BBS (Bildik Bilimin Sonu) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BBS (Bildik Bilimin Sonu) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2011 Salı

HAK nedir, ne değildir! (Mustafa Özcan, Ekim 2011)

Eylül ayı denememde Ekimde HAK konusunu ele alacağımı belirtmiş idim. Son derece netameli olan bu konunun ele alınışının önemli zorluklarla dolu olacağı ırasından (karakterinden) önce adından belliydi: HAK. Kısaltmanın açınımı Herşeyi Anlayan (veya Açıklayan) Kuram’dır. Ama çağrıştırdığı şey nedeniyle açık ifadeden daha fazla olarak kısaltması kulakta çarpıcı bir izlenim bırakıyor.



Anlıksalcılığını (entelektüelliğini) kuantum kuramına dek genişletmiş olanlar, HŞK (Her Şeyin Kuramı) kısaltmasının İngilizcede çok sık geçen ToE (Theory of Everything)‘nin Türkçedeki karşılığı olacağını tahmin eder sanırım.



Ortadakinin küçük, yanlardakilerin büyük yazıldığı bu İngilizce üç harf, doğa bilimlerinin özündeki soyut sınırıları belirlemeye yönelik olarak dört temel etkileşim alanının tümleştirmesini (entegre edilmesini) matematik yoluyla yapmayı amaçlayan ve pek çok yazarca “ereksel (teleolojik) zirve yasası” neliğiyle (mahiyetiyle) benimsenmiş olan kuramsal (teorik) fizik disiplin nosyonunun bir kısaltmasıdır.



Her büyük işte (süreçte) olduğu gibi burada da temel olarak eytişimsel (diyalektik) kutupsallıkların çelişmesinden ortaya çıkan bir bireşime (senteze) doğru ilerleyen yaklaşım ile sonuca ulaşma çabası söz konusudur: Bir yanda tanecik ırası gösteren yapı olarak parçacıklar, öbür yanda dalga büyüklüğü olarak etkileşim alanları. Ancak bilindiği gibi -CERN’deki Higgs bozonu arayışında görüldüğü üzere- bu kuramsal tümleştirme çabalarının deneysel olarak doğrulanması çalışmaları pek de istenen sonuçları verememektedir.



Şimdi bu anlatılanlardan anlaşılan şu ki, fizik biliminde bu zorluklar varken daha karmaşık olan insan bilimlerinde “Herşeyi Anlayan Kuram” tarzındaki kuramsal çalışmalar bilim insanlarına pek de cazip gelmeyeceği gibi itici de olabilir! Başka bir deyişle, akademisyenlerin bu konulardan uzak durmasını beklemek hiç de yanlış olmaz.



Ama gelin görün ki doğa bilimsel kültürde Maxwell’in elektrik ve manyetik kuvvet alanlarını birleştiren matematiksel çalışmasının başlangıç olduğu kabulü ile yapılan karşılaştırmada insan bilimlerindeki çalışmalar doğa bilimlerine inat ona koşut olarak yürümüş ve de yürümektedir. Maxwell’in denklemlerini geliştirdiği dönemlerde Dilthey’in kurduğu Alman Tin Bilimleri Okulu’ndaki çalışmalarda da bu türden tümleşik bir kuramsallaştırma hedeflemişti. Ancak doğa bilimsel kültürdeki açıklamaya ve öngörmeye yönelik kuramsal hedefler yerine Tin Bilimleri Okul’undaki çalışmalarda, toplum ve davranış bilimleri için anlamayı amaçlayan bir sınırlama ile yola çıkılarak insan bilimleri kültürünün karmaşık yapısının yaratacağı zorluklardan biraz olsun kaçınılmak istenmişti.



HAK konusu işte bu kapsamda insan bilimlerine yönelik soyut-bütünsel bir kurgulama düzeneği olarak tasarlanmış bir araçtır. Başka bir deyişle HAK insan bilimlerine üst kuram (meta teori) olarak düşünülmüş bir arayışın adıdır.



Bu amaç ve kapsam ile geçmiş dönemde KDP-CST’nda dört aylık bir çalışma programı uygulamaya sokuldu.



Bu doğrultuda HAK’ın neliğinin ortaya konulmasına yönelik olarak önce olası temellendirici konular dizgesel bir yaklaşımla tarih, toplum ve öznellik gibi insan bilimlerinin ulamsal boyutları ekseninde ele alınarak irdelendi.



Sonuç olarak konunun işlendiği trimestrinin sonlarında HAK kavramının temel yönlerini oluşturan konular birbirleriyle tümleşecek şekilde bağlantılandırılarak HAK’ın dörde dört kafesi (gridi) olarak düşünülen kuramsal-mantıksal matris çerçevesi’nin geliştirilmesi sağlanmıştır.



Söz konusu kuramsal-mantıksal çerçeve’nin yatay mantıksal ekseninde şeylerin uzay-zamandan arınmış (ne zaman ve nerede sorularının anlamlı olmadığı durumlar anlamında) durumlarını sorgulayan belirlenimci (deterministik) mantık soruları olan ne, neden, niçin (nedenin nedeni olarak) ve nasıl soruları sağdan sola doğru yer almaktadır. Yöntemi temel alan dikey kuramsal eksende ise insan bilimlerinin dört ulamsal alanı saltıktan göreceliye doğru yukarıdan aşağıya sıralanmıştır: Formel disiplinler (lojistik (sembolik) disiplinler), yapısalcı (strüktüralist) disiplinler, eleştirel (kritik) yaklaşımlar ve yorumsamacı (hermönetik) yaklaşımlar.



HAK ile ilgili olarak KDP-CST’nda gerçekleşen dört aylık çalışmanın sonuçlarının özeti kısaca budur.

Gelecek aydan itibaren denemelerimi CST’na koşut olarak orada işlenmeye başlanan sistem düşüncesi ile ilgili yazılarla sürdürmek niyetindeyim. Bu konuyla ilgili seride üç yazı olacağını tahmin ediyorum. Ancak HAK hakkındaki olası soruları da memnuniyetle cevaplamaya hazır olduğumu yeri gelmişken belirtmek isterim.

Mustafa Özcan / Ekim 2011

3 Ekim 2011 Pazartesi

Doğa Bilimsel Yöntem İnsan Bilimleri için Neden Uygun Değil? (Mustafa Özcan, Eylül 2011)

Başlığın cevabı, yazı dizisinin dikkatli izleyicileri için yaklaşık da olsa artık bellidir diye düşünüyorum. Ama konunun başka bir konumdan ve değişik bakış açısıyla ele alınıp biraz daha açımlanmasının gerekli olduğu yönündeki düşüncem de diğer bir tespitim.



İlkin genel anlamda dizgesel (sistemik) bakış konumundan görülen bilimsel bilginin sorgulanma yöntemlerinin iki ana ulamı hakkında sistem düşüncesinin tanınmış öncülerinden Russell Ackoff’un ‘mealen’ de olsa şu görüşünü anımsatmak ile işe başlayayım: Doğa bilimlerinin yönteminin kuralsal-ulamsal özü indirgemeci analiz, yani daha küçüğe, daha öğesele doğru gidiş iken sosyal bilimlerin yükseltgemeci sentez, yani daha büyüğe, daha bütünsele doğru gidiştir. Yani, genel bir değerlendirmeyle, bu iki yöntemsel ulam, parça-bütün ilişkili dikotomik kavram çifti olma özelliğini taşımakta ve eytişimsel (diyalektik) genel bir bütünü oluşturmaktadır. Bu görüngeden (perspektiften) hareket ile toplumsallığın bilimsel yöntemler ulamını bütüncül (holistik) anlayışla irdelemek üzere ele almak oldukça doğru ve ilginç bir seçim olacaktır.



Ayrıca, bilimin iki ana disipliner ulamından tin bilimlerinin, daha bilinen bir ifade biçimiyle insan bilimlerinin (hüman veya kültür bilimleri de deniyor ve bazan da tam örtüşmese bile sosyal bilimler veya toplum bilimleri diye anılıyor), bu bilim-kültür yarıküresinin bilgi eldesindeki yöntemlerinin öteki ana disipliner yarı olan doğa bilimlerinden farklı olduğu ve özellikle de olması gerektiği yönündeki görüşlerin artık evrensel-entelektüel düzeyde genel kabul gören bir gerçeklik olma yönünde hızla yaygınlaşmakta olduğunu söylemek gerekir. Konuyu özetlemiş bu tek ve uzun tümcede ifade edilen düşünceyle ilgili bundan önceki dört aylık denemenin odağındaki bilimsel yöntemlerin ussal çerçevesinin ne olduğu sorusunu, bir kez daha, ancak farklı bir görüngeden ele almak isterim.



Konuya toplumsal boyut konumundan ve bilişimsel (enformatik)-kavramsal görüngeden bakarsak, insanoğlunun ussal kavramsal düzlemi üstünde, dil, değerler ve zaman diye tanımlanabilecek temel ve öğesel nitelikli özelliklerini temsil eden şeyleştirilmiş bir üçgenin varlığından söz ederek insanın soyut kültürel birikimini bu antropik-geometrik model ile tanımlanan ilişkiler bütünü üzerinden tanımlayabiliriz. Termodinamik ve onun uzantısı olan enformatik açıdan kendi tarihselliği ve yazgısı doğrultusunda ilerleyen insanın, bilgi birikimini artırmak çabası ile entropiye karşı verdiği amansız mücadelenin sonucunda sinerjik olarak elde ettiği bu kazanımların birikimiyle evrilebildiğini söyleyebiliriz.



Öte yandan modeldeki değerler, doğa ve toplum boyutu içindeki yaşantımızla kazanılarak oluşturulmuş yapıntısal-özsel öğe kaynaklı iken, dil, soyut birikimin iletişimi ve bellek kaydı için kullanılan doğuştancı (nativistik) kaynaklı bir koddur. Zamana gelince, onu her şeyi sonlandıran ilksel (primordial) acunsal (kozmik) etmen-boyut bireşimi (sentezi) bir öğe olarak görmek en doğru yaklaşımdır sanırım.



Antropik üçgen modelini vektöryel olarak ele alır ve insanı temsil eden köşesinden bakışla irdelersek, komşu kenarların dil ve değerleri, karşı kenarınsa zamansallığı simgeleyen vektörler olduğu kabulü ile karşı kenarın zamanın toplamını ve yönünü ve iki komşu kenarın ise ayni yönde ardarda bağlanmış vektörler olarak dil ve değerleri temsil ettiğini görebiliriz. Bu bakış noktasından kolayca gözüken iki ayrık (biri kırık biri düz) vektöryel yolun eş çıkışlı ve eş sonlu olduğu; ancak farklılıklarının, dil ve değerlerin dolaylılığında, zamanın ise dolaysızlığında olduğu hemen anlaşılır. Şu halde biz tanınmış fizikçi Richard Feynman’ın kuantum mekaniğini açıklarken eğretileme (metafor) olarak bolca kullandığı beylik fiziksel-görüngüsel bir olgu olan “sum of history”nin toplumsal boyuttaki örneksel (analojik) eşdurumuyla karşı karşıyayız demektir.



Bu model de gösteriyor ki, zamanın yönüyle özdeş olan entropi ile, daha uygun bir deyişle, bilgideki doğal kaybın temsilcisi ilksel nitelikli doğal gerçekliği olan entropiyi temsil eden zaman ile, ona karşı gelerek bilginin artışını sağlayan insan zihninin (anlığının) yapıntısal-toplumsal gerçekliği olan dil ve değerler arasında bir yarışma, çatıma vardır. Başka bir anlatımla; insanın usu ve anlığı, tini ile doğal çevresi arasında sürüp gitmekte olan çatışmalı eytişimsel akışın doğal-toplumsal ve evrensel birlikteliğinin odağındaki temel özselliktir.



Nitekim bu süreçte insan, bireysel ve toplumsal yazgısını belirleyen zaman yönlü yıpratıcı olguya, yani bilgiye karşıt olan zaman okuna, termodinamik ve enformatik deyimle enropiye karşı geldiğinden; mitsel Atlas betisinin (figürünün) verdiği savaşım gibi beyhude bir çaba içinde olan taraf olarak görülebilir. Ama buna karşın, bu mücadelenin devamlılığı olmuş ve olacaktır; çünkü yeneni belli olsa da kozmik boyuttaki bu süreçte kısa süreli bazı bölgesel yengilerin olabilirliğinin, yitirilmiş dizgeler, yapılar (“dissipative systems, structures”) olarak İlya Prigogine’ in tanımladığı şekliyle var olduğu bilinmektedir. İşte bu yengiler insanın genetik ve sosyal-kültürel bilgi patlamaları şeklinde olan sıçrayış evrelerini temsil ederler ve zamanla dönemsel olarak ortaya çıkarlar. Bana göre, çok yüksek bir olasılıkla entropiye karşı bu toplumsal-yengisel dönemlerden, evrelerden birinin, belki de önemli olan birinin yaşandığı bir çağdayız.



Söz konusu dönemler kendilerini epistemik (bilgi kuramsal) ıraları (karakterleri) ile belli etmektedir. Bundan önceki dönemin ırası, doğa bilimleri tabanında genel anlamda fiziksel-enerjetik gereksinimlerin (gıda, barınma, üreme, korunma gibi) karşılanması için verilmiş olan bir varoluş savaşımı sonucunda kazanılmış soyut bilimsel bilgi birikiminin sağlanması şeklindeki bir etkinlik ile belirlenmiş iken, şimdilerde başlamış olduğunu varsaydığım dönemin ırası ise toplumsal-bilişimsel tabanlı bilgi gereksiniminin yol açtığı bir sinerjik bilgi patlaması ile belirlenecektir. Ve bu süreç dolayımsız ve doğrudan toplumsal örgütleniş biçimimizi kökeninden etkileyecek olan özkatalitik hızlanma özelliğine de iyedir (sahiptir).



Öte yandan, bilgisel alan olarak da tanımlayabileceğimiz bu evrensel düzeyli bu dizge, öncekine göre doğal değil de bireysel-toplumsal karakterde olunca zaman oku entropinin yıpratıcılığına çok daha açık bir hal sunmaktadır. Başka bir deyişle, doğa bilimlerinde göz ardı edilebilen tarihsellik etmeni, veya kısaca tarih diye ifade edebileceğimiz zamansal etkinliğin yıpratıcılığı bu durumda hiç olmadığı kadar işin içindedir.



Hal böyle olunca, görüngüler karşısında, zamana ve duruma göre, diğer deyişle makul bir görecelik çerçevesine göre hareket edilmesi gereklidir. Bu da sonuçta kaçınılmaz olarak bilimsel bilgi kazanımındaki yöntemsel seçenekler içinden en uygun olanının, yani optimumunun seçimi şeklinde yeni bilimsel bir yaklaşımı zorunlu kılar.



İşte, böylece, bu doğrultudaki yeni bir anlayış ve yeni bir yaklaşım ile bilgi-bilim-ulamsal (kategorik) yöntemler arasından en uygun olanının seçiminin yapılabileceği, üst, süper, hiper veya meta diye adlandırılabilecek, özgün ilkesel kural ve ölçütleri örtük (zımnen) de olsa kapsayan ussal-anlıksal ‘meta mantıksal bir çerçeve’nin oluşturulması kaçınılmazlık olarak karşımıza dikilmektedir.



Sonuç olarak bilimsel dünyada çoktan seçmeli yöntemlerle (saksağan usulü) iş gören bilgi kuramsal bir dizgenin kullanılacağı yeni bir döneminin eşiğinde olduğumuzu söylemek son derece yerinde bir saptama olacaktır. Gelecek ayki denemem bununla ilgili olarak KDP-CST’nda geliştirdiğimiz HAK denilen bilim kuramsal dizgeyi tanıtarak ele almak olacaktır.



Mustafa Özcan / Eylül 2011

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Sosyal ve İnsan Bilimlerinde Yöntem Sorununun Neliği (Mustafa Özcan, Ağustos 2011)

“Bildik Bilimin Sonu” yazı dizisinde yavaş da olsa sona doğru ilerliyoryuz. Temmuz ayı denemesinde Ağustosta sosyal ve insan bilimleri alanındaki yöntem sorunu ile ilgili görüşlerimi aktaracağımı belirtmiştim. Şimdi o noktadayız.



İrdeleme için sosyal bilimleri toplumun, fizik bilimlerini doğanın ve insan bilimlerini bireyin temsil ettiği şeklindeki şematikleştirmeden hareket etmek son derece yararlı olacaktır. İlkin insanın özne olarak kavram üretim etkinliklerini yürütmek için üzerinde yoğunlaştığı temel ulamsal bilgi kaynağı alanlarına bakalım: doğa, toplum ve nesne olarak birey. Bu üçlüden oluşan ana bilgi kaynağımızdaki bilgileri aydınlığa çıkarılırken (elisitasyona tabi tutulurken) başvurulan yolların farklı olduğunu önceki yazılardan biliyoruz. Örneğin doğada deney ön planda iken bireyin gözlenmesindeyse deneyin yanısıra pek çoğu ile birlikte öteki uçtaki bir yöntem olarak içe bakışa da başvurulmaktadır.



Ancak işin doğrusu, bireysel alandaki bilgi kaynağının kendine özgü durumuna, başka bir deyişle özniteliğine göre global bir yaklaşımla deney-içe bakış (ayni kavramların ayni görüngeden bakışla farklı adlandırmaları: pozitivistik-hermönetik veya olgusal-kurgusal) yöntem uzamından en uygun yöntemin seçilmesi şeklinde olmalıdır. Öte yandan, kaynağın kendine özgü kipsel durumu güdüler hiyerarşisindeki yeri ile belirlenmektedir ki bu güdünün biyo-psişik mi, yoksa psişik-toplumsal mı, ya da bu ikilinin arası mı olacağına göre değişecektir. Bireysel olup biyo-psişik özellikteki veriler (örneğin açlık gibi olanlar) için sadece deneysel yöntem geçerli iken ikilinin arası biyo-psiko-toplumsal özelliktekiler (örneğin cinsellik gibi) içinse içe bakışa da başvurulmakla birlikte şimdilerde gelişen bilgisayarlı görüntüleme teknikleri ile veri toplamada deneysel yöntemin kendini kanıtladığı görülmektedır. Dolayısıyla psişik-toplumsal olan kaynaklardan bilginin elisitasyununda, açığa çıkarılmasında kullanılan yöntemler oldukça yüksek bir çeşitlilik durumu serglemektedir.



Freud’da hipnoz ve rüya yorumları, Adler’de kişilik testleri ile ilgili veriler, Jung’ınsa antropolojik kurgulamaları; bu üç ruhsal dinamikçinin ileri sürdükleri kuramların temelindeki bilgi kümelerinin oluşturulmasında başvurdukları araştırma yöntem ve teknikleri olmuştur. Görülüyor ki pisikoanalitik okulda temel olan Freud doğrultusunun yanısıra ortaya çıkmış olan Adler ve Jung yaklaşımlarında da ötekininkinden farklı yöntemler söz konusudur. Yukarıdaki verilmiş sırasıyla, biyo-psiko-toplumsal kökenli cinsellik, psiko-toplumsal kökenli üstünlük ve özgerçekleştirim güdülerinin temsil ettiği bu alt bilgisel alanların öznitelikleri araştırma tekniklerini, diğer deyişle bir bakıma yöntemini, bu da psikoanalitik alt kuramın neviini, türünü belirlemektedir.


Kısaca vurgulamak gerekirse bilgi kaynağının özniteliği bilginin aydınlığa çıkarılmasında kullanılan yöntemi, o da soyutlama kuralları aracılığı ile çıkarsanacak olan kuram türünü belirlemektedir. Hal böyle olunca da artan bu çeşitlilik artan bir belirsizliğe neden olmaktadır.


Bu durumun da en çok etkilediği, yöntemi kurgusal gerekçelendirme olan tin bilimleri (kültür, insan veya beşeri bilimler ya da hümaniteler de denilebiliyor) için yapılan bilgi üretimidir. Böylece tin bilimleri alanında üretilen bilginin doğruluğu, geçerliliği, kesinliği ve pekinliği son derece tartışılır hale geliyor ki bu mantık, epistemoloji, bilim felsefesi ve kuramı gibi biçimsel (formel) ve kurgusal (spekülatif) disiplinlerdeki tartışmaların başlıca kaynağı ve de yüzyılı aşkın bir süredir bilim kuramı ve felsefesinin devam ede gelen temel sorunsalıdır.


Mustafa Özcan, Ağustos 2011

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Bilimlerde Yöntem Çeşitliliği (Mustafa Özcan, 28.07.2011)

Geçen ayki yazıda yöntem konusuna değinmiş ve daha geniş olarak bunu “Bildik Bilimin Sonu” serisinin ikincisinde ele alacağımı belirtmiş idim.Yöntemler, bilginin kazanılmasındaki temel işlevlerinin yanısıra, bilimsel bilgi kümelerinin, ki bunlara “disiplin grubu” veya sadece “alan” denilmektedir, biribirlerine görebilginin kazanımındaki ıra (karakter) farklılıklarının ortaya konularak özgülleştirilmelerinde belirteç görevini de üstlenirler.


Sağın (egzakt) bilimler denilen bilimsel alanda doğa bilimleri ile mantık, matematik gibi formel bilimler bulunur. Buradaki sağın nitelemesi kesinlik, katılık, güvenilirlik anlamındadır. Ancak hemen şu hususu fark etmek mümkün: Burada gerçekte iki alan ile karşı karşıyayız! Çünkü matematiksel bilginin elde edilmesi belit (postüla, ilksav, koyut) olarak tanımlanan ispatsız kabuller olan kurallar üzerine kurulu aksiyomatik sistem diye adlandırılan soyut bir yapıya dayanır. Oysa başta fizik olmak üzere kimya, biyoloji, psikoloji (deneysel) gibi doğa bilimlerinde bilginin elde edilmesi gözlem ve deneye dayanmaktadır. Hal böyle olunca sağın bilimler diye bir alanın tanımlanmamış olması daha uygun bir seçenek olurdu. Gerçekten de bilim felsefecilerinin son zamanlarda bu terninolojiyi kullanmaktan vazgeçmiş oldukları anlaşılıyor.


Bilindiği gibi modern bilim felsefesi konusunun ilk düşünürlerinin başında gelen rönesans adamı İngiliz F. Bacon bilimsel yöntem için tümevarımsal uslamlamayı (endüksiyonlu akıl yürütmeyi) önermişti . Önerdi ama bilim yapanlar, yani bilim insanları araştırmalarında kendi bildikleri yollarla bilgi kazanmaya devam ettiler. Bunun nedeni endüksiyon yönteminin zorluğundaydı. Bir örnekle anlatmaya çalışalım. Bu yönteme göre kuğuların beyaz olduğu bilgisinin tam kazanılmış olduğunun kabulü için tüm kuğuların beyaz oduğunu gözlemek gereklidir. Şimdi gelinen duruma bakalım. Onbinlerce yıldır insanlar hep beyaz kuğu gördüklerinden bu o kadar da zor bir şey olmasa gerekirdi diye düşünebilirsiniz, ama öyle olmadı. Sonra Avustralya keşfedilince siyah kuğuların var olduğu anlaşıldı. Bir tek kuş türünün tüy renk bilgisinin kesinliğe bağlanmasının güçlüğü için güzel bir örnek. Bu nedenle siyah kuğu olgusu yazılarda bir eğretileme (metafor, mecaz) olarak çok kullanılır dilbilimsel bir gösterge olmuştur.


Sonuç olarak doğa bilimlerinde varsayımsal tümdengelim (hipotetik dedüksiyon) yönteminin kullanıldığı görüşüne varılmıştır ki, bu durum halen “sağın” ıralı geçerlilik konusunda fazlaca bir itiraza muhatap olmamaktadır. Doğa bilimlerinde yöntem sorunu olasıdır ki bilimin öteki alanlarına oranla en az sorunsallığa iye (sahip) olandır. Hele hele “bilimsel” diye anılabilecek genel alanların sayısı dört olarak düşünülecek olursa. Bunları formel, doğa, sosyal ve insan bilimleri (hümaniteler) şeklinde tanımlamak pek yanlış olmasa gerekir. İlk ikisinin yöntemi hakkında kısa da olsa bilgi aktarmaya çalıştım. Son ikisinin yöntemi hakkında fikir yürütmenin zorluğunu bildiğimden bunlarla ilgili olarak söyleşmenin ayni zamanda “bildik bilim alanları” olan “sağın” bilimlerden farklı bir yol izlenmesi gerektiğini biliyorum.Yani BBS geliyor.Bunun için ilkin sosyal bilimlerle insan bilimlerinin doğa bilimlerinden farklılığını görmek, sonrasında bunlarla ilgili yöntemsel yapıyı irdelemek gerekir. Yoksa anarşist bilim kuramcısı Feyerabend’in yaptığı gibi yöntemde her yol mübah deyip işin içinden sıyrılmak da olanaklıdır. Ancak bu durumda tartışılacak, konuşulacak bir şeylerin kalmayacağını da hesaplamak gerekir diye anımsatıyorum.


Gelecek ay sosyal ve insan bilimleri (İng. ‘humanities’) alanlarındaki yöntem sorununu irdelemeye başlayacağız. Mustafa Özcan/28.07.’11

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Bilim Dedikleri... (Mustafa Özcan, Haziran 2011)

Belli bir entelektüel düzeye erişmiş kişiler bilim sözcüğü ile ne anlatılmak istendiği konusunda uygulama örneklerine dayanaraktan bazı görüşlere her zaman ve oldukça net bir şekilde sahiptir. Ancak bu kişiler, bilimi bir “üst bir dil biçimi” olan tanım ile ifade etmeye gayret ettikleri nde doğru bir cevap vermekten genellikle çok uzakta olurlar. Bunun nedeni ise, somut karakterinden dolayı uygulamayı örneklendirme çabalarının pratik kolaylığına karşılık tanımlamanın soyut karakterinden dolayı dilsel zorluğunda yatmaktadır. Yani, soyutlama somutlamaya göre daha ileri bir formellik düzeyini temsil etmekte olduğundan zihni etkinlik için daha zorlanmalı bir süreçtir.


Bu durumu bilimler veya disiplinler denilen geniş ve derin bilgi kümeleri için yapılacak eğretilemeye çıkış noktası olarak alırsak, somut uca daha yakın olan sağın, doğal veya görgül bilimlerin soyut uca daha yakın olan sosyal, beşeri veya tinsel bilimlere göre daha kolay anlaşılır olduğunu kabul edebiliriz.


Oysa genelin, sıradan insanların bu konudaki kanıları bunun tersidir ve bana göre yalnızca bir söylenceden ibarettir.


Sağın bilimlerin (disiplin terimi de uygun olurdu) önde gelen temsilcisi bilimlerin kraliçesi matematiğin gözde keşiflerinin veya icatlarının çoğunu matematikçilerin henüz genç yaşlardayken yapmış olmaları buna kanıt olarak verilebilir. Demek ki gerçekte matematiği sosyal bilimlere kıyasla daha az birikim ile yapılabilecek bir soyutlama etkinlik türü olarak görmek olanaklıdır. Başka bir deyişle formel disiplinlerde ve doğa bilimlerinde soyutlama kollektifin bilimlerindeki soyutlamaya göre daha kolaydır. Bu saptamadan sonra şimdi bilim konusunun başka bir yanını irdelemek istiyorum: Yöntem.


Bilim, şeylerin ve olayların neliğini ve niçinliğini ortaya koyan mantık sorularının kapsamındaki ele alışları kendine konu ederken, yöntem bu kapsamdaki bilginin kazanılmasının nasıl olması gerektiği sorusunu cevaplamayı amaçlar. Gene, nedir sorusu betimleme ile sonuçlanırken niçin nedenselliği açıklar. Böylece Dilthey’in benimsediği terimlerle idiyografik (betimleyici) ve nomotetik (kurallayıcı) bilim tipolojilerine varırız. Öte yandan, ne sorusu ile neden sorusuna verilecek cevapların güvenilirliği bizi iki farklı yöntem kullanmaya yöneltir. Betimleme için basit gözlem ve gözlemin yeterli sayıda yinelenmiş olması yeterli iken açıklama için neden-sonuç zincirinin ortaya çıkmasını sağlayan aşamalı mantıksal işlemlere de gereksinim vardır.


Bu doğrultuda açıklamalı durumların daha zorlayıcı olacağı ve bu nedenle de basit olaylara ve şeylere daha kolay uygulanabileceğini ama betimleme durumu için bunun tersi olduğunu söyleyebiliriz.


Bu bağlamda zorlukları aşmak için sosyal bilimlere yöntemsel yaklaşımının doğa bilimlerine kıyasla hem çeşitlendirilmiş hem de farklılaştırılmış olması gerektiği sonucuna varılır ki bilim felsefesi, sosyolojisi ve tarihinin son yarım yüzyıldır üzerinde hararetli tartışmalar yaptığı bir konudur.


Görülüyor ki bu durumda doğa bilimlerinde bilginin kazanılmasında genelde başvurulan yol olarak kabul edilen hipotetiko-dedüktif (varsayımsal tümdengelim) yöntemin sosyal bilimler için tek başına geçerliliğe sahip olması mümkün gözükmemektedir. Ayrıca doğa bilimlerinde olması kaçınılmaz olan görgül karakterin sosyal bilimlerde aranması da zorunlu değildir. İşte bu noktada formel ve sağın bilimlerden kesinlik bakımından daha farklı bir bilim anlayışına gereksinim duyulduğu açıktır.


Gelecek yazımda bu hususu ele alacağım.


Mustafa Özcan / Haziran, 2011

Bildik Bilimin Sonu (Mustafa Özcan, Mayıs 2011)

Bu ayın konusunu Nisan Ayı yazımda bilerek belirtmemiş idim. Bunun nedeni Cumartesi Söyleşi Toplantıları’nda (KDP-CST) yeni bir "trimester" dönemine giriyor olmamız ve deneme yazılarının söyleşilerden tümüyle ayrık bir kulvarda ilerliyor olmasından duyduğum rahatsızlıktı.

Bu rahatsızlığımın iki etkinliğin konuları arasında tamamlayıcı bir ilişkinin olmamasından ileri geldiğini anlamam uzun sürmedi.

Bunun giderilebilmesi için deneme yazılarının söyleşilerle diyalektik karakterde, yani karşıt tezde ancak bütünleşen konuları işliyor olması gerektiğini düşündüm. Sonuç olarak trimester boyunca CST’nda "herşeyi açıklayan kuram", HAK ile ilgili söyleşi dizisi sürerken koşutunda karşıt tezli bir konuda ADY dizisi devam etmeliydi!

Bu yaklaşım ile amaçlanansa her iki etkinliğin konularının birbirini diyalektik olarak tamamlaması sonucunda buradan sinerjik fazla diye bilinen yararın elde edilmesidir.

Hal böyle olunca deneme yazısı dizisinde işlenecek konunun hangi içerikte olması gerektiği yönünde şu kanıya vardım: Söyleşilerde kuramsal -bilimsel düşünce piramidinin bir bakıma tepesi nde yer tutan kurgusallıktaki HAK konusuna karşılık, ADY yazıları karşıt kutuptan bir yaklaşım ile bilimin yitip gittiği gibi en dipteki kuramsızlık konusunu işleyerek tersten bir sınırlama getirmeliydi. Böylece her iki düşünsel etkinliğin kaşılıklı tamamlayıcı, bütünleyici bir şekilde yürümesi sağlanabilirdi.

İşte bundandır ki ADY konu ekseninin HAK’ı sınırlayıcı olan "bildik bilimin sonu" BBS içeriğinde olması yönünde karara varıldı.

Öte yandan, söyleşilerin oniki-onaltı arasında olması, deneme yazısı sayısının ise sadece dört ile sınırlı olması iki konu arasında işlenme süreleri bakımından sanki bir dengesizliğin var olduğu kaygısını uyandırıyor. Oysa her iki konu için de ayrılacak analiz zamanın eşit olacağı düşünülürse bu kaygının anlamlı olmadığı kolayca görülür.

Ayrıca, HAK ile ilgili hiçbir literatür kaynağı olmamasına karşın BBS konusunda ciddi çalışmaların yapılmış olduğunu anımsatmak isterim. Bu da literatür desteğinin BBS lehine olduğu anlamına gelmektedir. Özetle; BBS konusunu işlemek HAK konusundan daha kolay diye düşünüyorum.

Sonuç olarak gelecek dört ayın deneme yazılarında “bildik bilimin sonu” konusunu işleyeceğim.

Haziran Ayı’nda BBS konusundaki ilk denemede buluşmak üzere...

Mustafa Özcan / Mayıs, 2011