24 Nisan 2017 Pazartesi

Bütünsel Bilim Açısından “Bilinç” İçin Bir Deneme - Bölüm 1 (Erdoğan Merdemert, 24 Nisan 2017)


Bütünsel Bilim Açısından “Bilinç” İçin Bir Deneme - Bölüm 1


Bilincin fizyolojik ve felsefi tanımlamaları, onu var eden yönelimsel kategorilerden en fazla ele alınan argümanlar ve aynı zamanda çelişkiler olarak bilinir. Bu çelişkilerin zorunlu olarak kesiştikleri ortak noktalar olsa da felsefi bilinç açınımlarının, fizyolojik olanlara karşı daha soyut, daha anlaşılması ve kabul edilmesi zor olduğu (hem günümüzde hem de felsefe tarihinin akışında) kabul görüyor. Bilince ait felsefi ve fizyolojik tanımlamalar kendi alanlarında tutarsız değildirler ama birleştirilmeleri ve bütünselleştirilmeleri pek fazla mümkün olmadığından ayrı alan çalışmaları olarak görünürler, zaman zaman her iki tarafın diğerini değersizleştirdiği görülse de ben inanıyorum ki onlar bu konuda tamamlayıcı ve bütünleştiricidirler. Fizyolojik bilinç araştırmaları kendi zamansal gelişimlerinde -elde edileni- sabitleyerek üzerine koyan neredeyse kartezyen vektöryel bir çalışma gibi devam etmiyor. Burada bilincin aracı olarak ele alınan bütünsel beyin yapısının bölgesel işlev dağılımının kategorize edilmesi, çalışmaların her ileri aşamasında daha da karmaşıklaşıp daha da sınırsızlaşıyor. Nöron bilimi açısından uyanıklık ve farkındalık anlamında tespit edilen gerçek bölgeler bu verileri içermekte ve o bölgelerin onlara ait oldukları genel olarak kabul görmektedir ama hem bu çok ince yapılı çekirdek guruplarının hem de onlara sıkı sıkıya bağlı diğer uzak ve yakın bölgelerin holistik yapıları yüzünden bilincin neredeyse tüm diğer beyin kısımlara dağılımı kaçınılmaz görünmektedir. 

Bilinçli olma durumu ya da diğer bir deyişle dünyanın görünümüne ve kişinin kendi varlığına karşı uyanık olma durumu, fizyolojik bir olgu olarak beyin sapındaki yapılarda konuşlanır, burada lokalize olarak kalamayacağı ve görülen, farkında olunan bu dünyanın yorumlanmasının da gerektiği bilindiğinden, bu kısmın (beyin sapının) diğer beyin bölümleri ile ortak çalışma yürütmesi zorunluluğu vardır. 

Duyusal girdilerden kaynaklanan algı durumu “bilinçtir” dediğimizde onu bütünüyle tanımlamış olmadığımızı biliyoruz, eğer bu kadar olsaydı yani bilinç için sadece duyusal algı yeterli olsaydı en azından insanlar arasındaki bilinçlilik durumları arasında farklılıklar olmazdı ve bizler o zaman seri üretim robotları gibi varlıklar olarak var olurduk. İşin aslı, kendimizi duyusal girdi varlıkları olarak düşündüğümüzde bu görüş pek de yanlış değil gibi, yani seri üretim robotları olarak gerçekten de algı tepkilerimiz birbirimizden farklı değil. Ama sabit bilinç sahibi robotlar olmadığımız açık olduğuna göre şimdi bilinç tanımlamaları için zorunlu olarak daha başka yollar aramamız gerekecek. 

Felsefi varlığa ait “öz” ün görünmesi, onun kendisini göstermesi, bilinç olarak kabul edilebilir ama bu görünen ya da beliren öz, önce özbilinç olarak insan varlığının derinlerde kendi kavramında var olmalı ve oradan yansıyarak ve kendi eylemini koyarak dünyayı algılamalıdır. 

Bilincin ne ve nerede olduğunu çıkarsayabilmemiz için elimizde çok gelişmiş ve gelişmeye devam eden bir nöron bilimi ve bu bilime kolaylıklar sağlayan çok ileri görüntüleme ve analiz sistemleri var. Bütün bunlar ile bir gün bu konuyu çözdüğümüzü, bilincin ne olduğunu ve nerede bulunduğunu, tam olarak artık biliyor olduğumuzu var sayalım. O zaman bilen ile bilinen bir olacak, bilinç bilinci bilmiş olacak, bilinç kendini bilmiş olacak, yani bir şey her ne olursa olsun bir şey, oluş halindeki, olasılık içeren bir dünyada “noksansız olarak” kendini bilebilir mi diye sormamız gerekecek. Bu soruya uygun bir cevap olduğunu zannetmiyorum ama bana kalırsa bu soru için birkaç yüzyıl erken sorulmuş bir soru demek de aslında yanlış olmayacaktır.

Yine fizyolojik bilinç konusuna dönersek, özsel olarak nöron bilimine de dönmüş olacağız, ben çoğunlukla insan beyni üzerinden açımlama yapacağımdan her anlatımda bunu söylemiş olacağım. Beyin hem motor aktivite (kas hareketleri) hem de soyut düşünme aktiviteleri için aynı nöronal tekniği kullanır yani düşünen bir adamın beynindeki elektro kimyasal nöron aktivitesi ile balta ile odun kıran bir adamın elektro kimyasal nöron aktivitesi aynı teknik ile çalışır. Bu farklı tip ve boyuttaki nöronların, kimyasal dürtü sayesinde sistematik elektrik patlaması şeklinde gerçekleşir ve bu da basitçe, bir hücre zarı potansiyel farkının yarattığı elektrik deşarj hareketidir. Nöron tipleri, boyutları ve akson uzunlukları değişebilir ama yukarıda anlatılan bu teknik hep aynıdır, görme, kalp kasılması, işitme ve hissetme için de, soyut düşünme için de hep aynıdır.

Düşünmenin yeri gri madde olarak bilinen kıvrımlı 2.5 mm kalınlığında neokorteks yapısında, 2mm yüksekliğinde ve 0.5 mm çapında, yüzeye dik durumda birbirini tekrar eden milyonlarca kortikal kolonun varlığı (en son nörobilimsel araştırmalar bunu göstermektedir) kabul ediliyor. Dikine 6 katmandan oluşan bu tekrar eden kolonların tamamı aynı tip nöron (pyramidal Neuron) ihtiva ederler. İlginç olan ise bu kortikal kolon yapılarının çok büyük bir kısmının neredeyse işlevsiz olup neokorteksin her yerinde işlem yapmaya hazır halde öylece durup bekliyor olmasıdır. Bundan daha da çarpıcı olan da, kıvrımlı görsel bölgedeki kolonların nöronlarının ateşlemelerinin kesinlikle olasılık içermesidir. 

SPIKES (book)  Fred Rieke, David Warland and e.t.c, MIT press.

Erdoğan Merdemert (24 Nisan 2017)


Devam edecek...

11 Nisan 2017 Salı

Derleme: Akıl Tutulması (Timur Otaran, 11 Nisan 2017)


Akıl Tutulması

Ussallığın çoğu zaman belirleyici olmadığı bilinse de, rasyonel aklı eleştirenler eksik olmamıştır. Hume, aklın duyguların emrine verilmesi gerektiğini, Kant, aklın iman karşısında geriletilmesi gerektiğini söylemiştir. Günümüzde yaşanan akıl tutulmasınına felsefi destek ise postmodernizmden gelmiştir.
                                                                                            
Diğer yandan, zihnin ve beynin çalışmasına dair bilimsel bilgilerin katlanarak artışı için geçen süre iki yılın altına inmiş ve konunun biyoloji ve evrim ile olan bağlantısı öne çıkmıştır. Kolbert tarafından derlenen bilgiler, özellikle cemaat-cemiyet ilişkisi bağlamında ülkemizde yaşananlara ışık tutmaktadır.   

Teyit Edilmiş Önyargı

Stanford'daki araştırmacılar, 1975 yılında bir grup lisans öğrencisini intihar konusundaki bir araştırmaya katılmaya davet ettiler. Onlara intihar metin çiftleri takdim edildi. Her çiftte bir metin rasgele biri tarafından, diğeri daha sonra kendi hayatını alan bir kişi tarafından yazılmıştı. Öğrencilerin daha sonra, gerçek intihar metni ile sahte yazıları birbirlerinden ayırmaları istendi.

Bazı öğrenciler bu işte çok başarılı bulundu ve onlara 24 intihar notunu doğru bildikleri söylendi. Diğerlerinin ise, on adette kaldığı açıklandı.

Psikolojik araştırmalarda sıklıkla olduğu gibi, tüm kurulum önceden ayarlanmıştı. İntihar notları gerçekten vardı. Bunlar Los Angeles İlçe Savcılarının ofisinden alınmıştı. Ancak, puanlar hayali idi. Başarılı oldukları söylenen öğrenciler, basarısız oldukları söylenenlerden farklı değildi.

Çalışmanın ikinci aşamasında amaç ortaya kondu. Öğrencilere, deneyin asıl amacının, doğru veya yanlış olduğunu düşündüklerine verdikleri tepkilerin ölçülmesi oldugu söylendi. Sonunda, öğrencilerin teşhislerindeki kendi başarı oranlarını tahmin etmeleri istendi. Bu noktada, merak uyandırıcı bir şey oldu. Yüksek notlu gruptaki öğrenciler, ortalama öğrenciden çok daha iyi bir performans gosterdiklerini düşündüklerini, fakat, buna inanmak için sıfır temelleri olduğunu söylediler. Tersine, düşük notlu gruptakiler, ortalama öğrenciden büyük ölçüde daha kötü yaptıklarını düşündüklerini söylediler ki, bu da eşit derecede asılsız olan bir değerlendirme idi.

Araştırmacılar "Bir kere oluştuktan sonra, fikirler/görüşler sıkı tutulur ve zor silinir.” sonucuna vardı.

Konu ile ilgili kanıtlar, inançlarının tamamen boş olduğunu gösterse bile, insanların bu inançlarda gerekli degişimleri yapmakta başarısız olduğunu gösterdi.

Ortaya çıkan başarısızlık "çok çarpıcıydı", çünkü eldeki bilgileri genelleştirmek için yeterli veri hiç bir zaman var olmamıştı.

Stanford çalışmaları zamanla meşhur oldu. Yetmişli yıllarda bir grup akademisyenden gelen bilginin insanların doğru düşünemediğini ortaya koyması başta şok etkisi yaratmıştır. Fakat, artık kabul görmüştür çünkü, binlerce tekrarlanan deney bu bulguyu teyit etmiştir. Araştırmayı bilen herhangi bir lisansüstü öğrencisi, makul görünen kişilerin çoğu zaman tamamen mantıksız olduğunu kolayca kanıtlayabilir. Bundan önceki dönemlerde, bu bilginin önemi, bugunkü kadar büyük olmamıştı. Yine de, önemli bir bulmaca cevapsız kalır: Nasıl böyle olduk?

Evrim

Bilişsellik üzerine çalışan bilim adamları Hugo Mercier ve Dan Sperber, yeni yayımladıkları “Aklın bilmecesi" (Harvard) kitabında bu soruyu yanıtlamak için farklı bir yol benimsiyorlar. Usun, iki ayaklılık veya üç renkli vizyon gibi evrimsel bir özellik olduğuna dikkat çekiyorlar. Us, Afrika savanalarında ortaya çıktığına göre, bu bağlamda anlaşılması gerektiğini önerdiler.

Mercier ve Sperber'in argümanları az çok şöyle devam ediyor: İnsanların diğer türlere göre en büyük avantajı, ortak çalışabilmeleridir. Birlikte çalışmanın kurulması zordur ve devam ettirilmesi neredeyse çok güçtür. Halbuki, bir kişi için, diğerine yaslanmak her zaman en yararcı eylemdir. Ussallık, soyut, mantıksal sorunları çözmemize ya da bilmediğimiz veriden sonuç çıkarmamıza yardımcı olmak için geliştirilmedi; aksine, işbirlikçi gruplarda yaşamanın getirdiği sorunları çözmek için geliştirildi.

Uyanıklığın/Kurnazlığın Akla Önceliği

Hiper-sosyal özel durumlara göre evrilen insana uyum sağlayan akılın, "Entelektüelist" bir bakış açısından bakıldığında, garip, hatalı ya da sadece aptal olarak görülen zihin alışkanlıkları vardır. Halbuki, bunlar, sosyal "etkileşimci" bir perspektiften bakıldığında uyanıklık/kurnazlık olarak görülerek olumlanır.

İnançları destekleyen bilgileri kucaklamak ve onlarla çelişen bilgileri reddetmek eğiliminde olan "teyit edilmiş önyargılar" olarak bilinen durumları düşünelim. Ortaya çıkarılmış olan hatalı düşüncelerin birçok biçimi arasında “teyid edilmiş önyargı”, pek çok deneye konu olmuş ve üzerinde en çok çalışılmış olandır. Bu calışmaların en bilinenllerinden biri yine Stanford'da gerçekleştirilmiştir.

Bu deney için, araştırmacılar, ölüm cezası hakkında karşıt görüşlü olan bir grup öğrenciyi topladılar. Öğrencilerin yarısı lehdeydi ve idam cezasının suçu caydırdığını düşünüyordu. Diğer yarısı ise, ona karşıydı ve suç üzerinde hiçbir etkisi olmadığını düşünüyordu.

Ölüm cezasının suc işlemeyi caydırıp caydırmadığına dair iki ayrı çalışmaya cevap vermeleri öğrencilerden istendi. Birisi caydırıcılık argümanını destekleyen verileri, bir diğeri ise onu sorgulayan verileri sundu. Tahmin ettiğiniz gibi, her iki çalışma da önceden planlanmıştı ve objektif olarak eşit derecede etkileyici istatistikleri sunmak üzere tasarlanmıştı. Sonuçta, ölüm cezasını destekleyen öğrenciler, caydırıcılık yönündeki verileri oldukça güvenilir bulmalarına karşılık caydırıcılık karşıtı verileri ikna edici bulmadılar. Ölüm cezasına itiraz eden öğrenciler de tersini yaptı. Deney sonunda, öğrencilere ilk görüşleri hakkında fikirleri tekrar soruldu. Başta ölüm cezasından yana olanlar çalışmanın sonunda daha fazla lehindeydi. Buna karşı olanlar, sonunda daha da karşıydılar.

Akılsız Tasarım

Us, eğer doğru kararlar üretmek üzere tasarlanmışsa, teyit edilmiş önyargılardan daha ciddi bir tasarım kusurunu düşünmek zordur. Mercier ve Sperber, bizim gibi düşünen bir fare olduğunu hayal etmemizi önerir. Böyle bir farenin, "etrafında kedi olmadığına olan inancını teyit etmeye meyili" olması, yakında kediye akşam yemeği olması demektir. Teyit edilmiş önyargı, insanların yeni veya önemsiz görülen tehditlerin delillerini göz ardı etmelerine yol açtığından, aslında evrimin çalışmasına ters bir özelliktir. Mercier ve Sperber’e göre, hem bizlerin ve hem de farenin hayatta kalmış olması gerçeği, bu iki çelişkili özelliğin bazı işlevlere uyum sağlamaya yaradığını ve insandaki işlevinin “aşırı sosyalleşme" ile ilişkili olduğunu kanıtlıyor.

Cemaatim/Benim Tarafım Önyargısı

Mercier ve Sperber “benim tarafım önyargısı" terimini tercih ediyor. İnsanların mantıkları, her zaman inanılmaz/güvenilmez değildir. Başkasının argümanıyla sunulduğunda, zayıf noktaları tespit etmede oldukça ustayız. Neredeyse değişmez olarak, kör olduğumuz durumlar ise kendimize ait olanlardır.

Mercier ve bazı Avrupa meslektaşları tarafından yapılan yeni bir deney bu asimetriyi özenle gösteriyor. Katılımcılardan bir dizi basit akıl yürütme sorunlarına cevap vermeleri istendi. Ardından, yanıtlarının ayrıntılarını açıklamaları istendi ve kendi hatalarını tespit ettikleri takdirde bunları değiştirme şansı verildi. Çoğunluk, ilk seçimlerinden memnun oldu ve ikinci değerlendirmede yüzde on beşten azı fikrini değiştirdi.

Üçüncü aşamada, katılımcılara, aynı soruya verdikleri kendi yanıtının yanı sıra farklı bir sonuca varan başka bir katılımcının yanıtı da gösterildi. Bir kez daha, katılımcılara cevaplarını değiştirme şansı verildi. Fakat bir hile yapıldı: başkasınınki gibi sunulan cevaplar aslında kendininkiydi. Katılımcıların yaklaşık yarısı, neler olduğunu anladı. Diğer yarısı arasında aniden daha eleştirel hale gelen insanlar oldu. Yaklaşık yüzde altmışı, daha önce memnun oldukları cevapları reddetti ve değiştirdi.

Mercier ve Sperber'e göre, bu görünen gerçeklere kaygısızlık durumu, usumuzun, grubumuzun diğer üyeleri tarafından bozguna uğratılmamızı engellemek görevi için evrildigi gerçegini yansıtıyor. Küçük gruplardaki avcı toplayıcılarda yaşayan atalarımız, öncelikli olarak toplumsal duruşlarıyla ilgilendiler ve diğerleri mağarada boş zaman geçirirken kendilerinin av sırasında hayatlarını tehlikeye atanlardan olmadığından emin olmak istediler. Argumanları kazanmaktan elde edilecek şeyler ile karşılaştırıldığında, düzgün mantık yürütme ile elde edilebilecek diğer şeylerin çok az onemi vardır.

Usumuz böyle evrildiğinden, atalarımızın endişe ettiği birçok şey arasında, ölüm cezasının caydırıcı etkileri gibi konular yoktu. Ayrıca, yönlendirilmiş çalışmalar, sahte haberler veya Twitter ile uğraşmak zorunda kaldıkları da yoktu. O halde, bugünün aklının bu konularda sıkça başarısız görünmesi şaşılacak bir şey değildir. Mercier ve Sperber, “Bu durum, çevrenin çok hızlı bir şekilde değiştiği ve doğal seleksiyonun değişimi yakalayamadığı birçok örnekten biridir.” derler.

Bilinen Bilinmeyen Ayrımı Nasıl Yitiriliyor

Brown'da profesör Steven Sloman ve Colorado Üniversitesi'nden profesör Philip Fernbach da bilişsel bilim alanında çalışmaktadırlar. Sosyalliğin, insan zihninin işlemesinin, ya da belki de daha doğru bir şekilde ifade edilecek olur ise, arızalı çalışmasının anahtarı olduğuna inanmaktadırlar. Tuvaletlerin nasıl çalıştığı bilgisinin incelenmesini, "Bilgi Yanılgısı: Neden Tek Başımıza Düşünmüyoruz" (Riverhead) adlı kitapta tartışıyorlar.

Amerika Birleşik Devletleri'ndeki hemen hemen herkes ve aslında gelişmiş ülkelerdeki herkes tuvaletin çalışması konusunda bilgi sahibidir. Tipik bir tuvalet, suyla dolu seramik bir kaseden olusur. Tutamak aşağı basıldığında veya düğme itildiğinde, su ve içindekilerin hepsi bir boru içine emilir ve buradan kanalizasyon sistemine girer. Ancak, bu gerçekte nasıl oluyor?

Yale'de yapılan bir araştırmada, lisansüstü öğrencilerin tuvaletler, fermuarlar ve silindir kilitleri gibi günlük cihazlarla ilgili bilgilerini aktarmaları istendi. Ardından, aygıtların nasıl çalıştığıyla ilgili detaylı, adım adım açıklamalarını yazmaları ve sonradan yazdıklarını yeniden değerlendirmeleri istendi. Yapılan çalışma, öğrencilerin cehaletlerini ortaya koyduğu gibi, kendilerini değerlendirdikleri notların da düşmesine neden oldu.  (Anlaşıldı ki, tuvaletler, görünenden çok daha karmaşıktır.)

Açıklayıcı Derinlik Yanılsaması

Sloman ve Fernbach, "açıklayıcı derinlik yanılsaması" olarak adlandırdıkları bu etkiyi hemen hemen her yerde görüyorlar. İnsanlar aslında yaptıklarından daha çok şey bildiklerini düşünüyorlar. Bir inanışta ısrar etmemizi sağlayan sey, aslında diğer insanlardir. Tuvalet örneğinde olduğu gibi, başkası tasarladı, böylece ben de kolayca kullanabiliyorum. Bu durum insanlar için aslında çok iyi olan bir şeydir. Muhtemelen evrim tarihimizde önemli bir gelişme sonucu, birlikte avlanmayı düşündüğümüzden bu yana birbirimizin uzmanlığına güveniyoruz. Sloman ve Fernbach, işbirliği yaptık mı, kendi bilgimizin nerede bittiğini ve başkalarınınkinin nerede başladığını pek söyleyemeyeceğimizi savunuyor.

Bilgi İle Bilgisizlik Nasıl Birlikte Artıyor

"Bilişsel emeği cok dogal olarak bölmemizin bir çıkarımı da", gruptaki "bir kişinin fikirleri ve bilgisi" ile "diğer üyelerinkilerin" arasında keskin bir sınırın olmamasıdır.
  
Bu sınırsızlık, ya da isterseniz karışıklık da diyebilirsiniz, ilerleme dedigimiz sey için şarttır. İnsanlar, yeni yaşam biçimleri için yeni araçlar icat ettiğinde, aynı anda yeni cehalet alanları yarattılar. Eğer, herkes bıçak almadan önce metal işleme ilkelerine hakim olmakta ısrar etse idi, Bronz Çağı’ndan öteye geçilemezdi. Yeni teknolojiler devreye girdiğinde, eksik bilgi alanın da güçlenmesi doğaldir.

Sloman ve Fernbach'a göre, bu gelişmenin bizi belaya sokutuğu alan ise siyasettir. Tuvaletin nasıl çalıştığını bilmeden kullanmam ile, bahsettiğim şeyi bilmeden, örneğin, göçmen yasağını onaylamam (ya da karşı çıkmam) aynı şey değildir. Sloman ve Fernbach, Rusya'nın Ukrayna'nın Kırım topraklarını işgalinden kısa bir süre sonra 2014'te bir anket yaptılar. Katılımcılara, ABD'nin nasıl tepki vereceğini ve ayrıca Ukrayna'yı bir harita üzerinde bulup bulamayacaklarını sordular. Katılımcıların bildiklerini düşündükleri yerin mesafesi ne kadar artarsa, askeri müdahaleyi tercih etme olasılığı da o kadar arttı. (Katılımcılar, Ukraynanın bulunduğu yerden o kadar emin ki medyan tahmin, yaklaşık bin sekizyüz kilometre kadar hatalı oldu ve bu da Kiev'den Madrid'e olan uzaklığa yakındır.)

Diğer pek çok konuda yapılan anketler de benzer derecede dehşet verici sonuçlar vermiştir. Sloman ve Fernbach, "Kural olarak, konular hakkinda güçlü duygular derin bilgilerden ortaya çıkmaz" diyor. Ve burada diğer zihinlere bağımlılığımız tezi güçleniyor.

Diyelim ki, bir kanun önerisi hakkındaki görüşünüz temelsizse ve ben de ona güveniyorsam, benim görüşüm de temelsiz olur. Tom'la konuştuğumda o da benimle aynı fikirde olduğuna karar verdiği için onun görüşleri de temelsizdir. Bununla bırlıkte, şimdi üçümüz de mutabık olduğumuza göre çok daha fazla kendimizden emin olabiliriz. Hepimizin düşüncelerimize aykırı olan bilgileri yok saydığımızda karşılaştığımız durumun bir örneğini Trump Yönetimi şeklinde buluruz.

Açıklama Yapmadaki Zorluk

Sloman ve Fernbach, "Bir bilgi topluluğu nasıl tehlikeli olabilir?” diye bir çalışma yaptı. Bu ikili, tuvalet deneyinin benzeri olan bir deneyi kamu politikası alanında gerçekleştirdiler. 2012'de yapılan bir araştırmada, insanlara şu sorularla ilgili görüşleri soruldu: Tek ödemeli bir sağlık sistemi olmalı mı? Öğretmenler için liyakate dayalı ödeme olmalı mı? Katılımcılardan fikirlerini ne kadar güçlü bir şekilde kabul ettiklerini veya katılmadıklarına dair fikirlerini bildirmeleri istendi. Sonra, her bir fikrin uygulanmasının etkilerini mümkün olduğunca ayrıntılı bir şekilde açıklamaları istendi. Bu noktada çoğu kişinin başı belaya girdi. Görüşlerini tekrar değerlendirmeleri bir kez daha istendiğinde, inançlarının gücünün azaldığı görüldü. Sonuçta, açıklama yapmada zorlandıkça, insanların kendi görüşlerine dair inançlarının şiddeti azaldı.

Umut

Sloman ve Fernbach, bu sonuçta karanlık bir dünya için yine de küçük bir mum ışığı görüyorlar. Eğer biz ya da arkadaşlarımız ya da CNN'deki uzmanlar, ahkam kesmek için daha az zaman harcıyor olsa ve onun yerine daha çok politika önerilerinin etkilerini anlamaya çalışsa, ne kadar mantıksız olduğumuzu anlar ve görüşlerimizi daha ılımlı yapardık. Yazarlar, "açıklayıcı derinlik yanılsamalarını parçalayacak ve insanların tutumlarını değiştirecek tek düşünce biçimi bu olabilir" diyorlar.

Bilim

Bilime bakmanın bir yolu da, onu insanların doğal eğilimlerini düzelten bir sistem olarak görmektir. İyi çalışan bir laboratuarda, benim tarafım önyargısina yer yoktur; Diğer laboratuvarlarda, onları onaylamak için herhangi bir sebebi olmayan araştırmacılar tarafından tekrarlanabilir sonuçlar bulunmak zorundadır. Bu da, bilimsel sistemin neden bu kadar başarılı olduğunun kanıtıdır. Bazen, bir alanda anlaşmazlık hakim olsa da, sonunda, metodoloji hakim olur. Biz kımıldamasak da, bilim ileriye doğru ilerler.
   
Önyargı

Bir psikiyatr olan Jack Gorman ve kızı halk sağlığı uzmanı Sara Gorman, “Mezara kadar inkar: Neden bizi kurtaracak gerçekleri görmezden geliyoruz" (Oxford), eserinde bilimin bize söylediği ile bizim kendimize söylediklerimiz arasındaki farkı araştırmıştır. Onların kaygılandıran şey, sadece yanlış değil, aynı zamanda potansiyel olarak ölümcül olan, aşıların tehlikeli olduğuna dair inanç gibi kalıcı olan inançlardır. Tabii ki, tehlikeli olan şeyden aşı yapılmamıştır. Gorman, “Bağışıklık yaratma işi modern tıbbın zaferlerinden biridir" der.

Ancak, kaç tane bilimsel çalışma olursa olsun, aşıların güvenli olduğu ve bağışıklık aşısı ile otizm arasında bağlantı olmadığı sonucuna varılmış olsa da, aşı karşıtlarının duruşu hala bir değişime uğramamıştır. (Şimdilik yanlarında olduğu için Donald Trump'a güvenebilirler-Donald Trump, eşi ve oğlu Barron'u aşılanmış olsa da çocuk doktorlarının önerdiği zaman çizelgesinde bunu yaptırmayı reddettiler.)

Gorman’lar, şu anda kendine zarar verdiği görünen düşünme biçimlerinin, bir noktada başka bir seyle uyumlu olabilecegini düşünüyor. Ayrıca, kitaptaki pek çok sayfayı teyit edilmiş önyargılara ayırıyorlar ve iddia ettikleri şeyin, fizyolojik bir bileşeni olduğunu söylüyorlar.

İnsanın, inançlarını destekleyen bilgileri işlerken, gerçek bir zevkle (bir dizi dopamin salgısı ile) karşılaştığını gösteren araştırmalara işaret ediyorlar. "Yanılıyor olsak bile inançlarımıza sadık kalmamız daha iyidir" düşüncesini gözlemliyorlar.

Akıl Tutulmasından Kurtuluş

Godman’lar sadece yanlış gidişin yollarının listesini çıkartmak istemiyorlar; onları düzeltmek de istiyorlar. Aşının çocuklar için iyi ve silahın tehlikeli olduğu konusunda insanları ikna edecek bir yol olmalıdır diyorlar.   

Silah sahibi olmanın sizi daha güvenli kıldığı düşüncesi istatistikler tarafından desteklenmese de yaygın olan bir inanctır. Bu görüşü itibarsızlaştırmaya çalışanlar çeşitli problemlerle karşılaşırlar. İnsanlara doğru bilgi vermenin doğru düşünmeye yardımcı olmadığı görülür, çünkü onlar bu bilgiyi değersiz bulurlar.

Diğer bir yoldan, onların duygularına hitap etmek daha iyi sonuç verebilir, ancak bunu yapmak, sağlam bilimi ilerletme amacına karşıdır ve açıkça etik dışıdır. Godman kitabının sonlarına doğru “Halledilmesi gereken sorun, sahte bilimsel inanca yol açan eğilimlerin nasıl çözüleceğini bulmaktır" diye yazarak arayışın devamına işaret etmiştir.  

"Aklın Bilmecesi", "Bilgi Yanılgısı" ve “Mezara kadar inkar" kitapları, ABD Kasım seçimlerinden önce yazılmış olsalar da, Kellyanne Conway'in ve "alternatif olgular" ın yükselişini öngörebildiler.. Bugünlerde, ABD’nin tamamı, ya Steve Bannon tarafından veya sahipsiz yürütülen muazzam bir psikolojik deneyin uygulandığını hissediyor.

Akılcı insanlar, kendilerine bir çözüm yolu düşünebilirler. Fakat, bu konuda yayınlanmış araştırmalardan henüz bir cevap bulunmuş görünmüyor. 

Timur Otaran (11 Nisan 2017)

Kaynak: Elizabeth Kolbert, The New Yorker, ŞUBAT 27, 2017 tarihli makale.


27 Mart 2017 Pazartesi

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxx- (Mustafa Özcan, 27 Mart 2017)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxx-


Yazı dizisinin bu son makalesinde, Osmanlı tarihi ile tarihin paradigmik ilkeleri arasında olabilecek ipuçlarını bulmak için öncekinin devamı olarak konuya tarihöncesi disiplini görüngesinden bakan çıkarsamalar için deneme yapmaya devam edeceğim.

Her zaman olduğu gibi konuyu ilkin bütünsel (holistik) tarz ile ele almak üzere, tarihe intikal etmiş Türk devletlerinin baştan sona doğru olan kronolojik akışında Osmanlı’nın yerini anımsamakla başlıyorum; hatırlanacağı gibi Osmanlı 16 devletten oluşan resmi sıralamada en sondaki devlettir.

Ayrıca, proto-Türk tarihi ile başlayan iki bin iki yüz yıllık tarih süreci boyunca kurulduğu belirtilen bu 16 devletin ortalama ömrünün iki buçuk asır olmasından hareket ile de Osmanlı’nın iki buçuk kata varan bir ömür ile bunların içinde yaşamda kalım bakımından olağan üstü bir başarı sağlamış olduğunu da belirteyim.  

İşte böyle bir başarıyı yaratan çevresel etmenler ile bünyesel özelliklerin ne olduğunun anlaşılması konusunu ele alalım. Bunun için konuya bütünsel-sistemik bir görünge ile bakmak gerekmektedir. Öte yandan bu kapsamda yapılacak değerlendirme için ‘tarih yazımının7t’li yöntemi‘nin(1) tahlil, tefsir ve terkip” şeklinde verilen son üç adımına başvurulması en uygun seçim olacaktır.

Böylece, analiz (tahlil) ve yorum (tefsir) ile gelinen aşamanın ardından sentezin (terkip) yapılması sonucunda konunun tümlevli (entegralli) hali elde edilmiş olur ki, bu aşamada da artık konuya evrensel diyalektik tarihsel akışın uzun dönemli ve derin nitelikli spiral gelişme süreç modeli çerçevesinde irdeleme ile sistemik açıklama” getirilmesi sağlanmış olur.   

Öte yandan, bu tür uzun dönemli ve derin nitelikli tarihsel olayların aydınlatılması ile ortaya çıkan tarihsel olgulara evrensel bir karakter kazandırılmasıyla da şüphesiz ki tarihin paradigmik ilkelerinin belirlenmesi aşamasına ulaşılır.

***
Şimdi konuya, tarihöncesi bağlamında ve 7t’li yöntem çerçevesinde holistik tarzın soyut yanı olan düşüncenin kayda geçmiş somut yanı olan arkesinin temsili olarak Türklerin yazılı yapıtlarını ele almak sureti ile bakalım. Bunun için konuyu 8. yüzyılda bulunarak Türklerin ilkyazısı kimliği ile arkeoloji dünyasında kayda geçmiş olan “runik” harfli Göktürk alfebesi ve dilindeki Orhun Yazıtları (2) içeriğinin bileşenleri üzerinden kısaca irdeleyelim.  

Yazıtlar Türklerin devlet anlayışı, kültürel öğeleri ve sosyal yaşantısı ile ilgili bilgiler içerir. II. Göktürk Kağanlığı’na ait olup 1889 yılında Moğolistan’ın Orhun Irmağı Vadisi’nde bulunan bu yazıtlara keşfedildikleri yer nedeni ile Orhun Yazıtları denmiştir. Eski adı kitabe ve Göktürk önderleri adına dikilmiş olan üzeri kazılarak yazılmış bu anıt taşlar Orhun Irmağının yanı sıra Orta Asya Moğolistanı’nın diğer bazı yerlerinde de halen mevcudiyetlerini sürdürmektedir.

Göktürk Alfabesi, Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen tarafından, Rus Türkolog Vasili Radlof’un yardımıyla çözülmüş ve keşif 1893 yılının  15 Aralık günü Danimarka Kraliyet Bilimler Akademisi'nce bilim dünyasına duyurulmuştur. Yazıtların araştırılmasına başından itibaren pek çok ülkenin arkeolog ve dilbilimci Türkoloğu’nca katkı sağlanmış olmasına karşın “Türk Toplulukları içinde konunun araştırılmasına yönelik ilgi sadece Türkiye’de, o da, 20. Yüzyılın ikinci yarısından sonra duyulmaya başlamıştır.

Yazılış tarihleri, Kül Tigin Yazıtı için 732 yılı ve Bilge Kağan Yazıtı için 735 yılı olarak verilen Orhun Yazıtları, bulunduğunda Türkler için tarihöncesinin bitişinin zamanını belirlediğinden Türk Tarihine dair olağan üstü bir değişim dönemini ifade etmesi yönü ile son derece önemlidir.

Böylece, yeryüzünde Tarihöncesini ilk bitirenler olan Sümerler için yazılı tarih veya daha öz bir deyişle tarih, beş bin beş yüz yıl önce başlamış iken, yerleşik olmadaki gecikme sonucunda Türkler için yazılı tarih sadece bin üç yüz yıl önce başlamıştır. Dört bin yılı aşan bu yazıya dayalı kültürel uçurumun yarattığı boşluk entelektüel gecikmişlikteki aranın kapanmasını güçleştiren “katı bir duvar” olarak halen de karşımızda durmaktadır.

Sonuçta, tarihte gelişme sürekliliğini binlerce yılı bulan yazılı kültüre dayandırarak sürdüren “birleşik kıta” Avrasya’nın iki ucundaki Çin ve Avrupa, kıtanın ortasında kadim çağlardan beri bu olanaktan uzun dönemler süresince mahrum kalmış olan Orta Asya’nın sözlü kültürlü halklarına karşı kesin bir üstünlük sağlamıştır.


İşte Osmanlı’nın, diğer Orta Asya Türk devletlerine kıyasla devletin sürekliliği yönündeki kısmi de olsa göreceli üstünlüğü, kentleşmiş olmaktan dolayı maddi kültür ve yazılı seküler uygarlığa sahip Avrupa‘ya ikinci milenyumun ikinci çeyreğinden itibaren komşu olmayla maddi kültür ve yazılı seküler uygarlık yönünde az da olsa sağlamış olduğu gelişmişliği dolayısıyladır. 

Mustafa Özcan (27 Mart 2017)
__________________________





16 Mart 2017 Perşembe

Akıl ve Duygu - 10 (Timur Otaran, 16 Mart 2017)


Mutluluk ve Tinsellik

Ussallıktan anlaşılan, kitapların, deneyimin ve teorilerin gösterdiğini anlama yeteneğinin ötesinde, iyi bir yaşam için doğru olanı bulma yetisini de içermek zorunda ise, ussallığın duygusal olandan ayrı düşünülmesi mümkün değildir.

İyi yaşamdan ne anlaşılması gerektiği konusunda, Dionisos, yaşamın bir amaca adanmışlığının, Aristo, arzuların tam olarak yaşanmışlığının, Eflatun, aşırı duygulardan arınmışlığının (apatea), diğerleri dertsiz bir yaşamın (ataraksia) önemini vurgulamıştır.

Epikür için kişisel bir amaç olan mutluluk, çağımızda toplumsal bir projeye dönüşmüş ve sadece haz algısı ile özdeş kabul edilmekle kalmamış, aynı zamanda bu hazzın sürekli olabileceği de varsayılmıştır. J.Bentham’ın ‘En büyük kitleye, en büyük mutluluk’ fikrinin, Amerikan bağımsızlık bildirgesindeki yorumunun, bireyin mutluluk anlayışına devletin karışmaması olmasına karşın, genel uygulamada bu formül ile geliştirilen sosyal politikaların yaygınlaşmasının ardında sanayi devriminin işçi, devletlerin asker ve büyüme ihtiyaçlarının bulunduğu görülür. Sonuçta, bireyin mutluluk arama hakkı, bireyin mutluluk/insanlık hakkına, yani devletin bunu sağlama görevine dönüşmüştür. Yöneticiler, doğrudan veya dolaylı yoldan güvenlik, eğitim, sağlık ve pek çok alanda sunulan seçenekleri arttırarak bu görevlerini yapmış sayılırlar ve bunun nicel göstergesi olarak milli gelir artışını gösterirler.

Gerçekte yaşanan deneyimin ne olduğu incelendiğinde ise, maddi kazanımlarla birlikte acılara olan toleransın düştüğü, hazlara olan iştahın arttığı ve böylece, mutluluğun daha da zor ulaşılır hale geldiği görülür.

Haz veren hormonların sürekli salgılanmasının önünde psikolojik (yükselen beklentiler) ve biyolojik engeller bulunmaktadır. Nucleus accumbens’in sürekli uyarılması, beynin hazla ilişkisi bilinen bu bölgesindeki etkinliğin azalmasına neden olmaktadır. Diğer yandan, biyolojinin belirleyicisi olan evrimin, mutluluk gibi bir amacı olmadığı bilinmektedir. Kaldı ki, nefsin ve neslin devamına yarayan eylemlerin ödülü olan haz duygusunun süreklilik kazanması, söz konusu eylemlerin tekrarını gereksiz kılar. Dolayısıyla, evrime ters olan bu sürekli mutluluk anlayışının daha fazla irdelenmeye ihtiyacı vardır.

Mutluluğun, neşe, his, geçici bir durum, şen görünüm, rahat yaşam, dertsizlik, iş tatmini, başarı veya en son amaç olarak tanımlanması yetersizdir. Öyle olsa, yaşamlarında acısız gün görmeyen Bethoven ve Niçe’nin eserlerindeki yaşam enerjisi ve tutkusunu anlamak mümkün olmazdı. Onların, bir şeye adanmışlıklarına ve yaptıklarına yoğunlaşmalarına eşlik eden güçlü tutkuları, pek çok zorluğun ve acının kabulünü sağlamaktaydı. A. İhan’ın sözleri ile :

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
insan bir aksam üstü ansızın yorulur
tutsak ustura ağzında yaşamaktan
kimi zaman ellerini kırar tutkusu
birkaç hayat çıkarır yaşamasından

Aşırıya kaçan duyguların dengelenmesini sağlayan duygusal bütünlük halinin ortaya çıkışı, adanmışlık veya bir şeye yoğunlaşarak hakkını verme gibi iyi duyguların, diğer çelişik duygularla bir arada yönetilmesini sağlayan değerler sistemi ile bütünleşmesinin sonucudur, ve bunun gerçekleştiği alan, duygusal zekanın etik ile birleştiği yerdir. Bu durumun, tek bir duygu ile tek bir şeye adanmışlığından gelen yalın bir tutarlılık hali olarak tanımlanması doğru olmaz. Aksine, çelişkilerin yönetimi olan duygusal tamlık hali, bütün yaşamın gerçekten inanılan derin değerler ile bir demet halinde bağlanmasıdır. Aynı şekilde, evrendeki her şeyi kapsayan, Hegel’in Büyük Ruh’u da, dünyanın belli bir şekilde anlaşılması olan duygusal tamlık halinin, farklı bir ifadesidir.

Tek tanrılı dinlerin sekter ve dışlayıcı tavrı ile, seküler düşüncenin mantıksal/bilimsel ve tarafsız duruşu arasındaki farkla ayrılan kutsal ve seküler alanların iki kutuplu algısına karşın, hem duygusal, hem de duygusal olmayandan beslenen spiritüellik, bu ikisinin arasındaki alandan ortaya çıkar.  Kendine manevi bir yön arayanların Budizm ve Daoizm benzeri spiritüel alanlara yönelttikleri yoğun ilginin, bu üçüncü seçeneğe olan ihtiyaçtaki artışın göstergesi olduğu düşünülebilir.   

Bu yol arayışında arafta kalanların benimseyebilecekleri duygu, büyük yaratıcı karşısındaki eziklik ve küçüklük ile gelen tanrı korkusu olamaz. Dış korkulardan kurtulan insanın referans sisteminin dışsaldan içsele dönmesi sürecinde, ezilen/zavallı/günahkar kullar duygusu, bir bütünün alçakgönüllü/değerli bir parçası olma duygusu doğrultusunda evrilir. Böylece, kendinden çok daha büyük evrenin/doğanın sıradan bir parçası olamanın algısı ile gelen kendini iyi hissetme ve yücelme (nirvana) duygusu doğar ki, bu duygunun ne kutsal alana, ne de seküler alana ait olduğu iddia edilebilir. Sonuçta, tinselliğin, hem gizemci olan ve hem de gizemci olmayan görüşlerinin kaynağını bu ikisinin arasında bulmak mümkündür.


Timur Otaran (16 Mart 2017)


12 Mart 2017 Pazar

Akıl ve Duygu - 9 (Timur Otaran, 12 Mart 2017)


Duygular - Farklılık
Beyin, sinir sistemi ve biyolojik özellikleri benzer olan hayvanlarda ve insanlarda ortak olan ve öfke ve korku gibi bazıları da temel kabul edilen duygulardan başka, kültürden kaynaklanan duygular da vardır. Her iki durumda da, dışa vurumlarındaki farklılık, genellikle biyolojiden değil, kültür farkından kaynaklanır.
Hastalık ve ölüm her yerde olan ortak biyolojik olaylardır ama, yarattıkları duyguların ifadeleri, toplumda neye önem verildiğine ve neyin deneyimlendiğine göre farklılık gösterir. Örneğin, aşiret düzenlerinde ve İsrail’in Kibutz’larında olumlanıp teşvik edilen minnet duygusu, ABD’de borçluluk ve küçümsenmeye neden olabileceği kaygısı ile olumsuz algılanır.
Benzer şekilde, patrona, çocuğa, köpeğe ve arkadaşa gösterilen öfkenin farklılaşması gibi, kıskançlık duygusunun hem sebepleri, hem dışa vurumu toplumun kabul ettiği kurallara göre şekillenir.
Dondurucu fırtınaların hareketi olanaksız kıldığı kutuplardaki Eskimo’ların bir kısmı için öfke, mantıksızdır ve ancak iki yaşındaki bebeklere özgüdür. Tahiti Polinezya adalıları için alışılmadık bir duygu olan öfke, ancak delirip Amok koşusuna çıkanlarda görülür. Dolayısıyla, buralardaki öfkenin algısı, feministlerin hesaplı öfkesine hiç benzemez.
Bu farklılıklara ek olarak, bazı duyguların hiç bulunmadığı ülkeler vardır. Topluluk üyelerinin içbağımlılığını anlatan Japon’ların Amea duygusu ile, çile, keder ve hayatın zorlukları karşısındaki Y.Gine’lilerin kırılganlıklarını anlatan Fago duygusu ile, veya bizim Arabesk duygularımız ile karşılaştırıldığında, bağımsızlık/özerklik ve özgüveni önemseyen Amerika’lılar için bu gibi duyguların anlaşılması çok zordur.   
Duyguların yeri konusunda da farklı görüşler vardır. Tahiti’de karın bölgesi, Çin’de zihin-kalp birliği, ABD’de kafanın içi gibi bir fizyolojik yerin duygulara ayrıldığı düşünülmüştür. Halbuki, dilsel anlatımlarında bariz olarak ifade edilseler de, hayatın akışı içinde, felsefe, dil ve kültür tarafından belirlenen alanda ortaya çıkan duygular, çeşitli perspektiflerin birleşiminden oluşan, karmaşık ve dinamik bir yapının içinde yer alırlar.
Kahkaha ve Müzik
Evrensel ve olumlu duygular olarak bilinen kahkaha ve müzik, aslında duygunun kendisi değil, ifadesidir. Çin’li ve Avustralya’lı izleyicilerin güldükleri şakalar ve müzikler çok farklıdır ve kişisel/toplumsal deneyimlerle yüklüdür.

Aristo’nun üstünlük teorisi, alttaki ile alayı (Örn. Irkçı, cinsiyetçi mizah), Freud’un baskıdan kurtulma teorisi, rahatlamayı, Kant’ın beklenmediklik teorisi uyuşmazlığı, mizahın kaynağına koymuştur. Ayrıca, söz oyunları, kıvrak zeka ve çarpma, düşme-kalkma gibi olaylar da gülünç bulunabilir ama mizahın komik olmasından daha baskın olan özelliği, insanları bir araya getiren bir bağ oluşturmasıdır. Sonuçta, duygular toplumsal alana aittir.
Timur Otaran (12 Mart 2017)


27 Şubat 2017 Pazartesi

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxıx- (Mustafa Özcan, 27 Şubat 2017)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxıx-

Bu dizinin son iki denemesinde, Aydınlanma Çağı’nın bir sonucu ve bir bilim kimliği ile uzantısı olan antropolojinin alt dallarından bir olarak, insanın yazı öncesi dönemlerine ait bulgular bağlamında maddi kültürel varoluşunu inceleyen prehistorya (tarihöncesi) perspektifinden bakarak Osmanlı ve paradigmik ilkeler konusu için çıkarılabilecek ipuçlarını bulmaya çalışacağım.

Ama ilkin, gene dizinin tüm makalelerinde olduğu gibi ele alınan denemede ilkelere ipucu vermesi yönü ile incelenen konuya yönelik olarak kısa bir bilgilendirme sunmakla yazıya başlamak istiyorum.

Denemenin başındaki tanımlamaya bakıldığında tarihöncesinin (1) sona eriş tarihi yazının bulunuşuna dek sürdüğünden bu durumun kıtalara ve bölgelere göre son derece değişken olması gerektiği kolayca anlaşılır. Örneğin tarihöncesinin bitiş tarihi, Aşağı Mezopotamya’da Sümerler için 5500 yıl öncesine dek giderken, Yeni Gine’nin yerli halkları içinse sadece 100 yıl kadar önceye dayanır.

Öte yandan, antropolojinin, böylece de tarihöncesinin de kurucusu olarak bilinen Danimarkalı antika-bilimcisi Christian Jürgensen Thomsen (2) tarihöncesi için, üçlü bir düzen ile hem bol olmaları hem de binyılları aşan dayanıklılıkları nedeni ile arkeolojik kazılarda kolayca bulunabilen yapıntı malzemeleri taş, bakır ve demire dayanan bir bölümlendirme dönemleri tanımı yapmıştır.

Günümüzde teknoloji veya araçsallaşma olarak da ifade edilen insanoğlunun doğa ve nesneler ile olan ilişkileri sonucunda bulgulayarak kullandığı, maddi kültür diye adlandırılan yapıntısal şeyleri temsil eden teknik denen olgunun kadim ve daha önceki geçmişe yönelik olarak incelenmesinin gerekliliği konusundaki ilk düşünceler 16. Yüzyılın coğrafi keşifleri sırasında ortaya atılmıştır.

16. Yüzyıl başında coğrafi keşiflerle yeni bulunmuş yerlerden Kitab-ı Mukaddes’te hiç söz edilmemiş olmasının Avrupalı entelektüeller arasında yarattığı şok hali, tarihin yazıdan önceki döneminin de etraflıca araştırılması gerektiği fikrinin doğuşuna temel etken olmuştur. Bu çığır açıcı gelişme, toplumdaki dinsel gökselliğin otoritesine karşın bilimsel yerselliğin dar çapta da olsa daha başlangıçta embriyonik yerleşik düşünce haline gelmesine yol açarak 17. Yüzyıl bilimsel devriminin tetikleyicisi de olmuştur.

Ayrıca diğer bir taraftan da, insanoğlunun tarihöncesi konusu, antikacılar için eski sikke ticareti işi ve meraklılar, entelektüeller ile aristokrat koleksiyoncular içinse nümizmatik hobisi faaliyeti şekline bürünüp bilimsel alanın dışındakilerin de ilgisini çekerek uzun dönemler boyunca genelin gündeminde kalarak Avrupa’daki önemini 19. Yüzyıl ortalarına dek sürdürmüştür.  

19. Yüzyıl ortasından itibarense tarihöncesi konusu, Avrupa’da üzerinde hüküm süren devrimci atmosferin tetiklediği maddeci düşüncenin etkisi ile bilimsel bir nitelik kazanma yoluna girmiştir. Bu süreçte, giderekten efsanelerden arkeolojik kazılara yönelen çalışmalar sonucunda da tarihöncesi gözlemsel bulgulara dayanan bilimsel bir disiplin kimliğine kavuşmuştur.

Gene tarihöncesi, antropoloji kimliği altında olarak, bu dönem süresince jeoloji ve evrimsel biyoloji ile birlikte gözlem ve deneyin dinsel dogmaya olan bariz üstünlüğünün sonucunda Batı entelektüelliğinin özü olan göksel hümanizmden yersel hümanizme dönüşümünü de sağlamıştır. Böylece de 19.-20. Yüzyıl kavşağında, insanoğlunun iki buçuk milyon yıllık geçmişinin holistik disiplini olması niteliğinin sahipliği ile öne çıkan tarihöncesi, bilim düşüncesinin Batı dünyası toplumlarına yerleşik egemen anlayış olarak derinliğine nüfuzunda en çok etken olan jeoloji, evrim ve antropolojiden, sonuncusunun en kritik özellikteki alt disiplini olarak temayüz etmiştir.

Ve bu süreçte tarihöncesi, 20. Yüzyıl sonu ile 21. Yüzyıl başı arasındaki dönemde paleo-genetik ve nüfus genetiğinin ortaya koyduğu bulgularla sosyal ve beşeri bilimlerdeki merkezi konumu ve multi-disipliner karakteri ile artık sadece akademik camiada değil tüm entelektüel dünyada olağanüstü kritik önemde bir bilimsel işlev görmeye başlamıştır (3).

Mustafa Özcan (27 Şubat 2017)
_________________________________
(1) Bu konuda Wikipedi’nin yetersiz olsa da  https://tr.wikipedia.org/wiki/Tarih%C3%B6ncesi sayfasına veya daha olan Wikipedia’nın https://en.wikipedia.org/wiki/Prehistory sayfasına bakılabilir.

(3)Devam edecektir.


26 Şubat 2017 Pazar

Akıl ve Duygu - 8 (Timur Otaran, 26 Şubat 2017)


Duygular - Öznellik/Benlik

Düşünme ve konuşma yetenekleri olmayan cıvık mantar benzeri canlılar dahi kendine ait olanı tanır. İnsan da kendi hakkındaki düşüncesini, böyle ayna görüntüsündeki gibi doğrudan veya diğer insanların görüşleri üzerinden dolaylı olarak oluşturur. Bilinçli, bilinçsiz ve önbilinçli olabilen benliğin, id, ego ve süperego halleri de vardır. Bilincin kendine baktığında gördüğü şey her durumda farklı olduğundan, çevrenin algısına göre, kişi kendisini mağrur da, mağdur da görebilir.

Anlama ve çözümleme çabası, hem duyguları, hem de bilinci farklı bir noktaya taşıyarak, bazılarının şiddetini arttırırken, bazı duyguları da sakinleştirir. Örneğin, kızılan şeyin önemine ilişkin değerlendirme, duygunun şiddetini artırır/eksiltir. Çelişik duygu ve değerlerin bir arada yönetimi olan duygusal bütünlük hali, basit bir tutarlılıktan öte, böyle bir değerlendirmenin ürünüdür.

Duygusal Deneyim

Fizyolojik temeli olan baş/diş ağrısı benzeri hislere karşılık, sezgi gibi nereden ve nasıl geldiği bilinmeyen hislerin varlığı, onların control dışı kabul edilmesine neden olur. Ayrıca, otomatik fizyolojik tepki olarak gelen hislerin yüzdeki ifadelerinin ardından farklılaşan hislerin ne anlama geldiğinin bilinmesi gerekir. Sonuçta, hislerden doğan duygular, hem tanımlanabilir, hem de açıklanabilir. Hislerden farklı olarak, duyguların, çevreyi yargılayarak değerlendirdikleri ve vücudu eyleme hazır yaptıkları bir duruşu vardır.

Duygular - Evrensellik

Dünyanın çeşitli yerlerindeki çocukların neşesi, büyüklerin ölüm karşısındaki kızgınlık ve üzüntüsü, farklı diller, dinler ve kültürlerdeki insanların aynı duygularla benzer yüz ifadelerine bürünmeleri, en azından bazı duyguların, evrensel olduğunu düşündürür. Kaldı ki, beyin, hipotalamus, amigdala ve nörolojik bağlara ilaveten insana özgü ussallık ve konuşma gibi temel yetiler de herkeste vardır.

Diğer yandan, biyolojik olarak aynı kabul edilen farklı ırklarda farklı duyarlılıkların olması evrensellik savını zayıflatır. Örneğin, Japonlar’ın süt ürünlerine, Aborjinler’in alkole duyarlılığı yüksektir. Ölüm herkes için biyolojik bir gerçektir ama, onun duygusu her yerde aynı değildir.

Korku, öfke, üzüntü ve şaşkınlık gibi iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki temel duygu, hormonlar, nöronlar ve kaslardan oluşan duygusal programın tetiklemesiyle, istem ve kontrolun dışına çıkabilse de, kültür tarafından biçimlenir ve toplumsal sergilenme kurallarına uyarlar. Dolayısıyla, biyolojinin ve kültürün etkisi iç içe geçer.

Duyguların içeriği değişse bile, formel nesnelerinin evrensel olduğu düşünülebilir. Saldırı öfkenin, tehlike korkunun, kayıp üzüntünün, özel ilgi aşkın formel nesnesidir. Diğer yandan, duyguların ifadesini şekillendiren kurallar formel nesneyi de değiştirir.

Bütün büyük şehirler, sabırsız ve öfkeli, sahil kasabaları ise, huzurlu ve yavaş bir duygusallığa sahiptir. Ayrıca, her kültürün farklı bir duygusal dağarcığı olur. Kuzey Avrupa ülkelerinde soğuk, Akdeniz’de sıcakkanlı duygusallığı, yeşil ve bereketli Y. Zellanda’daki İrlanda ve İskoç göçmenlerinin İngiliz kasabasını andıran duygusallığı ve hükümlü göçmenlerden oluşan Avustralya’lıların ise, Teksas’lıları andıran haşin ve sert duygusallığı vardır.

Aynı duygu söz konusu olduğunda bile, sebepler açısından farklılık söz konusu olabilir. Örneğin, kıskançlık duygusu farklı nedenler ile ortaya çıkar ve farklı şekillerde teşhir edilir. Ayrıca, her duygunun ince ayrımlar içeren öfke, hiddet, zulüm, hısım, dehşet, gücenme, rahatsızlık ve irkilme gibi değişik vurguları vardır. Bunların dil ile ifadesi de duyguları biçimlendirir.


Timur Otaran (26 Şubat 2017)