Kültür kavramı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kültür kavramı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2012 Pazar

İnsan Kültürünün Doğası Var mı? (Mustafa Özcan, 4 Şubat 2012)

İnsan Kültürünün Doğası Var mı?


Yazının başlığının kulağa çelişik geldiği gibi bir hisse kapılmışsanız, merak etmeyin, yanılmıyorsunuz! Biliyorsunuz, kültür ve doğa insan denen varlığın düşünü (idesi, nosyonu, fikri, kanısı) çerçevesinde oluşmuş iki temel kavramdır. Ayrıca, her ikisi de kaplam bakımından en geniş anlam yelpazesine iye (sahip) ‘dir. İki kavramın da kaplamı geniş, kapsadığı anlamların sayısı fazla olunca sonuçta kaçınılmaz olarak anlatım sınırları birbirine geçip örtüşerek bunlar aynı şeyleri anlatan eşanlamlı, çakışan göndermeler (atıflar, imalar) üretmeye başlarlar.


Ancak aynı şeye yönelik bu göndermelerde belirli bir sayıdan sonra bir nitel dönüşüm oluştuğundan artık karşıt anlam yüklemeleri de var olabilmektedir. Yani, iki kavram aynı şey için aynı anda karşıt anlam taşıyan göndermede, imada bulunabilmektedir.


İşte başlığın iki kavramdaki kaplam genişliğinden kaynaklanan bu durum nedeniyle karşıt anlamsal öğeler bulunduğundan anlatımın kişide çelişik olma hissini uyandırıyor olması gayet normaldir.


Ruh/beden ikiliğine dek varan ve kültürün özünün kavranması için son derece önemli olan bu konuyu geniş olarak ele alacağımdan önce şimdi bildiğimiz tipik bir gerçeği anımsayarak işe koyulalım:


İnsan hem doğal hem de kültürel bir varlıktır!


Ama, doğa bilimsel bakıştan tamamen normal gibi görünen bu anlatım, hümaniter-bilimsel görüngeyi (perspektifi) kendileri için ana düşünsel doğrultu (yön, amaç, düstur) edinmiş bazı düşünürler tarafından kökten reddedilmektedir. Söz konusu düşünürlerden biri de kuşkusuz tanınmış İspanyol felsefeci Jose Ortega y Gasset’dir. Filozofun tarihsel görüngeden (perspektiften) ele alarak insan denilen varlığı en geniş çapta irdelediği düşünce sisteminin temelinde, insanoğlunun doğal bir varlık olmadığı, sadece kültürel bir varlık olduğu düşünü (nosyonu, idesi, fikri, kanısı) yatmaktadır.


Düşünür, insanı irdeleyen kurgusunu tarihsel-dizgesel görüngeden yaklaşarak oluşturduğundan, bu durumda incelenen varlıkların somut nesnel içeriği kaçınılmaz olarak boşaltılmış oluyor. Bu da doğaldır ki iki kültürel yandan, yani, maddi-manevi tanımlı insan kavramından sadece somut, maddi olanın karşıt parçası soyut, saymaca (konvansiyonel) manevi yanı geriye bırakıyor.


Ama bu yaklaşım gerçekten doğru mudur?


Konuya biraz da tarihsel akış içinde bakalım: Alman romantizm akımının ikinci aşamasını temsil eden düşünür olarak Wilhelm Dilthey, insan kavramına doğa biliimleri görüngesinden yaklaşan görgül geleneğe karşıt bir nitelik ile oluşturduğu tin bilimleri (insan, beşer, kültür, hüman bilimleri diye de adlandırılır) hareketini işte bu anlayış tabanında kurgulayarak başlatmıştı.


Tin bilimleri esasen, insan ve kültür olgusunu bireysel, tarihsel, yazınsal (edebi) ve yorumcu (hermönetik) olmak üzere dört öğeli bir çerçevede ele alarak kurgulamış bir düşün dizgesidir. Bu kurguda insanın sadece manevi (düşünsel) soyut kültürel içerik özellikleri ele alınır. Kurgunun bileşenlerine bakarak bunların ”önsel“ (a priori) bir ıraya iye (karaktere sahip) önermelerden, öncüllerden oluştuklarını söyleyebiliriz.


Görülüyor ki bu noktadan bakıldığında, Jose Ortega y Gasset’nin düşüncesindeki insan kavramının maddi kültürel varlıksal yanının yok sayılması kolayca anlaşılmaktadır. Ama sorun bu yaklaşımın özde, temelde gerçeğe, hakikate uygun olup olmadığıdır.


Düşünür insana yaklaşımında, onu maddi yanı olmayan bir varlık yapabilmek için önce ikiye bölmektedir. İkiye bölme olan bu ilk adımın kökü, başka bi deyişle insanı ikisel (düal) varlık olarak görme, anlama, kavrama anlayışı modern düşüncenin mimarı sayılan Rene Descartes’e dek uzanmaktadır.


İşte bu insanı özde zihnen “ayrıştırma” edimi, analitik ile holistik şeklindeki iki karşıt anlayışın oluşmasına ve devamında bunların da anlıksal tabanda (entelektüel zeminde) dikotomik (iki yanı olan) çağrışım çifti olarak görülmesine neden olmuştur.Bu bakımdan konuyu çağrışım çiftlerinden oluşan eytişimsel (diyalektik) sürecin iki aşamasından biri olarak görüp maddi/manevi (özdeksel/düşünsel) şeklinde göndermelerde bulunarak irdeleyebiliriz.


Şimdiki soruysa bu çiftin eytişimsel süreçte ayrışma mı, yoksa birleşme mi aşamasında olduğunun ortaya konulması yönünde olmalıdır. Başka bir bakıştan da konu artık ruh/beden ikiliğinin var olup olmadığı noktasına dek gelmiştir. Aynı şekilde soru –eğer konu evrimsel bir süreç olarak görülürse- eytişimsel süreçte tez-anti tez de mi, yoksa sentez de mi bulunulduğunu sorabilir.


Cevabı açıktır ki günümüz nörokognitif bilimleri vermektedir. Bu bilimler, psikenin sinirsel-bilişsel ortak niteliklerini eşsüremli (senkronik) olarak inceleme yetenekleri nedeniyle ruh/beden ikiliğini (düalitesini) her iki yönden de görebilme olanağı kazanmıştır. “İnterdisipliner” yapıları ve geldikleri ileri araştırma tekniği düzeyleri ile söz konusu disiplinler bize artık her iki yanın da bir arada, aynı ve tek bütünsel bünyede, yani diğer bir deyişle dikotomik çift olarak bir elmanın iki yarısı gibi birlikte varolduklarını açık kanıtllarla doğrulamaktadır.


Bugün artık, Antonio R. Damasio’nun kitabının başlığı olarak benimsediği deyiş ile “Descartes’ın Yanılgısı” bilimsel yolla belgelenip kanıtlanmıştır.


Sonuç olarak ise bize bu durumda geriye yalnızca şu hususun açık ve seçik bir gerçeklik, bir hakikat olarak kabulü kalıyor: İnsan kültürünün doğası vardır!


(Mustafa Özcan, 4 Şubat 2012)

22 Ocak 2012 Pazar

Kültür Kavramının İrdelenme Şekli Nasıl Olmalıdır? (Mustafa Özcan, 22 Ocak 2012)

Kültür Kavramının İrdelenme Şekli Nasıl Olmalıdır?




Kültür kavramı hakkında fikir yürütmek, onu irdelemek, hem zor hem de kolaydır! Saçmaymış gibi gözüken bu ifade kültür kavramı ile ilgili önemli bir özelliği ortaya koyması yönüyle incelenmeye değerdir.



Bir “kültürbilim” (“kültüroloji”) dalı olan antropolojinin altdalı dilbilimin bize öğrettiğinden biliyoruz ki, bir konuya, bir kavrama yönelik anlamların büyük bölümü ana anlam ile örtüşen, veya en azından ona yakın olan, yahut da onunla ilgisiz gibi olup da zıt (ters) olmayan yan anlamlardan oluşur. Buna genelleşmiş terimbilimsel bir adlandırma ile kavram örüntüsü (veya haritası) diyelim. Ayrıca soyut düzlemde ele alındığında bu örüntü anlamlararası ilişkiler yönüyle ağsal bir yapı ortaya koyar.



Ama bazı kavramlar vardır ki, kültür kavramı da bunlardandır, çelişik değerlendirmelere yol açacak kadar belirsiz, ancak o denli de içsel, doğal, günlük, otantik bir şeymiş gibi gelir insana. Kavram irdelemeleri sırasında böyle durumlarla genellikle kaplamı (ayni kavrama yönelik ana ve yan anlamların toplam sayısal kapsamı anlamında) geniş olanlar incelenirken karşılaşılır.



Kültür kavramının incelenmesi sırasında da karşımıza çıkan bu sorunu çözmek için konuyu bir de eytişimsel görüngeden (diyalektik perspektiften) bakarak irdeleyelim. Ancak bu noktada hemen her şeyden önce eytişimsel sürecin temel özelliğini anımsayalım: Nicel artış belli bir miktara eriştikten sonra nitel değişim ortaya çıkar.



Kural, doğaldır ki, kaplamın miktarsal büyüklüğü için de geçerlidir.Yani bir kavramın yan anlamların sayısal değerinin belli bir noktaya ulaşmasından sonra anlamda nitel dönüşüm oluşarak zıt anlam ortaya çıkacaktır demektir. Başka bir deyişle, tür kavram anlam artış süreçlerinde zıt bir anlamın, yani bir bakıma “değerlerin tersine dönüş” olgusunun oluştuğu bir durumla karşı karşıya olunduğu derinliğine idrak edilmeli, anlaşılmalıdır. Kısaca, o değişim noktasından sonra kavramlaştırmada anlam oluşturmakla görevli zihni çağrışım işlemindeki değersel öznitelik artık karşıt bir ıraya iyedir (karaktere sahiptir).



Bu nedenden dolayı da böyle kavramları irdelemek hem kolay hem de zordur. Zorluk, konuya bakışta tersinme (karşıt yöne dönme) gerektirmesinden dolayıdır; kolaylık ise değerlerin ters dönüşü noktasından itibaren o ana dek geçerli uslamlama olan düz mantıktan ters mantığa (diyalektiğe) geçiş sağlandığında ortaya çıkar. Yani, bu zihni tersinmeyi gerçekleştiğimiz zaman irdelememiz kolaylaşır, çözüm verir. Yoksa, dilsel ve anlamsal bir antitez durumu oluştuğunun farkına varmaz ve ona göre konuya bakışta konumlanmazsak irdelememiz sonuçsuz kalmaya, incelememiz çözümsüz olmaya mahkumdur.



Bu basit işlemsel olguya benzeyen bir örnek de çocukta zihni (anlıksal) gelişiminin Piaget’ye göre belirlenmiş şemasındaki soyut işlevler evresinde ortaya çıkar. Onbir yaş ve sonrasının yeniyetmelik döneminden itibaren, insan andırışsal (analojik) öğrenmede, benzer anlamlı kavram çağrışımlarının yanısıra artık karşıt anlamlı olanları da çağrıştırarak kavramlaştırma işlemlerine sokmaya başlar. Yani, insan zihni yeniyetmelikle birlikte diyalektik işlem yapma yetisine de vakıf olmaktadır!



Genel bir değerlendirme ile zihni gelişimimizde böylece çelişkiler mantığını kullanabilme olanağı olan birey olarak olaylara karşıtları ile birlikte eytişimsel görüngeden (perspektiften) bakabilme olanağı da elde etmiş oluyoruz. Ancak bu yetinin eğitimle işlenerek anlıksal (entelektüel) sorun çözme yeteneğine (kapasitesine) dönüştürülmeden kullanılamayacağını da bilmek gerekir.



İşte kültür dediğimiz şeyin, kaplamsal genişliğinden dolayı kaçınılmaz olarak çelişik anlamlar içermekte olduğundan eytişimsel (diyalektik) görüngeden (perspektiften) bakışla ve bu konuda eğitilmiş bir anlıkla irdelenmesi gereken ıraya iye bir kavram olduğunu söyleyebiliriz.



Mustafa Özcan (22 Ocak 2012)