Çevre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çevre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2021 Cumartesi

İşte son müsilaj raporu (Fatih Çekirge - Hürriyet Gazetesi, 3 Temmuz 2021)

 

Mustafa Hoca, Çanakkale’den Babakale’ye kadar daldı... İyi haberler geldi. Ege rahat nefes aldı...

Prof. Dr. Mustafa Sarı bir süre önce müsilajın son durumunu raporlamak için bir dizi dalış kararı almıştı.

Çanakkale’den Göcek’e kadar inecekti.

Merakla bekliyordum...

Mustafa Hoca o dalışlara başladı. Önce Çanakkale-Babakale arasında daldı.

Son olarak perşembe günü Avşa Adası’nda daldı...

İşte son müsilaj raporu

İşte Prof. Dr. Mustafa Sarı’dan gelen son müsilaj bilgileri...

- ÇANAKKALE: Deniz dibinde müsilaj ciddi şekilde azalmış. Bir temizlenme var. Geniş bloklar halinde dip örtüsünü boğan o görüntü neredeyse bitmiş.

- BOZCAADA GÜNEYİ: Bozcaada’nın güneyinde yapılan dalışlarda bir miktar müsilaj görüldü. Bozcaada’nın 10 mil güneyinde müsilaj etkisi bir miktar yaygın...

- BABAKALE: Prof. Dr. Mustafa Sarı bu koordinatlarda birkaç dalış birden gerçekleştirdi. Fotoğraflar çekildi. Deniz dibinden örnekler alındı. Bu noktadan iyi haberler geldi. Babakale’den itibaren müsilaj görülmedi.

- DİP GÖRÜNTÜSÜ: Babakale’den itibaren diplerin temiz olduğu görüldü. Yer yer müsilaj parçalarına rastlansa da genel olarak dip temiz...

- EGE’YE İNER Mİ: Müsilajın Ege’ye inme tehlikesi ortadan kalkmış görünüyor. Mustafa Hoca bu ihtimali şöyle açıklıyor: “Akıntıyla en güneye kadar inebilecek müsilaj kümeleri olabilir. Ancak bunların nadir ve tekil olaylar olarak kalacağını düşünüyorum...”

- REHAVETE KAPILMAYALIM: Prof. Sarı Avşa’daki dalışının ardından dipteki bu temizlenmeyi hatırlatarak şu uyarıyı da yapıyor: “Bütün bunlar iyi gelişmeler. Ancak hiçbir şekilde rehavete kapılmayalım. Müsilaj tehlikesini ciddi şekilde periyodik olarak izlememiz gerekir.”

BİR DAHA OLMAZ DEMEYELİM

Evet, Bandırma Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Sarı’nın izlenimleri ve analizleri gösteriyor ki denizleri kirleten bizlere denizin bir cevabı olarak üzerimize gelen bu “salya” ya da “kusmuk” şimdilik etkisini kaybetmiş görünüyor.

En önemlisi, Babakale’den itibaren Ege’ye doğru akacak ciddi bir müsilaj kitlesi yok.

Bu iyi haber...

Ancak özellikle İzmit Körfezi’ndeki sanayi kirlenmesi... Atık kirlenmesi ve Marmara Denizi’nde dip kirlenmesine dönüşen kontrolsüz atık meselesi çözülmedikçe...

Müsilaj tehdidi de bitmeyecek...

Müsilajı denizin bize yaptığı bir “imdat çağrısı” olarak görmeliyiz.

‘İNCİ KEFALİ’NİN BABASI

Prof. Dr. Mustafa Sarı kimdir? Her defasında hatırlatmak istiyorum.

Prof. Dr. Sarı asistanlık günlerinde gittiği Van’da dünyada tek tür olan İnci kefalinin neslinin tükeneceğini görmüş ve neredeyse bütün gençliğini Van Gölü’ndeki o balığın kurtarılması için harcamıştır. Başarılı da olmuştur. O yüzden ben kendisine İnci kefalinin kurtarıcı babası diyorum...

Şu anda Bandırma Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Dekanlığı’nı ve bilim kurulu faaliyetini yürütüyor.

Fatih Çekirge - Hürriyet Gazetesi (3 Temmuz 2021)

https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/fatih-cekirge/bin-agaci-kesecek-durdurun-bu-katliami-41841317



14 Ağustos 2012 Salı

Holistik Bilim ve Gaia Kuramı (Mustafa Özcan, 14 Ağustos 2012)

Holistik Bilim ve Gaia Kuramı  

Başlık kaplamının belirttiği konunun, ilginç ve güncel olmasının yanı sıra bilimsel yanı ağır basan bir özellik sunması, bunun deneme olmaya uygunluğunun önemli bir göstergesi olmalıdır. Bu açıdan değerlendirildiğinde, holizm ile Gaia Kuramını içine alan sistemler ekolojisinin ilişkisini ele almak bu ayın makale konusu olarak uygun bir seçim olacaktır.
Holistik bilimin neliğini irdelediğim önceki makalede bu düşüncenin kökenini anlatırken sözünü ettiğim J. Smuts’ın, adının Türkçe karşılığı “evrim ve bütünsellik” olan kitabının 1929’da yayımlanışının ardından 1960’lara dek geçen 30 yıllık dönemde dünyada anlıksal ilginin dizge kavramı üzerine yoğunlaştığını belirtmiş idim. Bundan sonraki 30 yılda ise, merakın ve ilginin katastrofi ve kaos kuramı ve özellikle de kompleks dinamik sistemler’e yoğunlaştığını ve bunlara ilişkin önemli çalışmaların yapıldığını biliyoruz. Hatta karmaşık devingen dizgeler konusunun, yeni bir bilimin doğuşunun habercisi olarak görülecek kadar önem kazanmış olduğunu yeri gelmişken anımsayalım. Bu olguyu, o dönemdeki devrimsel bir oluşum, yani paradigmik bir değişim olarak görebiliriz.
Bu kapsamda, canlılığın da karmaşık bir dizge olarak görülmeye başlandığı bu dönemde en dikkat çekici çıkışı ise İngiliz çevre ve gelecek bilimcisi James Lovelock’ın (1919) 1970’lerin oldukça popüler olmuş bir konusu olan Gaia (Gayya) Kuramı ile yapmış olduğunu belirtelim. Kuram, bir gök cismi, bir gezegen olarak dünyanın canlı gibi hareket ettiği savını ileri sürdüğünden o zamanların çoğu ekolojistinin itirazı ile karşılaşmış ve J. Lovelock’ın NASA’daki “Mars’ta yaşam” konulu işinden olmasına neden olmuştur.
Ancak geçen zaman içinde, ekoloji (çevrebilim) ile diğer yer bilimlerinin ara disiplinlerinin gelişmesiyle ortaya çıkan bilimsel bulguların ve gelişmelerin ışığında kuram sürekli güç kazanmış ve günümüzde genel kabul görme düzeyine ulaşmıştır.
Kuramın dünyanın canlı bir varlık oluşu hakkında ileri sürdüğü bu tez, esas olarak holistik düşüncenin ekoloji bilimi ile örtüştüğü alanın bir ürünüdür. Şimdilerdeyse bütünselci düşüncede, gezegen boyutu ile sınırlı bu düzeyinin daha bir ötesine geçilerek canlı-cansız ıralı yıldız dizgelerinden, hatta canlı-cansız galaksilerden dahi söz edilebilmekte olduğunu belirteyim.
Ancak bu denli ileri gidebilmek için, ilkin, biyosferin fiziksel ve kimyasal süreç denetimi ile canlı bir ıra olarak öz örgütlenebilmekte (self-organisation) olduğunun nesnel yoldan doğrulanması gerekir. Bu nedenle, tezin kanıtlanarak sağın (exact) bir kuram olması için ilkin buna yönelik çalışmaların bilimsel alanı, interdisipliner bir dal olan “dizgeler çevrebilimi”nin (systems ecology) olgun bir aşamaya gelmiş olması gerekir diye düşünüyorum.
Burada dizgelerin hiyerarşi (silsile-i meratip) ile birbirlerine bağlı olduğu hususu “temel görüş” niteliğindeki düşüncedir. Bu görüş, İngiliz filozofu Donald Davidson’un (1917-2003) zihin felsefesinde fiziki ve zihni (mental ve noetik) olayların birbirlerine hiyerarşik olarak bağlı olduğunu ileri süren “ardışık oluşum” (supervenience) kavramına dayalı düşüncesi ile de örtüşmektedir.
Durum bu olunca, Rus jeokimyacı  Vladimir Vernadsky’nin (1863-1945) daha 20 yy’ın başında dünyayı jeosfer, biyosfer ve noosfer olarak abiyotik (cansız), biyotik (canlı) ve noetik (bilinçli) katman diye  iç içe küresel dizgeler mahiyeti ile sistemik bir bütün olarak tanımlamış olması olağanüstü ileri bir görüşlülük olarak kabul edilmelidir.
Bu iç içe geçmiş girift dizgelerin ara yüzlerinde özdek, erke ve bilgi (veya biliş) geçişlerini sağlayan “noobiyojeokimyasal” çevrimlerdeki (döngülerdeki) olay ve olguların mahiyetinin ve ilişkilerinin fizik ve kimya esasında anlaşılması çabalarının 21. yy holistik biliminin ana temasını oluşturacağı kesindir. Ve bu konudaki düsturun (leitmotiv’in), örüntünün, kuralın, bağıntının bulgulanması insanlık tarihinin yeni bir ileri evresinin başlamasına karşılık gelecektir.
Mustafa Özcan (14 Ağustos 2012)

15 Nisan 2012 Pazar

ÇEVRE (Erol Erbirer, Nisan 2012)



ÇEVRE
İnsanın etkilediği ve etkilendiği dış ortama ÇEVRE denir.

Çevreyi insan, diğer canlılar ve tüm doğa oluşturur.

İnsanlar 19. asrın sonlarına kadar doğa ve çevre ile iç içe mutlu olarak yaşadılar.
Tarım ve hayvancılığı insanoğlu iki büyük iş alanı olarak seçti.

Toprakla uğraşanlar zamanla yerleşik düzene geçtiler. Yerleşik düzene geçiş insanların birbirleriyle ilişki içine girmelerini ve kentleşmeyi doğurdu. Toplumsal iletişim yöntemlerinin gelişmesi ise toplumsal bilincin gelişmesini hızlandırdı, sabanın bulunması ile üretim arttı. Çömlekçilikle başlayan değişim dokumacılıkla devam etti. Sanayi devriminden sonra teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerledi. Bu durum insanların yaşam düzeylerini yükseltirken beraberinde yeni sorunlar getirdi.

Ozon tabakasının delinmesi, çevre kirlenmesi, ormanların ve diğer canlı varlıkların yok edilmesi tüm canlıların yaşam temellerini sarsmaya başladı.

Teknoloji ve sanayinin ilerlemesi ve buna bağlı olarak yaşam düzeyinin yükselmesi doğal kaynakların aşırı derecede sömürülmesine neden oldu. Bu olay doğal ve ekolojik dengenin bozulması pahasına gerçekleşti. Erozyon, su düzeninin bozulması, kuraklığın ve açlığın getirdiği toplu göçler zincirleme sorunlara neden oldu.

Bugün dünyamızın 1/3’ü kurak bölgelerden oluşmaktadır. İnsanların olumsuz girişimleri sonucu her geçen gün topraklar biraz daha çöle dönüşmektedir.

Bu olumsuzluklar ozon tabakasının delinmesine ve CO2 etkisiyle atmosferi ısıtarak klima dengelerinin bozulmasına neden olur. Zehirli atıklar, radyasyon, bitki ve hayvan türlerindeki azalmalar olarak sıralayabileceğimiz çevre sorunları, böylesine duyarlı bir ortamda biz insanların ne denli dikkatsiz bir yaşam sürdürdüğünü göstermektedir.

Yaşamın temelini gıda oluşturur. Son 30-40 yıl içerisinde gerek karadan, gerekse denizden elde edilen besin maddelerinde büyük artışlar sağlanmıştır.

Dünyanın doğal kapasitelerinin sonuna ulaştığımız bugün ise bu artış yerini azalmaya bırakmıştır.

Araştırmalar göstermiştir ki; çevre koşulları karşısındaki en büyük tehlike bizim bunları algılayış, yorumlayış ve özümseyiş biçiminden kaynaklanmaktadır. Bugün hala büyük çoğunluk bu noktaların son derece ciddi bir bunalım yarattığını kavrayamamıştır.

Artan bu olumsuzluklar karşısında hiç bir şey yapmamayı seçmek aslında karşı karşıya olduğumuz felaketi hazırlayan bu pervasız çevre katliamını sürdürmek demektir.

Bu tablo karşısında İngiliz Yeşiller Partisi sözcüsü Sara Perkin 1994’te Avrupa Parlamentosu kürsüsünden adeta haykırarak söylediği sözlerini şöyle noktalıyordu;

“Öyle duygusuz, öyle sessiz, öyle coşkudan yoksunuz ki, sonunda kendi yok oluşumuzu izleyip sahneden çekilecek son tür haline gelebiliriz. Mezar taşımızdaki yazıda, ‘olacak olanı gördüler ama durduracak aklıdan yoksundular’ yazacak”.

Doğaya ve çevreye ancak bilgi ve birikimle yaklaşırsanız o uyumlu ve özverilidir. Doğa ve çevreye söz geçirmek için akıl gerekir.

Doğadan ve çevreden uzaklaştığımız takdirde yapay dünyanın yapay insanları oluruz. Tıpkı yapay çiçekler, naylon fideler, plastik bitkiler gibi.

İnsanlar doğadan ve çevreden uzaklaştıkça sentetik mutluluklar aramaya başladı.

Dünya ve çevreyi kendi çıkarlarının kullanıldığı bir savaş alanına çevirdiler. Bugün özellikle geri kalmış ülkelerde, geçmişin birikimiyle geleceğe uzanmayı amaçlayan soylu insan çabası, yerini köşe dönücülüğe bırakıyor. Emekle, özveriyle, bilgiyle ve bilimsellikle değil, “Açıkgözlülük” sanılan yalanlarla çıkar sağlama salgını hızla artıyor. “Okumak niye? Paran varsa kuralı sen koyarsın” gibi tümceler türetiliyor, çıkarcılık gelişiyor.

Bu olumsuzluklar böyle geliştikçe çağımızın en temel sorunu olan insanın kirlenmesi başlıyor.
İnsanlar kirlenmeye başlayınca erdemler kirleniyor. Erdemler kirlenince eylemler de kirleniyor. 

İşte bugünün en büyük sorunu. Artık gözüpek ve dosdoğru biçimde harekete geçmeliyiz.

Peki ne yapmalıyız?
1-    Doğa ve çevreye verilen zararlar onarılarak insanın doğa ve çevrenin bir parçası olduğu, doğa ve çevre zarar görürse insanın da zarar göreceği bilinmeli, anlaşılmalı, kavranmalı,
2-    Ekolojik dengenin bozulmamasına dikkat edilmeli, kaynaklar insan mutluluğu için değerlendirilmeli, ama asıl kaynak asla kurutulmamalıdır,
3-    Gereksiz yere hiç bir şeye zarar verilmemeli, gerekliliğin ölçütü bilimsellik olmalı,
4-    Uzun dönemli bilimsel çabalarla çağdaşlık sağlanmalı,
5-    Doğal kaynakların en başında insanın geldiği asla unutulmamalı ve insanın kültürel gelişmesine son derece önem verilmelidir,
    
    Bütün bu anlatımlarla bilime, güce ve güzelliğe aynı ölçüde adalet ve erdemlere değer vererek dünyayı, çevreyi tüm varlıklarıyla kucaklamalıyız.

    Bunları yapmadığımız takdirde gelecekte çocuklarımıza nasıl bir dünyayı miras olarak bırakacağımız düşünülmelidir.

KARAR BİZİM, SÖZ KONUSU OLAN DÜNYADIR

Yaşlı adam sahilde yerden bir şey alıp okyanusa atan gence yaklaşıp seslenmiş;

-       Günaydın, ne yapıyorsun böyle?
-       Okyanusa denizyıldızı atıyorum.
-       Neden atıyorsun?
-       Güneş yükseldi, sular çekiliyor, onları suya atmazsam ölecekler.
-       Kilometrelerce sahil binlerce denizyıldızı ile dolu, hiç bir şey farketmez ki!

Genç adam yerden bir tane alıp denize fırlattı ve “bunun için farketti” dedi.


Yaşlı adam gencin evrende gözlemci olmayı, olup biteni izlemeyi değil, oyuncu olmayı ve bir fark yaratmaya çalıştığını anladı ve utandı.


İşte bizler de gözlemci olarak olup biteni izlemeye değil, oyuncu olup bir fark yaratmaya çalışmalıyız.

Erol Erbirer (Nisan 2012)