16 Eylül 2017 Cumartesi

Duyuru: Toplantı saatlerinde değişiklik


KDP Cumartesi Sohbet Toplantıları'nın toplantı saatlerinde değişiklik yapılmıştır. Yeni düzenlemeye göre kış dönemi boyunca saat 15.30 - 17.30 saatleri arasında yapılacaktır.

Toplantı yeri her zaman olduğu gibi Caddebostan Kültür Merkezi'nde, ana girişin bir alt katında bulunan etkinlikler salonudur.

11 Eylül 2017 Pazartesi

Duyuru: Vefat


Değerli KDP'li Dostlarım,

Uzun zamanlı müdavimlerimizden olan kıymetli dostumuz Ulvi Demirel'in aniden yaşamını yitirmiş olduğunu öğrenmiş bulunuyorum. Topluluğumuzda çok derin üzüntüye yol açan bu durumun haberini paylaşarak acısını biraz olsun azaltmak istedim.

Yakınlarına, sevenlerine ve tüm KDP'li dostlarıma baş sağlığı dilerim.

Işıklar içinde yat sevgili dostum.

Mustafa Özcan

2 Haziran 2017 Cuma

Duyuru: 9. Kitap Günleri'nde Mustafa Özcan İmza Günü


9. Kadıköy Kitap Günleri'nde Mustafa Özcan İmza Günü

Geçen yıl ilk kez tarihi Haydarpaşa Garı’nda düzenlenen ve 100 bin okurun ziyaret ettiği Kadıköy Belediyesi Kitap Günleri, bu yıl yine tarihi garın tarihi atmosferinde yapılacak. 3 Haziran Cumartesi günü başlayacak ve tam 9 gün sürecek 9. Kitap Günleri’ne bu yıl 200’e yakın yayınevi katılıyor. Show Radyo’nun medya sponsorluğunu yaptığı Kitap Günleri’nin açılışı 3 Haziran Cumartesi günü saat 13.00'de yapılacak.

Açılış günü olan 3 Haziran Cumartesi saat 13.00-14.00 arasında Mustafa Özcan Hocamız'ın da imza günü olacaktır.

Stand: Duygu Asena Sokak, A sırası, Stand no:40

Katılımınızı bekliyoruz.

29 Mayıs 2017 Pazartesi

Duyuru: KDP Cumartesi Sohbet Toplantıları'nın toplantı saatlerinde değişiklik yapılmıştır.


Duyuru: 

KDP Cumartesi Sohbet Toplantıları'nın toplantı saatlerinde değişiklik yapılmıştır. Yeni düzenlemeye göre 3 Haziran 2017 tarihinden itibaren yaz dönemi boyunca saat 14.30 - 17.30 saatleri arasında yapılacaktır.

Toplantı yeri her zaman olduğu gibi Caddebostan Kültür Merkezi'nde, ana girişin bir alt katında bulunan etkinlikler salonudur. 

23 Mayıs 2017 Salı

Zeka'nın Evrimi (Erdoğan Merdemert, 23 Mayıs 2017)


Zeka'nın Evrimi

Stephan Hawking ve Richard Dawkins'in ünlü diyaloğunda (youtube'den izlenebilir) zeka'nın yalnızda dil anlamında sadece bir kez evrim geçirdiği bunun dışında herhangi evrim geçirmediği belirtilmiş ve bu iki görgücü/ampirik bilim adamı tarafından konu üzerinde fikir birliğine varılmıştı. 

Zeka, ilk önce tarih öncesinden ya da daha daha öncelerden, hatta primatlardan ayrılan insansılardan bu yana “bilinç” üzerinde çalışan, arkaik veya modern bilinç taşıyıcısını hayatta tutan, onların genlerini aktarmasını garanti altına alan zorunlu bir “açınan-şey” olmalıdır. 

Açınma ve evrim, anlamsal eksende zaman zaman birbirine değen terminolojiler olsalar da, zeka söz konusu olduğunda burada açınmanın tercih edilmesi doğru olur, çünkü evrime az veya çok dışarıdan da katkı vardır, açınma ise sadece potansiyel olanı, onda saklı olana bağlı olarak edimsel yapar. Buradan anlaşılması gereken şudur; bir şey vardır ki onun işlediğini görmek, (zeka ve bilinç gibi var olanlar söz konusu olduğunda) onun fizyolojik ya da biyolojik yapısının detaylarını bilmek,  yine de onun “ne” olduğunu bilmek için yeterli olmamaktadır. Öyle ise şimdi anatomik ve biyolojik olarak ilk önce insan beynindeki bu konu için en güçlü aday olarak görülen neokorteks'e değinmemiz ve onu irdelememiz gerekiyor.

Neokorteks diğer adı ile kıvrımlı gri madde, evrimsel bir kabuk olarak beynin hayati kısımlarının yani beyin sapındaki ağsı yapılardan başlayarak limbik sistem ve talamus gibi içsel yapıların üzerini bir örtü gibi örten, kendisi çoğunlukla nöron gövdelerinden oluşan 2,5 - 4 mm kalınlığında bol damarlı yumuşak bir doku yapısıdır, hemen altındaki miyelinli liflerden oluşan ak maddeyi de kaplayarak kafatası kemiğinin hemen altını tamamen doldurur (ameliyatlarda ilk görünen beyin bölümüdür). 

Düşünsel faaliyetlerin, zeka gerektiren işlemlerin, genellikle korteksin alın bölgesine yakın kısımlarda ve kalan association alanlarda gerçekleştiği kabul edilmektedir. Biz de bunu böylece kabul ederek bu gizemli kabuk üzerinde bunların nasıl gerçekleştiğine göz atalım. Bu yapı üzerinde en son çalışmalar kortikal sütunların varlığı üzerine yoğunlaşmış olduğundan, ilk önce bu sütunlar hakkındaki bilgilere geçmemiz faydalı olacaktır. İlk çalışmalarda kortikal sütunlar önce Vernon B. Mountcastle tarafından "Hiper Kolonlar" olarak tanımlandı. Araştırmacılar, (published in 1980 by Rockel, Hiorns, and Powell) pia matter (beyin dokusunu sarmalayan koruyucu zar) ve korteksin alt kısmı arasında 30 μm genişliğinde, 25 μm derinliğinde dikey kortikal bir sütun seçtiler, çünkü mikroskoplarında yağ ile daldırılmış göz mercekindeki maşa 30 micron ve histolojik kesitleri 25 μm kalınlıktaydı; Daha sonra, bu "minicolumn" içindeki nöron sayısının, incelenen tüm cytoarchitectonic bölgelerde 110 olduğunu, hücre büyüklüğüne herhangi bir düzeltme yapılmadığını tahmin ettiler. Daha sonraki yani günümüze daha yakın çalışmalarda bir elektrod, görsel bölgedeki çizgili sütunlarda 0.5 ve 1 mm ileri geri hareket ettirildiğinde optimal yönlendirme ayarında 180 derecelik bir sapma tespit edilmiş, bu 180 derecelik açı ise teknik olarak bir sütuna karşılık gelmiş olduğundan bu tekrarlayan yapılara Hiperkolon denmiştir. 

Kortekste retinayı temsil eden kısımlarda en az 22 dereceye kadar, korteks yüzeyinde yaklaşık 1 mm'lik bir hareket, bölgelerin yerini alması için yeterliydi; böylece toplu olarak yeni pozisyonun yarısı eskisi ile üst üste bindi. Bu tür bir örtüşme, bu nedenle, korteks boyunca, oküler (göz çukuru)-baskınlık sütunlarının bir sol artı-sağ kümesinin kalınlığına yaklaşık bir mesafe veya tam 180 ° yönlendirme sütunları dizisi ile hareket ederek üretildi. Bu nedenle, dışmerkezlikten bağımsız olarak, 2 mm x 2 mm'lik bir korteks bloğu, görsel alanın kabaca yerel alan boyutuna artı dağılımına eşit bir bölgede analiz edilmesi gereken rahat bir kenar boşluğuyla içerildiğini gözler önüne seriyordu. Buna göre 2-3 mm'lik bir hareket, yeni bir görme alanı bölgesine ve birkaç yeni hiper sütun kümesine karşılık gelir.  (Blasdel & Salama 1986; Bonhoeffer & Grinvald 1991) (Weliky et al. 1996; Hübener et al. 1997; Everson et al. 1998; Issa et al. 2000)  (Ts'  et al. 2001B; Landisman & Ts'o 2002; Xiao et al. 2003). Korteks, anatomik olarak olduğu gibi, fizyolojik olarak da oldukça üniform görünmektedir.

Kortikal sütunların, yukarıda anlatıldığı gibi korteks üzerinde deney alanlarında elektrodların yaklaşık 1 mm kadar hareketi sayesinde 180 derecelik açı ile belirlenmesi ve bunun tüm korteks bölgesinde mini sütunlar veya hiper sütunlar olarak kümelenerek tekrar etmesi ve bu yapıların (sütunların) son derece uniform olması tezinden hareketle elde edilenler şöyle açıklanabilir: Bu sütunlar altı yatay katmandan oluşan özerk yapısı ile korteks yüzeyine dik konumda yani nöron gövdeleri üstte aksonlar aşağı kısımda olacak şekilde yan yana sıralanmışlardır (en azından modern sinir bilim tarafından böyle tarif edilmişlerdir).


Burada ikinci ve en gizemli olan da bu uniform sütunlardan oluşan korteks görme, düşünme ve karar verme alanlarının tepkilerinin özel bir seyreklik karakteri göstermekte olduğudur, bilimsel adı seyrek kodlama (Sparse Coding in the Neocortex Daniel J. Graham and David J. Field Department of Psychology, Cornell University, Ithaca, NY 14853) olan bu çalışma şekli yoğun bir bilimsel çalışma konusu olarak halen devam etmektedir. Ayrıca Neokorteks kortikal sütunlarının çok az işlevsel olduğu ve hatta tamamen işlev dışı olduğu iddiaları da bilim çevrelerince cesurca yapılmaktadır “The cortical column: A structure without a function” (Jonathan C Horton* and Daniel L Adams). 

Bu başlıkta belirtildiği gibi neokorteksin işlevsiz olduğu değil ama onun tüm yapısallığı ile tepkisel nöron ateşlemeleri için hazır olarak sakince beklediği anlaşılmalıdır. Burada bu kadar geniş alana yayılmış uniform kortikal sütunlar bu şekilde bir dizayn ile (eşi benzeri olmayan bir mühendislik harikası gibi) eş zamanlı olarak o kadar çok işlemi o kadar çok kısa sürede yapabilirler ki bize bunun seyrek kodlama olarak anılmasından başka yol kalmaz. Sütunlarda yatay altı katman, altı sıra nöron gövdesi içerir, hepsinin aksonları (yani kablo uçları) aşağıda ak madde liflerine yönelmişlerdir, Neokorteks kendi aksonlarından, diğer beyin alanlarından hem girdi alır hem de tepkisel çıktılarını buradan iletir. Sütunlardaki nöronlar büyük oranda pyramidal nöronlar ve baskılayan internöronlardan (granüle neuron) ve gliyal hücrelerden oluşur. Sütunlar halinde hep altı yatay katmandan ve hep aynı nöronal yapıdan oluşan bu yaklaşık yüz milyon mini sütun, neokorteksin kapasitesini o kadar fazla arttırır ki, bu on binlerce piyanonun on binlerce farklı eseri aynı anda çalabilme yeteneği ile eş değerli olarak kabul edilebilir. 

Böyle bir yapı, bu kadar fazla nöronun her birinin akson uzantısı var olması nedeni ile aynı zamanda sayısız bağlantı (connectome) içermesini gerektirir çünkü bir nöron her zaman bir başka nörona bağlıdır ya da motor nöronlarda olduğu gibi bir kas hücresine bağlı olmalıdır. Bu bağlantıların karmaşıklığı onların alıcı veya verici terminallerinin (akson ve dendritlerinin) fazla miktarda oluşundan ve üç boyutlu yapıları sayesinde 360 derece bağlantı kurabilme yeteneklerinden kaynaklanmaktadır. Sinir biliminin bağlantıları çözme konusundaki zorluğu, onun en büyük başarısının sadece 305 nöronu bulunan c-elegans isimli bir solucan ile sınırlı kalmış olması ve insan gibi bir canlının 82 milyar nöronunun trilyonlara varan bağlantısı ile kıyaslanarak anlaşılabilir. 

Bütün bunlardan sonra zeka denilen kavrama, anlamlandırma, ve buna bağlı karar verme ve değerlendirme yaparak koşullara göre davranma yeteneği, neokorteksin hangi santimetre karesinde ve hangi göreli bölümünde olabilir, veya tamamını kapsayarak mı varlığını konuşlandırır, dış dünya ile ilişkisini zorunlu olarak duyulardan aldığından tüm nöronal yapılarda mı faaliyet gösterir? 

Neokorteks' deki nöron ateşlemelerini, onu uyaranlara göre (ancak son derece modern cihazlar ile) tepkisel olarak saptamak olasılıksal olarak da olsa mümkün gözükse de beynin bir şeyi algılayıp onu değerlendirip spontane olarak bu duruma göre ateşleme üretmesinin tespiti henüz başarılamamıştır, tabi düşünme eyleminin kendiliğinden başlayan nöronal hareketliliği de öyle. Hep bir şey üzerine düşündüğümüzü var sayarsak o bir “şey”i de bir yerden çağırmamız ve ancak bu yolla onun üzerine düşünce kurmamız gerekir, o halde şimdi işe bir de o “şey” in nerde olduğunu bilmek karışmış ve durum daha da zor hale gelmiştir. 

Konudan uzaklaşmadan, insan zekasının bu anatomik yapı üzerindeki varlığı, işleyişi ve onun evrimleşip evrimleşmediği tartışmaları, materyalist, analitik veya görgücü bilimler açısından onu fizyolojik/biyolojik düzeye taşıyıp en ince noktasına kadar, elektro teknik ve kimyasal olarak çözememekten dolayı hiç bitmeyecek gibi gözüküyor. 

Diğer yandan antropolojik ve paleontolojik araştırmalar ışığındaki tarihsel bakış açısına göre, hayatta kalmayı başarabilen Homo cinsinin bunu başarabilmesindeki en güçlü etkenin kendi fiziksel bünye yapısı değil sahip olduğu zekasıdır. Neredeyse tüm hayvanlardan daha hızlı koşamayan, ince derisi ile sert doğa şartlarına çok fazla direnemeyen, sivri tırnakları ve uzun sivri parçalayıcı dişleri olmayan, doğumdan itibaren senelerce bakıma muhtaç olan, on binlerce yıl önce yiyecek bulmakta çok zorlanan, zihinsel ve ruhsal bir varlık olarak zaman zaman karamsalılk ve umutsuzluğa da düşebilen bu zayıf varlığın hayatta kalması evrimleşmeye bile tahammülü ve vakti olmayan bir zeka' nın varlığı sayesinde olabilirdi.

Erdoğan Merdemert (23 Mayıs 2017)


17 Mayıs 2017 Çarşamba

Bütünsel Bilim Açısından “Bilinç” İçin Bir Deneme - 6. Bölüm (Son) (Erdoğan Merdemert, 17 Mayıs 2017)


Bütünsel Bilim Açısından “Bilinç” İçin Bir Deneme - 6. Bölüm (Son)

Bilinç kavramını etimolojik olarak irdelemenin de konuya yardımcı olabileceği düşünüldüğünde, onun kökten sonraki harflerinin verdiği anlamı, örneğin kazanç ya da inanç gibi kelimelerinin anlamları ile karşılaştırmak mümkün. Kazanç dediğimizde anladığımız; elimizde çoğunlukla maddi olarak bir artı değerin varlığı, inanç dediğimizde bu artı değerin yalnızca manevi olduğu. “Bilinç” dediğimizde ise sözü edilen ne kadar değer varsa hepsinin bilinmesinin artı değeri ve anlamsal zemini olduğu.

Bilinen değerler yalnızca bilinen olarak kaldığında, bilinçli olmanın aşkınsal varoluşu, sonsuz bir karanlığın içindeki tek tek zayıf ışıklar gibi bir araya gelse de daha kuvvetli bir bilinç ışığı ışığı oluşturmuyor. Bu oluşamayan kuvvetli ışık ya da aydınlık, bu kaynakların tek tekliğinden dolayı bu şekilde tecelli ediyor, tıpkı tarihsel ve güncel toplumsal yaşamlarda bir türlü refah ve tam huzura kavuşamayan insanlığın kaderindeki bu tarihsel soluk ışıklar gibi.

Son sözler olarak söylenmesi gerekenler şunlar; Bilincin kompleks biyolojik bir yapı üzerinde yani insan varoluşuna ait sinir sistemi üzerinde yerleşik olduğu son derece rasyonel bir tespit olduğundan, şimdi onun bir zigot hücre fenotipinin son şeklinde yer alan bu varlığının belirişini, potansiyel bir olgunun sıralı edimsel olması ile eşdeğer görebiliriz. Bunu kronolojik olarak izleyebiliriz, aşamalarını kaydedebiliriz, gelişim basamaklarını sınıflandırabiliriz, ilk halini ve son halini karşılaştırıp aradaki gelişimsel farkı ortaya koyabiliriz dahası bir tabula rasa'ya yazılanları göz önüne kademe kademe serebiliriz. 

Ama onun nerede varlık bulduğunu, yani sinir sistemi yumağına gelmeden önce nerede olduğunu, ilk varlığının nasıl oluşup potansiyel olarak bir yerde saklı duradurduğunu, kendi içinde mi yoksa başka bir şeyin içinde mi olduğunu, bulunduğu yerde duruyor mu yoksa yer mi değiştiriyor olduğunu, kendi ekseninin var olup olmadığını, eğer varsa bu eksende dönüp dönmediğini, parçalarının olup olmadığını, niçin boyutsuz olduğunu, aynı anda hem etkin hem de edilgin mi olduğunu, boyutsuz oluşunun sinir sistemi içindeki yerinin lokalize edilemediğinden mi kaynaklandığını, insanlık yok olduğunda onun da yok olup olmayacağını, insanlık yok olduğunda gerçek yerinde durup yeni bir insanlık neslini bekleyip beklemeyeceğini, “ol”mamış, yapılmamış ve bileşmemiş bir şey olup olmadığını bilemeyiz. Bütün bunları bir gün bilip bilemeyeceğimizi de bilemeyiz, kaynağının kaynağını, varoluş nedenini, birleşik yapısının (tek tek insanlarda var olandan başka olarak) var olup olmadığını da bilemeyiz. 

Bilinç güzel bir konu, araştırılması gereken...Tabii her görüngeden.

Erdoğan Merdemert (17 Mayıs 2017)




12 Mayıs 2017 Cuma

Bütünsel Bilim Açısından “Bilinç” İçin Bir Deneme - Bölüm 5 (Erdoğan Merdemert, 12 Mayıs 2017)


Bütünsel Bilim Açısından “Bilinç” İçin Bir Deneme - Bölüm 5

Beni ben, seni sen ve bir başkasını da “bir başkası” yapan ne ise bilinç de o'dur dediğimizde, bunun bir varoluş eylemi ya da bir varolanın gerçekliği olarak bilinmesi yanlış olmaz, daha doğrusu bilinç için yapılmakta olan ve daha önceden yapılmış olan bilimsel tanımlamaların hiçbiri yanlış değildir. Bu konuda yanlış veya eksik ya da kısıtlı bilgilendirmeler olsa da bu, rasyonel bir ölçekle kıyaslanamadığından doğrulanması ve yanlışlanması da askıda kalacak, ve o (bilinç) orada, yapılacak diğer kıyaslamaları sessizce bekleyecektir. Bilincin bütünsel yapısının sınırları da onun bu bulanık anlatımının yapısı gibi geniş bir alanı kapsamakta ve bir cüz içine sığdırılmasını imkansız kılmaktadır. Farz edelim ki bir denek üzerinde bilinç ile alakalı, beyinsel fizyolojik bir bölge tespit edilmiş olsun ve bu bölgenin kopyası da alınabilmiş olsun (bu tarz çalışmalar bugün çok yoğun bir şekilde yapılmaktadır, zengin bir Rus işadamı bu konuda kayda değer ilerlemeler elde etmiştir), bu kopyanın gelişmiş bir bilgisayar üzerindeki simülasyonu çalışır hale gelsin. Böyle bir kopyanın şimdi bir “ben” olması aynı zamanda o bilgisayarın prosesörü üzerinde bir varlık zemininin var olması anlamına gelir. Bu bilgisayar ile bağlantılı bir kamera da etrafı gözlemlediğinde, bu varlık zemini, yani bu sanal bilinç, bir insanı artık sonsuzluğa mı taşıyacaktır? Tabii sözü edilen bu sonsuzluk, o bilgisayar var oldukça ve enerjisi kesilmedikçe sürecek olan bir sonsuzluk. 


Bu gibi teşebbüslerin sonuçlarının ne olacağını şimdiden kestirmek pek mümkün gözükmese de, hepimizde var olan doğal bilinçlilik halinin, bu kadar geniş bir araştırma alanını zorladığını bilmek, konuyu derinliğine anlamanın zorluğu ile koşut olmalı diye düşünmek yanlış olmaz. Teknik olarak insan beynindeki Alfa, Beta, Gama ve Teta dalgalarının kaynağının henüz tam olarak keşfedilememesi, zorlukların parazit ve frekanslara karışan gürültülere yüklenmesi ve en son teknolojide LFP (Local Field Potential) yani bölgesel beyin alanlarındaki daha belirgin ve gürültü ihtimali az araştırmalar tekniğine zorunlu olarak başvurulması, bilinç konusunda ilerlemeler olarak kabul ediliyor. Bu dalgaların, büyük patlamadan kalan salınımlar olabileceği bile düşüncede mümkün olabilir (en azından benim açımdan). Salınımları oldukça düşük olan bu beyin dalgaları (ortalama 4-10 Hz.), EEG gibi eski moda cihazlarla bile kolayca ölçülebildiği halde kaynağının bulunamaması onun bilinç yayılımının aynı Higgs bozonları gibi bir zemini olması olasılığını akla getiriyor ve tabii tüm bunların cesurca yakıştırmalar olma olasılığını da. En son sinirbilimsel çalışmalar kompleks beyinlerin olasılıksal çalıştığını, kısmi veya topluluk halinde ateşleyen nöronlardan alınan kayıtlarının ortalamalarının kullanılmasının gerektiğini göstermektedir ve artık şimdi burada bilinç için açığa çıkacak çok az şey vardır.

Erdoğan Merdemert (12 Mayıs 2017)

Devam edecek...