, her ikisi de, zamanla, ayni despotik/hiyerarşik yapıya evrilir. Bu yapının zihni altyapısı, hem sağda ve hem solda ortak destek bulan mağduriyet ideolojisidir.

Vesayet sisteminin ortaya çıkışı, kötü bir tesadüf müdür? Yoksa insanların zihinlerindeki sanal düzenin gerçekleşmesi midir? 

Bati, 500 yıl önce Doğu ile yollarını ayırmaya başlamış ve bireyin pek bulunmadığı korporatif düzenden, bireyi esas alan kooperatif düzene geçiş yapmıştır.  Böylece, ‘Paralel Evrenler’ oluşmuş ve kavramlar farklı ve hatta tamamen ters anlamlar yüklenmiştir. Nelerdir bunlar?

Sistem farklarını fark etmenin zorlu ve aydınlatıcı yolculuğuna çıkmaya hazır mıyız?

Timur Otaran (19 Temmuz 2016)




28 Haziran 2016 Salı

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxı- (Mustafa Özcan, 28 Haziran 2016) (*)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxı-

Orta Asya tarihinin derinliklerinden gelen Osmanlı’nın fetihçi anlayışı ile Batı tarihinin yüzyılları aşan, İngiltere’nin temsil ettiği Avrupai tarzdaki kolonyal anlayışının ortak siyasi zeminde iki tezat emperyal sistem mahiyeti ile genel tarih açısından ve diyalektik yaklaşımla kıyaslanması bu deneme çalışmasının asli konusudur. 
Denemede, konuyu “holistik düşünce temelinde ele alarak buradan tarih bilimi için aranan yol gösterici paradigmik ilkeyi ortaya çıkarmak esas amaç olmakla birlikte yapılan irdelemeler ile konunun okuyanda başkaca düşünsel arayışlara yol açması da diğer bir amaçtır.
***
Osmanlı’nın askeri düzene dayanan fetihçiliği, İngiltere’nin sömürüye dayanan kolonyalliği ile kıyaslandığında ilk aşamada göze çarpan başat imleç, her iki emperyal sistemin tarihsel genişlemesindeki coğrafi gelişme yönünün ortaya koyduğu durum ve bunun doğal bir sonucu olarak tarih içindeki önemidir. 
Eski dünya’daki emperyal sistemlerin uzun dönemli doğrultusunun, imparatorlukların genişleme hareketi içinde genel hatları ile incelenmesi, bunların coğrafyadaki yönünün fetihçilerde Doğu-Batı ekseninde, buna karşın kolonicilerde Kuzey-Güney ekseninde olduğu şeklindeki bir saptamanın yapılmasına yol açmaktadır. 
Bu durumu, yani emperyal genişlemenin yönünü belirleyen şeyi, fetihçilerde, ilginin talanla sağlanacak ganimet beklentisi olmasından ötürü zenginliklerin hazır olduğu coğrafyaya doğru olmasına karşılık kolonicilerde ilginin kendi fiziksel üretimleri için gereken girdileri sağlayan kaynakların emre amadeliğinin olduğu yerlere doğru yönelmiş olması açıklamaktadır. 
İnceleme derinleştirildiğindeyse, Eski Dünya, yani Afro-Avrasya tarihinde Kuzey-Güney yönündeki kolonyal-emperyal genişlemenin, toplumlarda yaşam-geçimsel zenginliğin, yani gönencin başat sosyo-psişik bir etmen olarak kabulünün önemli rol oynamaya başlamasından kaynak aldığı sonucuna varmak olanaklıdır.  
Ayrıca, Kuzey’in yaşam-geçimsel zenginliklerinin, jeosferin on binlerce yıllık süreden beri gelen ekolojik durumun sonucu olması, bunun artık, statik, değişmeyecek bir durummuş gibi kabul edilen bir algıya dönüşmüş olmasına da yol açmıştır. 
Öte yandan, Eski Dünya coğrafyasındaki tarihsel-ekonomik dönüşümler, diyakronik olarak incelendiğindeyse, ekonomik gönenç ve zenginlik kaynaklı uygarlaşmış olma halinin Avrasya tarihinde, Doğu-Batı ekseninin iki ucu olan Avrupa ve Çin arasında, biner yıllık periyotlar halinde gidip gelen salınımlı-değişkenlikteki tarihsel bir olguyu da oluşturduğu anlaşılmaktadır. 
Bu iki antik uygarlık kutbu arasındaki böyle bir durumun ortaya çıkışının ardında ilkin, karaların büyük bölümünün esasen Kuzey yarıkürede bulunuşunun olduğu ve ikincileyinse, Güney yarıküre ile kıyaslandığında Kuzeyde kıtaların jeofiziksel olarak dikine olmak yerine enine olan bir yayılma göstermekte olmasından ileri geldiği bilinmektedir. 
Böylece, Eski Dünyanın, bir başka ifade ile Afro-Avrasyanın, Kuzey yarıkürede 30-40 derece paralellerini kapsayan, uzunluğuna 20 bin km’lik sürekliliği olan Doğu-Batı doğrultusundaki bu arazi bandı, insanın doğa ve yaşayışına en uygun ısı, yağış, yüzey şekilleri ve iklim özelliklerini bir araya getiren dünyada en geniş kıtasal coğrafyadır.  
Bu jeofiziksel oluşum, gezegenimizde yerküresel tektonik hareketlerce belirlenmiş, arkaikten beri var olan, antropomorfik-ekoloji özelliklerine, yani Afrika savanı” tipine sahip, ayni zamanda Ortadoğu’nun verimli ayçasını (münbit hilal) da içine alan, Avrasya’nın Doğu-Batı eksenindeki “Kıtasal Yaşam Kuşağı”dır. 
Ayrıca bu oluşum ayni zamanda, insanoğlu için en geniş ve en uygun iklimsel ve yer-yüzeysel özellikleri sunan “ilksel uygarlık beşiği” tanımlamasını da hak etmektedir(*).

Mustafa Özcan (28 Haziran 2016)
____________

(*) Devam edecektir.



6 Haziran 2016 Pazartesi

Duyuru: 22.Ütopyalar Toplantısı


22.Ütopyalar Toplantısı 6-10 Temmuz 2016 tarihinde Karaburun, İzmir'de yapılacaktır. Etkinliğin programı ve katılım için iletişim bilgileri aşağıdadır.


22.Ütopyalar Toplantısı
6-10 Temmuz 2016  

Karaburun – İzmir

6 Temmuz 2016 – Çarşamba
17.00 Açılış: Karikatür Sergisi, Kamil Masaracı 
Yer: Nergis Cafe ve Karikatürlü Ev,  Karaburun Merkez
7 Temmuz 2016 – Perşembe
08.00 Melis’le Yoga , Melis  Karacasulu 
11.30 Açılış: Fotoğraf Sergisi, Hale Dere 
Yer: Ergin Pansiyon-Bodrum Koyu
14.30 Sürdürülemeyen Çevre Politikaları
Ahmet Çakır, Karaburun Belediye Başkanı, Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı, Serdar Kızık, Yazar
Karaburunlu çobanlar, balıkçılar ve muhtarlar
15.30 Küresel İklim Değişikliği ve Türkiye’ye etkisi 
Yrd. Doç. Dr. Ortaç ONMUŞ, Ornitolog , Ekolog, Koruma Biyoloğu
16.30 İzmir Körfezinde Kıyı Kullanımı
Doç. Dr. Güzel Yücel Gier
Yer: Nergiz Cafe-Karaburun Merkez
17.30 Film gösterimi 
“Ölümsüz Z” 
Yönetmen: Ramazan Emiroğlu, Yapımcı: Nilgün Yanık Emiroğlu
Yer: Karaburun Belediyesi Salonu
8  Temmuz 2016, Cuma
08.00 Melis’le Yoga , Melis  Karacasulu
11.00  Takı –Boyama Atölyesi, Deniz Susan
14.00   Şiir Hayatın Neresinde ?  Ataol Behramoğlu, Şair
15.00   Eğitimin Sürdürülemezlikleri , Prof.Dr. Kemal Kocabaş 
16.00  Yeni Dünya Düzeninde Tüketim Politikaları, Figen İsbir
17.00 Sürdürülemeyen eşitsizlikler ve Ekonomi, Prof. Dr. Suat Çağlayan,
Ahmet Müfit , Ekonomist
Yer: Ergin Pansiyon-Bodrum Koyu
9  Temmuz 2016 , Cumartesi
08.00 Melis’le Yoga , Melis  Karacasulu
11.00   Yemek Atölyesi : Karaburunlu kadınlarla yöre yemekleri pişiriyoruz.
14.00  Asgari Hayatlar
Kamil Masaracı, Karikatürist, Işıl Yıldırım, Dağarcık Türkiye 
15.00 Sürdürülebilir Kuzey için sürdürülemeyen Güney 
Cenk Özdağ, Hande Orhon Özdağ, Dağarcık Türkiye
16.00  Süregelen savaşlar, sürdürülemez göçler…            
Ahmet Mümtaz İdil, Gazeteci, Yazar, Alp Hamuroğlu, Yazar
17.00 Başka türlüsü mümkün… Tüm mümkünlerin kıyısında…
Yaşar Aksoy - Gazeteci, Yazar, Işıl Özgentürk , Gazeteci, Yazar
20.30  Kapanış Yemeği 

Yer: Ergin Pansiyon-Bodrum Koyu

İletişim : Enis MUSLUOĞLU enis.musluoglu@gmail.com
Konaklama : Ergin Pansiyon 232- 731 30 78  
232 / 731 25 88