HAK (Herşeyi Açıklayan Kuram) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HAK (Herşeyi Açıklayan Kuram) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2014 Cumartesi

Barreau, Yeni Epistemoloji ve HAK (Mustafa Özan, 17 Ocak 2014)


Barreau, Yeni Epistemoloji ve HAK

Orijinali Fransızca olan Herve Barreau’nun Dost Yayınları’nın Kültür Kitaplığı Felsefe serisinin Epistemoloji adlı kitabının tanıtımı dostum Atilla Dindiren tarafından KDP Kitap’ta çıkan bir yazı ile yapıldı. Bu vesile ile kitap konusunda bir ilk olan yazısından dolayı Atilla’nın eline, diline, zihnine sağlıklar dilerim.

Benim yazım, kitap içeriğinin tanıtımını ve eleştirisini başka bir bakıştan dahi olsa tekraren yapmak yerine, yazar, ortaya konulan ‘yeni epistemoloji’ kavramı ve Her şeyi Anlayan Kuram, HAK ile bu kavram arasındaki bağlantının incelenmesi üzerine bir deneme olacaktır. Bu nedenle de KDP Kitap yerine Blog’ta yayımlanmasının daha uygun olacağını düşünererek buraya koydum.

Denemede esasen yazarın kitapta ortaya konulan şekliyle yeni epistemolojiye dair görüşlerinin bütünsellik bağlamında yorumunu yaparak konuya yeni bir boyut kazandırmış olmak istiyorum.

Önce 1929 doğumlu bir Fransız olan yazar hakkında kısa biyografik bir bilgi vermenin yararlı olacağı kanısındayım.

Değerler ve normlar konusunda bir uzman olan düşünür ayni zamanda da meslekten müzik kompozitörüdür. Fransa’nın NASA gibi tanınmış araştırma kurumu CNRS’de yönetici ve araştırıcı olarak zaman, etik, biyoetik ve epistemeloji konularında araştırmalar yapmaktadır. İlk kitabı olan“Aristote et L’Analyse du Savoir”ı (Aristo ve Bilmenin Analizi)  daha 1972’de yayımlanmış olmasına karşın ikinci özgün kitabı olan “L’Epistemologie”, çok sonraları,1990 yılında piyasaya çıkmış ve bolca baskı yapmıştır. Buradan, yazarın son derece özgün bir nitelik sergilemedikçe kitap yayını yapma gayreti içinde olmadığı anlaşılmaktadır. Başka bir deyişle çok yazma yerine özgün fikir üretmeyi yeğleyen bir tutumu vardır diyebiliriz. Bu da makale şekline daha fazla önem verdiği anlamına gelmektedir ki nitekim pek çok dergide makalelerinin bulunmasının yanı sıra ortak hazırlanmış birkaç kitapta da makale tipi yazılara yer vermesi özgün ve yaratıcı bir yazar oluşunun göstergesidir. Bunların bu kanımı desteklemekte olduğunu düşünüyorum.

Bu durum kısaca ifade edildiğinde, yazarın yaşama ve evrene bakışı holistik (bütünsel) temelli olduğundan kendisi yineleyici değil yaratıcı bir doğaya iyedir denebilir.

Şimdi Barreau’nun görüşlerini ele almadan önce ilkin epistemolojinin Wikipedia’da tanımına kısaca bir göz atmakta yarar var: Epistemoloji bilginin kaynağı, doğası ve kapsamı ile ilgilenen bir kuramdır, bir felsefe dalıdır. Bilgi felsefesi olarak da adlandırılmakta olduğundan, bu fasıl içinde tanımlama kalıb ayni kalmak kaydı ile sadece belirleyici sözcükler öteki eşdeğerleri ile yer değiştirilerek şöyle yapılabilir: Bilgi felsefesi, felsefede bilginin kökeni, özellikleri ve boyutları ile ilgilenen dala verilen addır.

Barreau kitabında, klasik diye nitelenebilecek yukarıda verdiğim bilinen tanımından daha farklı olan bir epistemoloji kavrayışı içindedir. Yazar, yaşamı ve evreni holistik bir temelden hareketle algıladığından olsa gerek epistemolojiyi de bilgi kuramı veya bilgi felsefesi olarak değil de ‘bitmeyecek’ bir bilimler araştırması girişimi olarak daha geniş ve entegre bir tarzda ele almaktadır.

Yazara göre, kıta felsefecileri XVII. Yüzyıl’dan itibaren konuyu ilkin bilgi kuramı, daha sonra da bilgi felsefesi başlığı ile ele almış olmakla birlikte bugün Aglo-Sakson analitik düşünürlerinin isabetle yaptığı gibi epistemelojiyi alışılagelmiş bilgi felsefesinden ayrı bir kategori olarak görememişlerdir. Bu durum ta ki Michel Foucault’nun epistemolojiyi paradigmalar benzeri bir ilkeler bütünü şeklinde algılayışına kadar sürmüştür. Les Mots et les Choses (Sözcükler ve Şeyler) (1966) adlı kitabında Foucault epistem kavramı ile dinamik nitelikte gördüğü bilimlerin belirli bir dönemdeki çeşitli söylemlerinin bütünsel durumuna gönderme yaparak bir bakıma Thomas Kuhn’un bilimlerdeki devrimsellik konusundaki görüşünün izini sürmüştür. Böylece kıta bilgi felsefesinde epistem diye bilgi yerine bilişsellik, yani bilimsel öğrenme temelli bir kavram ortaya atılarak ilk kez kullanıma sokulmuştur.

Bilindiği üzere, HAK da epistem kavramı gibi bilimleri soyut düzeyde holistik olarak entegre etmeyi amaçlayan görüşe dayalı bir düşüncedir, bir bilim kuramıdır. Diğer bir bakıştan da, yeni epistemoloji ve HAK hemen hemen tümüyle örtüşen ortak görüşlerin ürünü kavramlardır diyebiliriz.

Hatta felsefe tarihinde çeşitli düşünürlerce epistemoloji sözcüğü yerine eşdeğeri olarak kullanılmış diğer terminolojiye bir göz atıldığında ki bunların maddesel mantık (biçimsel olana karşılık), kritik, noetik, gnozeoloji ve bilmenin metafizik şeklindeki ifadeler ve son derece çeşitlenmiş olduğu hemen görülür.

Tüm bu saptamalar insana körler ve fil öyküsünü anımsatmaktadır.

Yani bunlar, ayni şeyi yoklayıp onu temas ile tanımlamaya çalışırken farklı konumlarından dolayı devasa bütünün farklı yerlerini duyumsayıp oluşan farklı algılardan dolayı bütünün tanımı için farklı betimler yapmaya devam eden kişilerdir.

Oysa kör olmayıp görseler, gestalt algıdaki “değişmezlik ilkesi” gereği olarak ayni tanımda veya betimde birleşeceklerdi.

Buradan epistemoloji ile ilgili olarak kurulacak analojide insanoğlunun karmaşık düşünme yeteneğinin hala körlerin durumundaki düzeyde olduğu sonucunu çıkarsamak herhalde yanlış olmasa gerekir diye düşünüyorum.

Belki de, Nietzsche’nin ‘üstün insan’ diye tanımladığı geleceğin insanın bunu başaracak olan yeni bir insan tipi olacaktır. Ancak belki de, bu durumu öğrenmenin hem çok fazla hem de çok az zamanı kaldı demek düşünsel diyalektiğin yaratıcı esnasındaki karşıtlıklarının bir gereği olarak bilinemez olmalıdır diyerek yorumumu tamamlamak istiyorum.


Mustafa Özcan (17 Ocak 2014)


1 Kasım 2011 Salı

HAK nedir, ne değildir! (Mustafa Özcan, Ekim 2011)

Eylül ayı denememde Ekimde HAK konusunu ele alacağımı belirtmiş idim. Son derece netameli olan bu konunun ele alınışının önemli zorluklarla dolu olacağı ırasından (karakterinden) önce adından belliydi: HAK. Kısaltmanın açınımı Herşeyi Anlayan (veya Açıklayan) Kuram’dır. Ama çağrıştırdığı şey nedeniyle açık ifadeden daha fazla olarak kısaltması kulakta çarpıcı bir izlenim bırakıyor.



Anlıksalcılığını (entelektüelliğini) kuantum kuramına dek genişletmiş olanlar, HŞK (Her Şeyin Kuramı) kısaltmasının İngilizcede çok sık geçen ToE (Theory of Everything)‘nin Türkçedeki karşılığı olacağını tahmin eder sanırım.



Ortadakinin küçük, yanlardakilerin büyük yazıldığı bu İngilizce üç harf, doğa bilimlerinin özündeki soyut sınırıları belirlemeye yönelik olarak dört temel etkileşim alanının tümleştirmesini (entegre edilmesini) matematik yoluyla yapmayı amaçlayan ve pek çok yazarca “ereksel (teleolojik) zirve yasası” neliğiyle (mahiyetiyle) benimsenmiş olan kuramsal (teorik) fizik disiplin nosyonunun bir kısaltmasıdır.



Her büyük işte (süreçte) olduğu gibi burada da temel olarak eytişimsel (diyalektik) kutupsallıkların çelişmesinden ortaya çıkan bir bireşime (senteze) doğru ilerleyen yaklaşım ile sonuca ulaşma çabası söz konusudur: Bir yanda tanecik ırası gösteren yapı olarak parçacıklar, öbür yanda dalga büyüklüğü olarak etkileşim alanları. Ancak bilindiği gibi -CERN’deki Higgs bozonu arayışında görüldüğü üzere- bu kuramsal tümleştirme çabalarının deneysel olarak doğrulanması çalışmaları pek de istenen sonuçları verememektedir.



Şimdi bu anlatılanlardan anlaşılan şu ki, fizik biliminde bu zorluklar varken daha karmaşık olan insan bilimlerinde “Herşeyi Anlayan Kuram” tarzındaki kuramsal çalışmalar bilim insanlarına pek de cazip gelmeyeceği gibi itici de olabilir! Başka bir deyişle, akademisyenlerin bu konulardan uzak durmasını beklemek hiç de yanlış olmaz.



Ama gelin görün ki doğa bilimsel kültürde Maxwell’in elektrik ve manyetik kuvvet alanlarını birleştiren matematiksel çalışmasının başlangıç olduğu kabulü ile yapılan karşılaştırmada insan bilimlerindeki çalışmalar doğa bilimlerine inat ona koşut olarak yürümüş ve de yürümektedir. Maxwell’in denklemlerini geliştirdiği dönemlerde Dilthey’in kurduğu Alman Tin Bilimleri Okulu’ndaki çalışmalarda da bu türden tümleşik bir kuramsallaştırma hedeflemişti. Ancak doğa bilimsel kültürdeki açıklamaya ve öngörmeye yönelik kuramsal hedefler yerine Tin Bilimleri Okul’undaki çalışmalarda, toplum ve davranış bilimleri için anlamayı amaçlayan bir sınırlama ile yola çıkılarak insan bilimleri kültürünün karmaşık yapısının yaratacağı zorluklardan biraz olsun kaçınılmak istenmişti.



HAK konusu işte bu kapsamda insan bilimlerine yönelik soyut-bütünsel bir kurgulama düzeneği olarak tasarlanmış bir araçtır. Başka bir deyişle HAK insan bilimlerine üst kuram (meta teori) olarak düşünülmüş bir arayışın adıdır.



Bu amaç ve kapsam ile geçmiş dönemde KDP-CST’nda dört aylık bir çalışma programı uygulamaya sokuldu.



Bu doğrultuda HAK’ın neliğinin ortaya konulmasına yönelik olarak önce olası temellendirici konular dizgesel bir yaklaşımla tarih, toplum ve öznellik gibi insan bilimlerinin ulamsal boyutları ekseninde ele alınarak irdelendi.



Sonuç olarak konunun işlendiği trimestrinin sonlarında HAK kavramının temel yönlerini oluşturan konular birbirleriyle tümleşecek şekilde bağlantılandırılarak HAK’ın dörde dört kafesi (gridi) olarak düşünülen kuramsal-mantıksal matris çerçevesi’nin geliştirilmesi sağlanmıştır.



Söz konusu kuramsal-mantıksal çerçeve’nin yatay mantıksal ekseninde şeylerin uzay-zamandan arınmış (ne zaman ve nerede sorularının anlamlı olmadığı durumlar anlamında) durumlarını sorgulayan belirlenimci (deterministik) mantık soruları olan ne, neden, niçin (nedenin nedeni olarak) ve nasıl soruları sağdan sola doğru yer almaktadır. Yöntemi temel alan dikey kuramsal eksende ise insan bilimlerinin dört ulamsal alanı saltıktan göreceliye doğru yukarıdan aşağıya sıralanmıştır: Formel disiplinler (lojistik (sembolik) disiplinler), yapısalcı (strüktüralist) disiplinler, eleştirel (kritik) yaklaşımlar ve yorumsamacı (hermönetik) yaklaşımlar.



HAK ile ilgili olarak KDP-CST’nda gerçekleşen dört aylık çalışmanın sonuçlarının özeti kısaca budur.

Gelecek aydan itibaren denemelerimi CST’na koşut olarak orada işlenmeye başlanan sistem düşüncesi ile ilgili yazılarla sürdürmek niyetindeyim. Bu konuyla ilgili seride üç yazı olacağını tahmin ediyorum. Ancak HAK hakkındaki olası soruları da memnuniyetle cevaplamaya hazır olduğumu yeri gelmişken belirtmek isterim.

Mustafa Özcan / Ekim 2011

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Bildik Bilimin Sonu (Mustafa Özcan, Mayıs 2011)

Bu ayın konusunu Nisan Ayı yazımda bilerek belirtmemiş idim. Bunun nedeni Cumartesi Söyleşi Toplantıları’nda (KDP-CST) yeni bir "trimester" dönemine giriyor olmamız ve deneme yazılarının söyleşilerden tümüyle ayrık bir kulvarda ilerliyor olmasından duyduğum rahatsızlıktı.

Bu rahatsızlığımın iki etkinliğin konuları arasında tamamlayıcı bir ilişkinin olmamasından ileri geldiğini anlamam uzun sürmedi.

Bunun giderilebilmesi için deneme yazılarının söyleşilerle diyalektik karakterde, yani karşıt tezde ancak bütünleşen konuları işliyor olması gerektiğini düşündüm. Sonuç olarak trimester boyunca CST’nda "herşeyi açıklayan kuram", HAK ile ilgili söyleşi dizisi sürerken koşutunda karşıt tezli bir konuda ADY dizisi devam etmeliydi!

Bu yaklaşım ile amaçlanansa her iki etkinliğin konularının birbirini diyalektik olarak tamamlaması sonucunda buradan sinerjik fazla diye bilinen yararın elde edilmesidir.

Hal böyle olunca deneme yazısı dizisinde işlenecek konunun hangi içerikte olması gerektiği yönünde şu kanıya vardım: Söyleşilerde kuramsal -bilimsel düşünce piramidinin bir bakıma tepesi nde yer tutan kurgusallıktaki HAK konusuna karşılık, ADY yazıları karşıt kutuptan bir yaklaşım ile bilimin yitip gittiği gibi en dipteki kuramsızlık konusunu işleyerek tersten bir sınırlama getirmeliydi. Böylece her iki düşünsel etkinliğin kaşılıklı tamamlayıcı, bütünleyici bir şekilde yürümesi sağlanabilirdi.

İşte bundandır ki ADY konu ekseninin HAK’ı sınırlayıcı olan "bildik bilimin sonu" BBS içeriğinde olması yönünde karara varıldı.

Öte yandan, söyleşilerin oniki-onaltı arasında olması, deneme yazısı sayısının ise sadece dört ile sınırlı olması iki konu arasında işlenme süreleri bakımından sanki bir dengesizliğin var olduğu kaygısını uyandırıyor. Oysa her iki konu için de ayrılacak analiz zamanın eşit olacağı düşünülürse bu kaygının anlamlı olmadığı kolayca görülür.

Ayrıca, HAK ile ilgili hiçbir literatür kaynağı olmamasına karşın BBS konusunda ciddi çalışmaların yapılmış olduğunu anımsatmak isterim. Bu da literatür desteğinin BBS lehine olduğu anlamına gelmektedir. Özetle; BBS konusunu işlemek HAK konusundan daha kolay diye düşünüyorum.

Sonuç olarak gelecek dört ayın deneme yazılarında “bildik bilimin sonu” konusunu işleyeceğim.

Haziran Ayı’nda BBS konusundaki ilk denemede buluşmak üzere...

Mustafa Özcan / Mayıs, 2011