Felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2013 Salı

Bilim ve Felsefe Ayrık mıdır? (Mustafa Özcan, 5 Mart 2013)


Bilim ve Felsefe Ayrık mıdır?


Bu soru tarihi bir ıra kazanmış olmakla birlikte pek çok düşünüre göre hala yanıtlanamamış olması ile de eksiktir.
Bazıları iki bilgi alanının tam olarak ayrık olduğunu ileri sürerken, diğerleri bilimi felsefenin bir uzantısı olarak görmenin doğruluğunu, diğer bazıları ise tamamen tersini savunabilmektedir. Bu tür soruların tam bir mutabakat ile sonuca bağlanamayacağı açıkça bellidir, ama gene de günümüzde belirli bir yöne doğru gelişmekte olan güçlü bir eğilimin varlığını saptamanın olanaklı olacağını düşünüyorum.
İşte bu eğilimin yönünün ne olduğunu ortaya koyacak kısa bir kurgusal incelemeyi bu denemenin konusu yapıp söz konusu eğilimin ırasının ne olduğunu anlayabilmek için anlıksal düzlemde irdeleme yapmak doğru bir yaklaşım olacaktır.
Önce insan zihnine anlıksal görüngeden varoluşsal bir olgu olarak bakalım. Başka bir deyişle, onu zeki yaratık yapan bu süreç çerçevesinde konuyu ele alıp irdeleyelim. Bu durumda daha ilk anda salt ve soyut ussal bir bütünden çıkışla başlamakta olduğumuzu hemen fark ederiz. Yani, zihni etkinliğimiz tümdengelimsel uslamlama ile yol almaya başlamıştır bile.
Ussal bir bütünden çıkarak yol alan bu uslamlama etkinliğimizin sonunda ortaya konan şey ise kanı veya inanç şeklindeki önerilerimizdir. Bunları yaşantılarla destekleyerek yürüteceğimiz doğrulama çabalarımız ve ardından gelecek dilsel gerekçelendirmemiz sonucunda ise genel olarak bilgiye eriştiğimizi söyleyebiliriz.
Ama ne de olsa bu kez, ussal etkinliğimizde tümevarım diye tanımlanan uslamlama sürecini de kullanmış olduğumuzu anlarız. Ayrıca böylece bilgisel olgularda “tam çevrim” diyebileceğimiz ve bilginin tamamlanmış olduğunu temin eden göstergesi olan “ussal döngü”nün de gerçekleşmiş olduğunu görürüz.
Olağan epistemik (bilgi bilgisel) mantık penceresinden bakılarak ifade edildiğindeyse, “gerekçelendirilmiş gerçek inanca”, yani günlük tam bilgiye varılmış olunduğunu söyleyebiliriz.
Zihinde atomik mantıksal bilgi işleme düzeyinde ortaya çıkan bu “minik” epistemik sürecin insanın “makro” zihni süreçlerinde de var olduğunu düşünüyorum. Yani, konuya evrimsel açıdan bakarsak, insanda var olan entelektüel (anlıksal) yetilerin başlangıçtaki minik bir bütünden çıkışla gelişmekte ve ayrışma-tümleşme ile üst üste binerek evirildiğini düşünüyorum.
Ancak ayrıca da tüm zihni süreçlerin diyalektik akışlı bir mecrada ilerlememekte olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir diyorum.
Bu genel kurguda kaçınılmaz olarak varılacak esas nokta da elbette toplumsal bilgilenmenin gelişmiş makro düzeyli olan üst biçimleridir. Bunlar felsefe ve bilim olarak bildiğimiz bilgi ulamlarıdır. Bu ulamlarda durum böyledir, yani diyalektik süreçlidir. Öte yandan bu durumda başlangıçtaki bütünsel yapıyı temsil eden alanın felsefe olduğunun belirtilmesi son derece makul bir saptama olur.
Ayrıca böyle durumlara koşut diğer örnekler olarak da giderekten ayrışmakta olan öteki iki sistematik bilgi alanını, teolojiyi ve doğa bilimini verebiliriz.
Bu tür diyalektik süreçleri, bunların kurgusunun otantik olarak yaşanmakta olduğu felsefe tarihine bakarak kolayca görmek olanaklıdır. Ancak diyalektik ilkelerin sürecin neresinde ve nasıl belirginleştiğini anlamak için irdeleme yapmak gerekir.
Temel gerçeği hemen ilk başta vurgulayalım: “Karşıtların birliği” şeklinde ortaya çıktığını bildiğimiz diyalektik ana etki kendini en belirgin şekilde sürecin bireşim (sentez), yani yaratım aşaması sırasında açık ve seçik olarak belli eder.
Bunun anlamı şudur: Süreçte yaratıcı sentetik düğümler bulunmaktadır ve bunlarda bir bakıma aşama sonu niteliği gösterir. Ama bu düğümler ayni zamanda bir sonraki evre için başlangıç niteliğindedir de. Düğüm diye tanımladığım eski aşama sonu-yeni aşama başı bu geçişler, sistematik açıdan bakıldığında, mantık felsefesindeki “hiyerarşik ardışık oluşum” durumları diye tanımlanan dikey zihni süreçlerdir.
Buradaki yaptığımız bu genel irdelemeden çıkışla, felsefe ve bilimin bugün için ayrışık olmasının yanı sıra önceleri birleşik olduğuna da bakarak iki alanın bazen karşıtlaşmış, bazen de bileşikleşmiş olan evrelerden geçmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bu da diyalektiğin kısa erimlide olduğu gibi uzun erimli süreç durumlarında da etkin olarak var olduğunu göstermektedir.
Öyleyse, bugün ayrık gibi görünen iki alanın artık birleşme evresinde olaraktan ortak bir alan biçimine doğru evirildiğini ifade edebiliriz. Bu durumda, “meta” (üst) yapı karakterinde olan yeni bir alanın belirmekte olduğunu ve hızlı bir geçişle yakın gelecekte sosyal-entelektüel gündeme konu olacağını da söyleyebiliriz.
Yazılarımda üzerinde durarak okuyucunun dikkatini sürekli çektiğim; bilimsel zemin üzerinde felsefe ve bilimin 21. Yy’daki bu birlikteliğinden ortaya çıkmakta olan bu yepyeni alanın holistik bilimin ta kendisi olduğu hususunu bir kez daha vurgulamak isterim.  
Mustafa Özcan (5 Mart 2013)

http://kadikoydusunceplatformu.blogspot.com/

25 Ocak 2013 Cuma

NİCE (Erdoğan Merdemert, 25 Ocak 2013)


Nice

Çokluğu olmayan somut ya da soyut hiçbir nesne yoktur ve bunun anlamı “bir” ve bir başkasının var olmasıdır. Somut olan için bu temel görelilik niceliği, bu nicelik de niteliği var eder ve bu ilk önce bir kuantum topaktır, topak kütleyi, kütle de biçimi koyar. Soyut olanın nice' si maddenin çokluğu gibi bir topak oluşturmaz ve onun çokluğunun tamamı nitelik olarak koyulur, zaten soyut olarak anılmasının sebebi de budur. Soyut olanın bu niteliği, herhangi bir maddenin niteliği tarafından olumsuzlanırsa ortaya o maddeye ilişkin düşünce biçimi çıkar çünkü her bir olumsuzlama zorunlu bir belirliliktir.

Belirli olanın böyle olumsuzlanmış olması kendisine ait bir çokluk oluşturmaya başladığında düşünce kendiliğinden çeşitlenir, rastgele çeşitlenen bu düşünce biçimleri organon da olduğu gibi bir düzen oluşturduğunda ise mantık koyulur.

Düşünce olsun olmasın madde ve enerji vardır,  maddenin ve enerjinin var olmak için soyut (boyutsuz) olana ihtiyacı yoktur, madde ancak bilinmek istendiğinde soyutlanır ve kavramsallaşır, örneğin madde formları atomaltı seviyede zorunlu olarak düşünsel alanda kıyaslanır bunun anlamı da kuantum alanın yanlızca boyutsuz olana (düşünsel olana) yakın olmasındandır. İnsanın beyni de maddedir ve o tamamlanmış bir dizge, bir nitelik olarak vardır, bu  nitelik bu madde için belirli bir niceliğin mükemmel sayısal organizasyonu demek olduğundan burada hem nitelik ve hem de nicelik birbirini almaşık olarak takip eder durumda bu maddeyi oluşturmuş olmalıdırlar.İşte anlaşılamayan şey budur. Maddede içkin düşünsel bir alanın varlığı böyle bir içiçe geçişi oluşturur ki bu enerjinin maddeye, maddenin de enerjiye dönüşümü gibi bir şeydir.

Nice oluşmaz o zaten her şey için var olandır, oluşan şey sadece niteliktir o da her şeye hükmeden olacaktır.

Erdoğan Merdemert (24 Ocak 2013)

22 Ekim 2012 Pazartesi

Felsefenin doğası ve tarihi gelişim süreci (Ateşan Aybars, 22 Ekim 2012)



Felsefenin doğası ve tarihi gelişim süreci

Yeni başlayanlar için felsefe yazıları en basit yazılardan en anlaşılmaz yazılara kadar geniş bir spektrumda karşımıza çıkar. Tarihsel gelişim içinde sınıflamak, felsefenin sürekliliğini ve doğasını anlamakta kolaylık sağlaması yanısıra  günümüz felsefesini doğru bir perspektife yerleştirmek açısından da önemli olduğunu düşünüyorum.  Elbette, islam ve doğu felsefesi önemli olmakla birlikte batı felsefesinin günümüz yaşamında etkisi fazladır. Kaba bir sınıflama; Sokrat öncesi ve sonrası olarak yapılır ama biraz daha detaya inelim.

Presokratik (Sokrat öncesi) Dönem (MÖ 2500-1700). Bilge kişilerin (akil adam) başında gelen Thales (Anadolu Felsefesi) ve Anaksimander gibi düşünürler bilim ve büyü’yü ayırarak ilk defa tanrıyı düşünmeden dünya hakkında düşünmeye cesaret etmişlerdir. Efsaneleri sorgusuz bir şekilde kabullenmekten uzaklaşan büyük bir adım atılmıştı. Bu dönemde felsefe yapmak BİLMEK amaçlıdır.

Sokratik Dönem. (MÖ 470- MS 50). Sokrat, Plato ve Aristo üçlüsü bilmek ve gerçeğe ulaşmak yönünde ortaya çıkan sorunları düzenleyip sistemleştirmişlerdir ve felsefenin temellerin atmışlardır. Bu dönemde felsefe ERDEM için yapılmıştır. Nasıl biliyorum? Epistemolojik sorunu gerçek öyle midir? Ontolojik sorusu ile birleşince felsefenin güç ve ağır bir iş olduğu inancı öne çıkmış ve gelecek birkaç yüzyıl içinde daha da ağırlaşmıştır.

Ortaçağ Felsefesi (50- 1450). Roma imparatorluğunun çöküş ve hiristiyanlığın yayılması ile felsefe karanlık dönemine başlamış ve Occamlı William (Occam’ın usturası) Skolastik ve Rönesans arasında kilit adam olarak bağnazlığın, yaşam sonrası düşüncelerin teolojik felsefesi ile son bulmuş yerini Rönesana felsefesine bırakmıştır. Bu dönemde İbn-i Rüşt, İbn-i Meymun ve İbn-i Sina gibi düşünürler ile islam felsefesi zirve yapmıştır. Ortaçağ felsefesi TANRI için yapılmıştır.

Rönesans Felsefesi (1440- 1540). Makyavel (politik felsefe), Erasmus (hümanist) ve Kopernik (bilim) ile başlayan Rönesans felsefesi insan yaşam kalitesini yükseltmek üzere DOĞA felsefesi olarak bilinir. Sonraları, bilgi güçtür sloganı ile ampirist F.Bacon, çağdaş felsefenin babası olarak bilinen ve  kartezyen olgusunu bilim dünyasına taşıyan Rane Descartes, bilimin kanıtlanmasında öncü I. Newton, felsefe geometrisini kurmaya çalışan Baruch Spinoza, Leibnitz, D.Hume, J.Locke gibi düşünürler temel düşünce sistemini  oluşturdukdan sonra Alman düşünürlerinin sentezi ile akıl çağı denilen süreç DOĞA ile yüzleşme süreci olarak bilinir.

19 ve 20. Yüzyıl Felsefesi. Alman idealizmi ve Hegel sistemciliğinin 19.yüzyıl başında tekrar maddi gerçekliğe dayanan düşünceye (K.Marks, Feuerbach) döndüğüne tanık oluyoruz. Bu dönem felsefe doğrudan TOPLUMSAL KONTROL amaçlı yapılıyor.

Günümüz Felsefesi. Kapitalizmin şekil değiştirmesi üzerine küreselleşme, post modernizm ve farklı entellektüel grupların (Frankfurt Okulu, Viyana Çevresi) daha karmaşık toplum mühendisliği üzerinde odaklanıyor.

Ateşan Aybars (22 Ekim 2012)

28 Kasım 2011 Pazartesi

WITTGENSTEIN HAKKINDA (Oktay Zor , 27 Kasım 2011)

Değerli arkadaşlarım, yeni okumuş olduğum “90 dakikada Wittgenstein” adlı kitap hakkındaki görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bu kitap Gendaş yayınlarının “90 dakikada” serisinden yayınlanmış. Kitabın yazarı Paul Strather bir İskoç. Dublin Trinity College'de felsefe eğitimi görmüş, yaşamıyla ilginç bir kişilik.

Kitabın güzel bir dili var. Okumayı kolaylaştıran espri anlayışı çok güzel. Kitap Wittgenstein'ın kişiliği hakkında doğru analizler yapmasına rağmen, felsefi değerlendirme açısından aynı şeyi söylemek zor.

Yazar, Wittgenstein'in amacının felsefeyi sona erdirmek olduğunu vurguluyor. Wittgenstein'in bu iddiası onun felsefenin özünü tam olarak kavrayamadığını gösterir.

Felsefenin ele aldığı ontoloji, epistemoloji, estetik, etik kapsamındaki sorular başka hiçbir bilim dalı tarafından yanıtlanamaz. Felsefenin bu alanlardaki sorulara verdiği yanıtlar tarihsel olarak farklı düzeylerde gerçekleşmiştir. Ve bu cevapların düzeyi bilimlerin gelişmesi sonucu bulunan bilimsel bulgularla doğrudan bağlantılıdır, ayrıca felsefenin düzeyinin derinliğini de bilimsel bilginin derinliği tayin eder. (Bu arada bilim-felsefe ilişkisi tabi ki karmaşık diyalektik bir süreçtir, basite indirgenmemelidir).

Felsefenin sona erdiğini söylemek bilimin sona erdiğini söylemekle eş anlamlıdır. Yani ezeli ve ebedi bir hakikat yumurtlamakla felsefenin bir ilgisi yoktur.

Kitapta yazarın Wittgenstein'ın “Tractus Logico - Philosophicus” isimli eserinden bazı temel önermeleri aktardığını görüyoruz.

“1. Dünya, olduğu gibi olan her şeydir”

Bu önerme üzerinde biraz durmak istiyorum, çünkü onun felsefesinin temel yanlarından birini ifade ediyor.

Felsefe tarihinde önemli birçok filozof; dünyada hiçbir şeyin olduğu gibi kalmadığını, şeylerin sürekli bir oluş ve değişim içinde süregeldiklerini vurguladılar. Dünyanın, sonra tüm evrenin kavranmasının bu yüksek düzeyi, Wittgenstein doğmadan önce açık ve seçik olarak ortaya konmuştur. Böylesine popüler olan bir filozofun yeni düzeyi anlamamış olması şaşırtıcıdır, veya popüleritesi şaşırtıcıdır.

Suriye ile üç ay önceki ilişkilerimizin durumu bugün aynı mı? Gezegenimizin kutupsal manyetik ekseni kaymaya devam ediyor. İklim ürkütücü bir biçimde değişime uğruyor. Bilimsel bilgimizin en sağlam savlarından “en hızlı parçacık, fotondur” hapı yutmuş görünüyor. Örnekler her alandan çoğaltılabilir, fakat birinci önermenin sığlığını göstermek açısından yeterli olduğunu sanıyorum.

Tractatus’tan yazarın aktardığı bir diğer önerme;

“1.1 Dünya olguların toplamıdır, şeylerin değil “

Bu önerme bilimsel yaklaşıma aykırıdır. Yakın zamanda geçirdiğimiz Van depremi bir olgudur. Wittgestein’ın önermesini esas alırsak; deprem olgusunu meydana getiren kıtasal tabakaları ve bunların hareketini dikkate almaya gerek kalmıyor.

Çünkü, filozofun önerisi dünyayı olguların toplamından ibaret gördüğü için, şeylere yer kalmıyor. Bu önermeyi temel alırsak, olguların nedenlerini nerede arayacağız? Türkiye’de yakın tarihte meydana gelen Gölcük depremi bunun enteresan örnekleriyle doludur. Ahlaki zayıflıklarından dolayı tanrı insanları cezalandırmak için deprem felaketini göndermiştir. Bu ifade elbette bilimden azıcık nasiplenmiş hiç kimse tarafından kabul görmeyecektir. Saçma olan bu ifade, özü itibarıyla yukarıdaki önermeyle aynıdır.

Paul Strathern “Tractatus’ta üstü kapalı mistizmin etkin havası vardır “ diye yazıyor.

Yine yazar aktarıyor; ”Viyana çevresi üyeleri (içlerinde Schlick, Carnap gibi tanınmış felsefeciler vardı) Wittgestein’la karşılaştıklarında, onun ruhani bir kişilik olduğunu görünce şaşırmışlardı”.

Bana göre o felsefesiyle gayet uyumlu davranmaktaır. Zaman zaman uygulamaya koyduğu, insanlardan uzak münzevi yaşam denemeleri yanında, manastıra girmek için başvurmuş, papazı beğenmediği için bir süre bahçesinde çalışmakla yetinmiştir.

Aşağıda ele alacağımız başka bir önermesi, onun hangi felsefe anlayışına yakın olduğunu net olarak göstermektedir.

“1.13 Mantıksal uzam içindeki olgular, dünyadır”

Bu önerme, nesnel gerçekliğin (dar anlamda, dünya) düşünceye ait olduğu, onun tarafından yaratıldığı, mantıksal uzamda (ki o da zihin alanına aittir) içerildiğini söylemek, yalnızca Wittgestein'a özgü bir kabul değildir. Bu felsefi yaklaşımın, yani öznel idealizm anlayışının en önemli temsilcisi, İngiliz filozof George Berkeley’dir (1685-1753). Berkeley, Yale, Harward gibi önemli Amerikan üniversitelerinde çalışmıştır. Viyana çevresi felsefecilerinin Amerika’da gördükleri hüsnü kabule bakılırsa, bu ülkedeki etkisi hala devam etmektedir.

Öznel idealizmin, bireyin konumu açısından karşılığı tekbenciliktir. Pratikte uygulanması imkanı olmayan bu anlayış, Wittgestein'ı çevresiyle uyumsuz yapmıştır. Bu uyumsuzluğuna rağmen, babasının servetini kullanarak (edebiyat ve sanat çevrelerini mali olarak desteklemek) popülaritesini arttırmıştır. Resmi kurumda hocalık da yapan filozof, resmi kurumlar tarafından da desteklenmiştir.

Batının hala tüm olanaklarıyla (medya dahil olmak üzere) neden bu irrasyonel felsefeyi desteklediği ise ayrı bir çalışmayı gerektirmektedir.

Hayatın “Entellektüel bir problem ve ahlaki bir görev” ! olduğunu söyleyen filozofla tanışmak için Paul Strathern zevkle okunabilir bir kitap yazmış.

Oktay Zor (27 Kasım 2011)

3 Ekim 2011 Pazartesi

Doğa Bilimsel Yöntem İnsan Bilimleri için Neden Uygun Değil? (Mustafa Özcan, Eylül 2011)

Başlığın cevabı, yazı dizisinin dikkatli izleyicileri için yaklaşık da olsa artık bellidir diye düşünüyorum. Ama konunun başka bir konumdan ve değişik bakış açısıyla ele alınıp biraz daha açımlanmasının gerekli olduğu yönündeki düşüncem de diğer bir tespitim.



İlkin genel anlamda dizgesel (sistemik) bakış konumundan görülen bilimsel bilginin sorgulanma yöntemlerinin iki ana ulamı hakkında sistem düşüncesinin tanınmış öncülerinden Russell Ackoff’un ‘mealen’ de olsa şu görüşünü anımsatmak ile işe başlayayım: Doğa bilimlerinin yönteminin kuralsal-ulamsal özü indirgemeci analiz, yani daha küçüğe, daha öğesele doğru gidiş iken sosyal bilimlerin yükseltgemeci sentez, yani daha büyüğe, daha bütünsele doğru gidiştir. Yani, genel bir değerlendirmeyle, bu iki yöntemsel ulam, parça-bütün ilişkili dikotomik kavram çifti olma özelliğini taşımakta ve eytişimsel (diyalektik) genel bir bütünü oluşturmaktadır. Bu görüngeden (perspektiften) hareket ile toplumsallığın bilimsel yöntemler ulamını bütüncül (holistik) anlayışla irdelemek üzere ele almak oldukça doğru ve ilginç bir seçim olacaktır.



Ayrıca, bilimin iki ana disipliner ulamından tin bilimlerinin, daha bilinen bir ifade biçimiyle insan bilimlerinin (hüman veya kültür bilimleri de deniyor ve bazan da tam örtüşmese bile sosyal bilimler veya toplum bilimleri diye anılıyor), bu bilim-kültür yarıküresinin bilgi eldesindeki yöntemlerinin öteki ana disipliner yarı olan doğa bilimlerinden farklı olduğu ve özellikle de olması gerektiği yönündeki görüşlerin artık evrensel-entelektüel düzeyde genel kabul gören bir gerçeklik olma yönünde hızla yaygınlaşmakta olduğunu söylemek gerekir. Konuyu özetlemiş bu tek ve uzun tümcede ifade edilen düşünceyle ilgili bundan önceki dört aylık denemenin odağındaki bilimsel yöntemlerin ussal çerçevesinin ne olduğu sorusunu, bir kez daha, ancak farklı bir görüngeden ele almak isterim.



Konuya toplumsal boyut konumundan ve bilişimsel (enformatik)-kavramsal görüngeden bakarsak, insanoğlunun ussal kavramsal düzlemi üstünde, dil, değerler ve zaman diye tanımlanabilecek temel ve öğesel nitelikli özelliklerini temsil eden şeyleştirilmiş bir üçgenin varlığından söz ederek insanın soyut kültürel birikimini bu antropik-geometrik model ile tanımlanan ilişkiler bütünü üzerinden tanımlayabiliriz. Termodinamik ve onun uzantısı olan enformatik açıdan kendi tarihselliği ve yazgısı doğrultusunda ilerleyen insanın, bilgi birikimini artırmak çabası ile entropiye karşı verdiği amansız mücadelenin sonucunda sinerjik olarak elde ettiği bu kazanımların birikimiyle evrilebildiğini söyleyebiliriz.



Öte yandan modeldeki değerler, doğa ve toplum boyutu içindeki yaşantımızla kazanılarak oluşturulmuş yapıntısal-özsel öğe kaynaklı iken, dil, soyut birikimin iletişimi ve bellek kaydı için kullanılan doğuştancı (nativistik) kaynaklı bir koddur. Zamana gelince, onu her şeyi sonlandıran ilksel (primordial) acunsal (kozmik) etmen-boyut bireşimi (sentezi) bir öğe olarak görmek en doğru yaklaşımdır sanırım.



Antropik üçgen modelini vektöryel olarak ele alır ve insanı temsil eden köşesinden bakışla irdelersek, komşu kenarların dil ve değerleri, karşı kenarınsa zamansallığı simgeleyen vektörler olduğu kabulü ile karşı kenarın zamanın toplamını ve yönünü ve iki komşu kenarın ise ayni yönde ardarda bağlanmış vektörler olarak dil ve değerleri temsil ettiğini görebiliriz. Bu bakış noktasından kolayca gözüken iki ayrık (biri kırık biri düz) vektöryel yolun eş çıkışlı ve eş sonlu olduğu; ancak farklılıklarının, dil ve değerlerin dolaylılığında, zamanın ise dolaysızlığında olduğu hemen anlaşılır. Şu halde biz tanınmış fizikçi Richard Feynman’ın kuantum mekaniğini açıklarken eğretileme (metafor) olarak bolca kullandığı beylik fiziksel-görüngüsel bir olgu olan “sum of history”nin toplumsal boyuttaki örneksel (analojik) eşdurumuyla karşı karşıyayız demektir.



Bu model de gösteriyor ki, zamanın yönüyle özdeş olan entropi ile, daha uygun bir deyişle, bilgideki doğal kaybın temsilcisi ilksel nitelikli doğal gerçekliği olan entropiyi temsil eden zaman ile, ona karşı gelerek bilginin artışını sağlayan insan zihninin (anlığının) yapıntısal-toplumsal gerçekliği olan dil ve değerler arasında bir yarışma, çatıma vardır. Başka bir anlatımla; insanın usu ve anlığı, tini ile doğal çevresi arasında sürüp gitmekte olan çatışmalı eytişimsel akışın doğal-toplumsal ve evrensel birlikteliğinin odağındaki temel özselliktir.



Nitekim bu süreçte insan, bireysel ve toplumsal yazgısını belirleyen zaman yönlü yıpratıcı olguya, yani bilgiye karşıt olan zaman okuna, termodinamik ve enformatik deyimle enropiye karşı geldiğinden; mitsel Atlas betisinin (figürünün) verdiği savaşım gibi beyhude bir çaba içinde olan taraf olarak görülebilir. Ama buna karşın, bu mücadelenin devamlılığı olmuş ve olacaktır; çünkü yeneni belli olsa da kozmik boyuttaki bu süreçte kısa süreli bazı bölgesel yengilerin olabilirliğinin, yitirilmiş dizgeler, yapılar (“dissipative systems, structures”) olarak İlya Prigogine’ in tanımladığı şekliyle var olduğu bilinmektedir. İşte bu yengiler insanın genetik ve sosyal-kültürel bilgi patlamaları şeklinde olan sıçrayış evrelerini temsil ederler ve zamanla dönemsel olarak ortaya çıkarlar. Bana göre, çok yüksek bir olasılıkla entropiye karşı bu toplumsal-yengisel dönemlerden, evrelerden birinin, belki de önemli olan birinin yaşandığı bir çağdayız.



Söz konusu dönemler kendilerini epistemik (bilgi kuramsal) ıraları (karakterleri) ile belli etmektedir. Bundan önceki dönemin ırası, doğa bilimleri tabanında genel anlamda fiziksel-enerjetik gereksinimlerin (gıda, barınma, üreme, korunma gibi) karşılanması için verilmiş olan bir varoluş savaşımı sonucunda kazanılmış soyut bilimsel bilgi birikiminin sağlanması şeklindeki bir etkinlik ile belirlenmiş iken, şimdilerde başlamış olduğunu varsaydığım dönemin ırası ise toplumsal-bilişimsel tabanlı bilgi gereksiniminin yol açtığı bir sinerjik bilgi patlaması ile belirlenecektir. Ve bu süreç dolayımsız ve doğrudan toplumsal örgütleniş biçimimizi kökeninden etkileyecek olan özkatalitik hızlanma özelliğine de iyedir (sahiptir).



Öte yandan, bilgisel alan olarak da tanımlayabileceğimiz bu evrensel düzeyli bu dizge, öncekine göre doğal değil de bireysel-toplumsal karakterde olunca zaman oku entropinin yıpratıcılığına çok daha açık bir hal sunmaktadır. Başka bir deyişle, doğa bilimlerinde göz ardı edilebilen tarihsellik etmeni, veya kısaca tarih diye ifade edebileceğimiz zamansal etkinliğin yıpratıcılığı bu durumda hiç olmadığı kadar işin içindedir.



Hal böyle olunca, görüngüler karşısında, zamana ve duruma göre, diğer deyişle makul bir görecelik çerçevesine göre hareket edilmesi gereklidir. Bu da sonuçta kaçınılmaz olarak bilimsel bilgi kazanımındaki yöntemsel seçenekler içinden en uygun olanının, yani optimumunun seçimi şeklinde yeni bilimsel bir yaklaşımı zorunlu kılar.



İşte, böylece, bu doğrultudaki yeni bir anlayış ve yeni bir yaklaşım ile bilgi-bilim-ulamsal (kategorik) yöntemler arasından en uygun olanının seçiminin yapılabileceği, üst, süper, hiper veya meta diye adlandırılabilecek, özgün ilkesel kural ve ölçütleri örtük (zımnen) de olsa kapsayan ussal-anlıksal ‘meta mantıksal bir çerçeve’nin oluşturulması kaçınılmazlık olarak karşımıza dikilmektedir.



Sonuç olarak bilimsel dünyada çoktan seçmeli yöntemlerle (saksağan usulü) iş gören bilgi kuramsal bir dizgenin kullanılacağı yeni bir döneminin eşiğinde olduğumuzu söylemek son derece yerinde bir saptama olacaktır. Gelecek ayki denemem bununla ilgili olarak KDP-CST’nda geliştirdiğimiz HAK denilen bilim kuramsal dizgeyi tanıtarak ele almak olacaktır.



Mustafa Özcan / Eylül 2011

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Sosyal ve İnsan Bilimlerinde Yöntem Sorununun Neliği (Mustafa Özcan, Ağustos 2011)

“Bildik Bilimin Sonu” yazı dizisinde yavaş da olsa sona doğru ilerliyoryuz. Temmuz ayı denemesinde Ağustosta sosyal ve insan bilimleri alanındaki yöntem sorunu ile ilgili görüşlerimi aktaracağımı belirtmiştim. Şimdi o noktadayız.



İrdeleme için sosyal bilimleri toplumun, fizik bilimlerini doğanın ve insan bilimlerini bireyin temsil ettiği şeklindeki şematikleştirmeden hareket etmek son derece yararlı olacaktır. İlkin insanın özne olarak kavram üretim etkinliklerini yürütmek için üzerinde yoğunlaştığı temel ulamsal bilgi kaynağı alanlarına bakalım: doğa, toplum ve nesne olarak birey. Bu üçlüden oluşan ana bilgi kaynağımızdaki bilgileri aydınlığa çıkarılırken (elisitasyona tabi tutulurken) başvurulan yolların farklı olduğunu önceki yazılardan biliyoruz. Örneğin doğada deney ön planda iken bireyin gözlenmesindeyse deneyin yanısıra pek çoğu ile birlikte öteki uçtaki bir yöntem olarak içe bakışa da başvurulmaktadır.



Ancak işin doğrusu, bireysel alandaki bilgi kaynağının kendine özgü durumuna, başka bir deyişle özniteliğine göre global bir yaklaşımla deney-içe bakış (ayni kavramların ayni görüngeden bakışla farklı adlandırmaları: pozitivistik-hermönetik veya olgusal-kurgusal) yöntem uzamından en uygun yöntemin seçilmesi şeklinde olmalıdır. Öte yandan, kaynağın kendine özgü kipsel durumu güdüler hiyerarşisindeki yeri ile belirlenmektedir ki bu güdünün biyo-psişik mi, yoksa psişik-toplumsal mı, ya da bu ikilinin arası mı olacağına göre değişecektir. Bireysel olup biyo-psişik özellikteki veriler (örneğin açlık gibi olanlar) için sadece deneysel yöntem geçerli iken ikilinin arası biyo-psiko-toplumsal özelliktekiler (örneğin cinsellik gibi) içinse içe bakışa da başvurulmakla birlikte şimdilerde gelişen bilgisayarlı görüntüleme teknikleri ile veri toplamada deneysel yöntemin kendini kanıtladığı görülmektedır. Dolayısıyla psişik-toplumsal olan kaynaklardan bilginin elisitasyununda, açığa çıkarılmasında kullanılan yöntemler oldukça yüksek bir çeşitlilik durumu serglemektedir.



Freud’da hipnoz ve rüya yorumları, Adler’de kişilik testleri ile ilgili veriler, Jung’ınsa antropolojik kurgulamaları; bu üç ruhsal dinamikçinin ileri sürdükleri kuramların temelindeki bilgi kümelerinin oluşturulmasında başvurdukları araştırma yöntem ve teknikleri olmuştur. Görülüyor ki pisikoanalitik okulda temel olan Freud doğrultusunun yanısıra ortaya çıkmış olan Adler ve Jung yaklaşımlarında da ötekininkinden farklı yöntemler söz konusudur. Yukarıdaki verilmiş sırasıyla, biyo-psiko-toplumsal kökenli cinsellik, psiko-toplumsal kökenli üstünlük ve özgerçekleştirim güdülerinin temsil ettiği bu alt bilgisel alanların öznitelikleri araştırma tekniklerini, diğer deyişle bir bakıma yöntemini, bu da psikoanalitik alt kuramın neviini, türünü belirlemektedir.


Kısaca vurgulamak gerekirse bilgi kaynağının özniteliği bilginin aydınlığa çıkarılmasında kullanılan yöntemi, o da soyutlama kuralları aracılığı ile çıkarsanacak olan kuram türünü belirlemektedir. Hal böyle olunca da artan bu çeşitlilik artan bir belirsizliğe neden olmaktadır.


Bu durumun da en çok etkilediği, yöntemi kurgusal gerekçelendirme olan tin bilimleri (kültür, insan veya beşeri bilimler ya da hümaniteler de denilebiliyor) için yapılan bilgi üretimidir. Böylece tin bilimleri alanında üretilen bilginin doğruluğu, geçerliliği, kesinliği ve pekinliği son derece tartışılır hale geliyor ki bu mantık, epistemoloji, bilim felsefesi ve kuramı gibi biçimsel (formel) ve kurgusal (spekülatif) disiplinlerdeki tartışmaların başlıca kaynağı ve de yüzyılı aşkın bir süredir bilim kuramı ve felsefesinin devam ede gelen temel sorunsalıdır.


Mustafa Özcan, Ağustos 2011

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Bilimlerde Yöntem Çeşitliliği (Mustafa Özcan, 28.07.2011)

Geçen ayki yazıda yöntem konusuna değinmiş ve daha geniş olarak bunu “Bildik Bilimin Sonu” serisinin ikincisinde ele alacağımı belirtmiş idim.Yöntemler, bilginin kazanılmasındaki temel işlevlerinin yanısıra, bilimsel bilgi kümelerinin, ki bunlara “disiplin grubu” veya sadece “alan” denilmektedir, biribirlerine görebilginin kazanımındaki ıra (karakter) farklılıklarının ortaya konularak özgülleştirilmelerinde belirteç görevini de üstlenirler.


Sağın (egzakt) bilimler denilen bilimsel alanda doğa bilimleri ile mantık, matematik gibi formel bilimler bulunur. Buradaki sağın nitelemesi kesinlik, katılık, güvenilirlik anlamındadır. Ancak hemen şu hususu fark etmek mümkün: Burada gerçekte iki alan ile karşı karşıyayız! Çünkü matematiksel bilginin elde edilmesi belit (postüla, ilksav, koyut) olarak tanımlanan ispatsız kabuller olan kurallar üzerine kurulu aksiyomatik sistem diye adlandırılan soyut bir yapıya dayanır. Oysa başta fizik olmak üzere kimya, biyoloji, psikoloji (deneysel) gibi doğa bilimlerinde bilginin elde edilmesi gözlem ve deneye dayanmaktadır. Hal böyle olunca sağın bilimler diye bir alanın tanımlanmamış olması daha uygun bir seçenek olurdu. Gerçekten de bilim felsefecilerinin son zamanlarda bu terninolojiyi kullanmaktan vazgeçmiş oldukları anlaşılıyor.


Bilindiği gibi modern bilim felsefesi konusunun ilk düşünürlerinin başında gelen rönesans adamı İngiliz F. Bacon bilimsel yöntem için tümevarımsal uslamlamayı (endüksiyonlu akıl yürütmeyi) önermişti . Önerdi ama bilim yapanlar, yani bilim insanları araştırmalarında kendi bildikleri yollarla bilgi kazanmaya devam ettiler. Bunun nedeni endüksiyon yönteminin zorluğundaydı. Bir örnekle anlatmaya çalışalım. Bu yönteme göre kuğuların beyaz olduğu bilgisinin tam kazanılmış olduğunun kabulü için tüm kuğuların beyaz oduğunu gözlemek gereklidir. Şimdi gelinen duruma bakalım. Onbinlerce yıldır insanlar hep beyaz kuğu gördüklerinden bu o kadar da zor bir şey olmasa gerekirdi diye düşünebilirsiniz, ama öyle olmadı. Sonra Avustralya keşfedilince siyah kuğuların var olduğu anlaşıldı. Bir tek kuş türünün tüy renk bilgisinin kesinliğe bağlanmasının güçlüğü için güzel bir örnek. Bu nedenle siyah kuğu olgusu yazılarda bir eğretileme (metafor, mecaz) olarak çok kullanılır dilbilimsel bir gösterge olmuştur.


Sonuç olarak doğa bilimlerinde varsayımsal tümdengelim (hipotetik dedüksiyon) yönteminin kullanıldığı görüşüne varılmıştır ki, bu durum halen “sağın” ıralı geçerlilik konusunda fazlaca bir itiraza muhatap olmamaktadır. Doğa bilimlerinde yöntem sorunu olasıdır ki bilimin öteki alanlarına oranla en az sorunsallığa iye (sahip) olandır. Hele hele “bilimsel” diye anılabilecek genel alanların sayısı dört olarak düşünülecek olursa. Bunları formel, doğa, sosyal ve insan bilimleri (hümaniteler) şeklinde tanımlamak pek yanlış olmasa gerekir. İlk ikisinin yöntemi hakkında kısa da olsa bilgi aktarmaya çalıştım. Son ikisinin yöntemi hakkında fikir yürütmenin zorluğunu bildiğimden bunlarla ilgili olarak söyleşmenin ayni zamanda “bildik bilim alanları” olan “sağın” bilimlerden farklı bir yol izlenmesi gerektiğini biliyorum.Yani BBS geliyor.Bunun için ilkin sosyal bilimlerle insan bilimlerinin doğa bilimlerinden farklılığını görmek, sonrasında bunlarla ilgili yöntemsel yapıyı irdelemek gerekir. Yoksa anarşist bilim kuramcısı Feyerabend’in yaptığı gibi yöntemde her yol mübah deyip işin içinden sıyrılmak da olanaklıdır. Ancak bu durumda tartışılacak, konuşulacak bir şeylerin kalmayacağını da hesaplamak gerekir diye anımsatıyorum.


Gelecek ay sosyal ve insan bilimleri (İng. ‘humanities’) alanlarındaki yöntem sorununu irdelemeye başlayacağız. Mustafa Özcan/28.07.’11

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Bilim Dedikleri... (Mustafa Özcan, Haziran 2011)

Belli bir entelektüel düzeye erişmiş kişiler bilim sözcüğü ile ne anlatılmak istendiği konusunda uygulama örneklerine dayanaraktan bazı görüşlere her zaman ve oldukça net bir şekilde sahiptir. Ancak bu kişiler, bilimi bir “üst bir dil biçimi” olan tanım ile ifade etmeye gayret ettikleri nde doğru bir cevap vermekten genellikle çok uzakta olurlar. Bunun nedeni ise, somut karakterinden dolayı uygulamayı örneklendirme çabalarının pratik kolaylığına karşılık tanımlamanın soyut karakterinden dolayı dilsel zorluğunda yatmaktadır. Yani, soyutlama somutlamaya göre daha ileri bir formellik düzeyini temsil etmekte olduğundan zihni etkinlik için daha zorlanmalı bir süreçtir.


Bu durumu bilimler veya disiplinler denilen geniş ve derin bilgi kümeleri için yapılacak eğretilemeye çıkış noktası olarak alırsak, somut uca daha yakın olan sağın, doğal veya görgül bilimlerin soyut uca daha yakın olan sosyal, beşeri veya tinsel bilimlere göre daha kolay anlaşılır olduğunu kabul edebiliriz.


Oysa genelin, sıradan insanların bu konudaki kanıları bunun tersidir ve bana göre yalnızca bir söylenceden ibarettir.


Sağın bilimlerin (disiplin terimi de uygun olurdu) önde gelen temsilcisi bilimlerin kraliçesi matematiğin gözde keşiflerinin veya icatlarının çoğunu matematikçilerin henüz genç yaşlardayken yapmış olmaları buna kanıt olarak verilebilir. Demek ki gerçekte matematiği sosyal bilimlere kıyasla daha az birikim ile yapılabilecek bir soyutlama etkinlik türü olarak görmek olanaklıdır. Başka bir deyişle formel disiplinlerde ve doğa bilimlerinde soyutlama kollektifin bilimlerindeki soyutlamaya göre daha kolaydır. Bu saptamadan sonra şimdi bilim konusunun başka bir yanını irdelemek istiyorum: Yöntem.


Bilim, şeylerin ve olayların neliğini ve niçinliğini ortaya koyan mantık sorularının kapsamındaki ele alışları kendine konu ederken, yöntem bu kapsamdaki bilginin kazanılmasının nasıl olması gerektiği sorusunu cevaplamayı amaçlar. Gene, nedir sorusu betimleme ile sonuçlanırken niçin nedenselliği açıklar. Böylece Dilthey’in benimsediği terimlerle idiyografik (betimleyici) ve nomotetik (kurallayıcı) bilim tipolojilerine varırız. Öte yandan, ne sorusu ile neden sorusuna verilecek cevapların güvenilirliği bizi iki farklı yöntem kullanmaya yöneltir. Betimleme için basit gözlem ve gözlemin yeterli sayıda yinelenmiş olması yeterli iken açıklama için neden-sonuç zincirinin ortaya çıkmasını sağlayan aşamalı mantıksal işlemlere de gereksinim vardır.


Bu doğrultuda açıklamalı durumların daha zorlayıcı olacağı ve bu nedenle de basit olaylara ve şeylere daha kolay uygulanabileceğini ama betimleme durumu için bunun tersi olduğunu söyleyebiliriz.


Bu bağlamda zorlukları aşmak için sosyal bilimlere yöntemsel yaklaşımının doğa bilimlerine kıyasla hem çeşitlendirilmiş hem de farklılaştırılmış olması gerektiği sonucuna varılır ki bilim felsefesi, sosyolojisi ve tarihinin son yarım yüzyıldır üzerinde hararetli tartışmalar yaptığı bir konudur.


Görülüyor ki bu durumda doğa bilimlerinde bilginin kazanılmasında genelde başvurulan yol olarak kabul edilen hipotetiko-dedüktif (varsayımsal tümdengelim) yöntemin sosyal bilimler için tek başına geçerliliğe sahip olması mümkün gözükmemektedir. Ayrıca doğa bilimlerinde olması kaçınılmaz olan görgül karakterin sosyal bilimlerde aranması da zorunlu değildir. İşte bu noktada formel ve sağın bilimlerden kesinlik bakımından daha farklı bir bilim anlayışına gereksinim duyulduğu açıktır.


Gelecek yazımda bu hususu ele alacağım.


Mustafa Özcan / Haziran, 2011

Bildik Bilimin Sonu (Mustafa Özcan, Mayıs 2011)

Bu ayın konusunu Nisan Ayı yazımda bilerek belirtmemiş idim. Bunun nedeni Cumartesi Söyleşi Toplantıları’nda (KDP-CST) yeni bir "trimester" dönemine giriyor olmamız ve deneme yazılarının söyleşilerden tümüyle ayrık bir kulvarda ilerliyor olmasından duyduğum rahatsızlıktı.

Bu rahatsızlığımın iki etkinliğin konuları arasında tamamlayıcı bir ilişkinin olmamasından ileri geldiğini anlamam uzun sürmedi.

Bunun giderilebilmesi için deneme yazılarının söyleşilerle diyalektik karakterde, yani karşıt tezde ancak bütünleşen konuları işliyor olması gerektiğini düşündüm. Sonuç olarak trimester boyunca CST’nda "herşeyi açıklayan kuram", HAK ile ilgili söyleşi dizisi sürerken koşutunda karşıt tezli bir konuda ADY dizisi devam etmeliydi!

Bu yaklaşım ile amaçlanansa her iki etkinliğin konularının birbirini diyalektik olarak tamamlaması sonucunda buradan sinerjik fazla diye bilinen yararın elde edilmesidir.

Hal böyle olunca deneme yazısı dizisinde işlenecek konunun hangi içerikte olması gerektiği yönünde şu kanıya vardım: Söyleşilerde kuramsal -bilimsel düşünce piramidinin bir bakıma tepesi nde yer tutan kurgusallıktaki HAK konusuna karşılık, ADY yazıları karşıt kutuptan bir yaklaşım ile bilimin yitip gittiği gibi en dipteki kuramsızlık konusunu işleyerek tersten bir sınırlama getirmeliydi. Böylece her iki düşünsel etkinliğin kaşılıklı tamamlayıcı, bütünleyici bir şekilde yürümesi sağlanabilirdi.

İşte bundandır ki ADY konu ekseninin HAK’ı sınırlayıcı olan "bildik bilimin sonu" BBS içeriğinde olması yönünde karara varıldı.

Öte yandan, söyleşilerin oniki-onaltı arasında olması, deneme yazısı sayısının ise sadece dört ile sınırlı olması iki konu arasında işlenme süreleri bakımından sanki bir dengesizliğin var olduğu kaygısını uyandırıyor. Oysa her iki konu için de ayrılacak analiz zamanın eşit olacağı düşünülürse bu kaygının anlamlı olmadığı kolayca görülür.

Ayrıca, HAK ile ilgili hiçbir literatür kaynağı olmamasına karşın BBS konusunda ciddi çalışmaların yapılmış olduğunu anımsatmak isterim. Bu da literatür desteğinin BBS lehine olduğu anlamına gelmektedir. Özetle; BBS konusunu işlemek HAK konusundan daha kolay diye düşünüyorum.

Sonuç olarak gelecek dört ayın deneme yazılarında “bildik bilimin sonu” konusunu işleyeceğim.

Haziran Ayı’nda BBS konusundaki ilk denemede buluşmak üzere...

Mustafa Özcan / Mayıs, 2011

Dünya Görüşü: Sözcük ve Kavram Hakkında (Mustafa Özcan, Nisan 2011)

“Aydabir Deneme Yazısı” diye yaftaladığım deneme yazıları dizisinin ikincisinde, ilkinde belirttiğim gibi dünya görüşü sözcüğünü ve bu kavramın anlamını irdelemek istiyorum.

Kavram ilk kez 1799 da Alman dilinde görüldüğünden diğer dillere de olasıdır ki bu dilden yapılan çeviriler sonucu geçmiştir. Hatta Almanca yazılışı karşılığının yanı sıra İngilizcede hala kullanılagelmektedir. Sözcüğün genelliğinden kaynaklanan önemine bakarak Türkçede ilk ne zaman kullanıldığının bulunması nınTürk dil çalışmaları için yeni bir ödev olmayı hak ettiği rahatlıkla söylenebilir.

Kelimeyi yeni bir kavram olarak ilk kullanan bir Alman romantiği olan Friedrich Ernst Daniel Schleiermacher’dir. Schleiermacher soyadı “peçe yapımcısı” anlamına geliyor; adamın soyunda vaktiyle tesettür işiyle meşgul olmuş birilerinin olduğunu espri kabilinden de olsa belirteyim. Soyadının anlamından ötürü adam insana ilk anda bağnaz biriymiş gibi geliyor.

Ama durun, ilginçtir ki gerçekte meslekten protestan bir teolog olan bu kişinin ahirete yönelik göksel görüşler yerine yersel liği temsil eden dünyevilikle ilgili düşünceler dizgesine bütüncül bir anlam kazandırmak için yeni bir kavram oluşturması ismiyle “na-müsemma” olmuş bir durumdur diyor ve ekliyorum: Aslında kendisi 18. Yüzyılda evanjeliklerden ayrılmış ve uçta bir yer tutan zionit (son derece protest siyonist eğilimli bir grup olsa gerekir) adıyla bilinen bir mezhep grubuna dahildir. Bu da O’na dogmatik-pozitivist dinbilimsel anlayıştan uzaklaşması için yeterli bir zemin hazırlamış olsa gerekir. Böylece zaman içinde “rönesans adamı-teolog” diye nitelendirebileceğimiz melez bir entelektüelliğe ulaşmış olması bundandır desek yanlış olmaz.

Bu da gösteriyor ki kavramlar insanoğlunun “natura ve nurtura”sının ortak üretimi olan özkültürünün bir ürünü olarak ortaya çıkıyor. Schleiermacher’in iki zıt yönde sahip olduğu bu kültürel geçmiş O’na çok geniş boyutlu kavramlardan biri olan dünya görüşü terimini yaratmasına olanak sağlamış olmalı.

Dünya görüşü kavramı için ‘doğa, toplum ve insanın değer ilkelerinin bütüncül biçimde sistematikleştirilmiş temsilidir’ diyerek tek tümcelik bir tanım yapabiliriz.

Yapılan her tanım gibi bu da pek çok anlam ögesini dışarıda bırakacak bir sınırlandırmadır sanırım. Öte yandan daha geniş tutulan bir tanımlama girişiminde ise anlam çemberinin çapını artırsak bile gene de dışarıda bir şeyler kalacaktır. Ayrıca genişleme genelleşmeyle koşut olduğundan terimin özel durumlara yönelik tek tek kullanımlarını zora sokacaktır. Bu durumda doğru tanım nasıl olmalıdır noktasına geliyoruz ve her şeyden önce tanımın tanımının yapılması gerektiğini anlıyoruz.

Tanımlamanın tanımı: Bir kavramın özgül dilsel kullanım yararını azamileştirmek için “ufuklara” kadar varabilen anlam ögeleri kümesinden istenen öncelikli anlam ögelerini içeriye alacak, ancak istenmeyenleri, safrayı ise dışta bırakacak şekilde bir “çembersel” sınırlandırma oluşturmaktır. Tanımlar, eski deyişle, efradını cami, ağyarını mani olmalı; yani tanım müdahil ögelerin hem eksiksiz, artıksız toplayıcısı hem de yabancı olanların dışta bırakanı, engelleyicisi olmalıdır.

Tanımın bu tanımını göz önünde tutarak dünya görüşü kavramına geri dönelim. Kavramın kapsamı üç epistemik etkinlik alanını temsil eden doğa, toplum ve insan ögeleri kümesini anlattığı bu tek tümcelik tanımda açıkca belirgindir. Ayrıca dünya görüşünün sözkonusu etkinlik alanlarında gerçekleştirilecek değer ilkeleri uygulanmasında ortak anlam yaratan bir işleve sahip olduğu da vurgulanmıştır. Başka bir deyişle kavramın içleminin her üç etkinlik ulamı için de ortak değer yaratıcı bir niteliğe sahip olduğu ‘bütüncül sistematikleştirme’ifadesi ile tanımda yer almıştır. Yani kavram bu tanımla her üç alandaki değer ilkeleri için genel bir ölçüt olma iddiasını taşımaktadır.

Ayrıca, kılgısal olan durumlar, yani kavramın pratikteki uygulanma sonuçlarıyla ilgili olan halleri için tanımda açık sözel bir anlatım yoksa da, değer ilkelerinin kaçınılmaz olarak pratiğe yönelik kullanım durumları olacağının zımnen kabulü ile bu durum örtük bir şekilde de olsa tanımda içerilmiş olmaktadır.

Yapılan tüm bu değerlendirmelerden anlaşılacağı gibi her üst kavram gibi dünya görüşü kavramı da hem teorik hem de pratik karakterdeki kullanıma uygun bir nitelik sergiliyor. Ayrıca dünya görüşü kavramı fiziksel, psişik ve toplumsal etkileşim alanlarındaki bilgilenim süreçlerinin denetimi için başvurulacak temel bir ölçüt olma özelliğine de sahip bulunmaktadır.

Mustafa Özcan/25 Nisan 2011

Düşünce Girişiminde Bilginin Yazıya Dönüşmesi Olgusu (Mustafa Özcan, Mart 2011)

Değerli KDP’li Dostlarım,

Bu ileti, fikirsel paylaşımın yazılı türü olarak internet iletişimi yoluyla sizlerle buluşmanın bir diğer şekli olması amacıyla başvurmakta olduğum deneme aşamasındaki bir girişimidir.

Hepimiz biliyoruz ki, Kadıköy Düşünce Platformu’nun bir grubu olarak her cumartesi en az iki saat tutan ve 16 yılı aşkın bir süredir devam eden düşünsellik arayışlı CST söyleşilerimiz bizim için yeterli tatminkarlıkta olmamakta ve bu nedenle de faaliyetimizi daha geniş boyuta taşıyarak etkinliğimize daha yüksek bir anlam ve değer kazandırmak isteğini uzun süredir en içten şekilde arzulamaktayız .

İşte ben kendi açım ve konumumdan bakarak İstanbul’un Kadıköy gibi sayısız yazar, düşünür, sanatçı yetiştirmiş olan bu kentsel entelektüel coğrafyasında yaşamakta olmanın bilinci ve KDP-CST’ndaki fikri iletişimimizin yazıya bir türlü dönüşememesi noktasından yola çıkarak yazma konusunu biraz olsun yakından irdeleleyerek sizlerle paylaşmak gereğini hissettiim.

Her şeyden önce yazma işi hiç hafife alınacak bir iletişim etkinliği değildir. Tam tersine, yazı beş bin yıllık tarihsel bir birikimin kalıtını içinde barındıran ve diğer iletişim ortamlarıyla kıyaslandığında estetik yanı ağır basan bir ileti taşıyıcısı türüdür.

Belki de bir bakıma bu nedenle dir ki yazmak bazı düşünen insanlar için hala çok zor, hatta imkansız bir olaydır. Yazmayı bu yönden açmak için isterseniz konuyu işleyen ender psişik-yazınsal denemelerden biri olan Enrique Villa-Matas’ın Bartleby ve Şürakası kitabındaki görüşe yer verelim. Kitap için yapılmış bir değerlendirmeden aşağıdaki kısa ifadeyi alıntılamak istiyorum:

‘...hiç yazmamış, bir noktadan sonra hem kendileri için hem de bir eylem olarak yazmanın olanakszlığı fikrine varmış yazarların...’

Buradaki “hiç yazmamışlar” kategorisi için en bilinen örnek tanınmış ilk çağ filozofu Atinalı Sokrat’tır.

Gerçekten de kolay yazamayan pek çok insanın ve hatta Sokrat gibi hiç yazmayan kişilerin var olduğunu anımsayalım. Ayrıca Platon gibi çok kolay yazanların da olduğu gibi. Başka bir deyişle “Author&Orator” ikilisinden her biri olmak son derece zor bir husus olmalıdır.

Ben bu durumun esinlenme yokluğu, entelektüel birikim eksikliği, yazma becerisi azlığı ve saire ile pek ilgisi pek yoktur diye düşünüyorum. Nedeni konusunda söylenebilecekler çeşitli olmakla birlikte öğrenme ve öğretmeyi eş zamanlı ve yüzyüze yapmayı seven, bundan haz duyan “söylemsever “ olmayan, ancak “düşünsever” olanların bu tür iletişim türüne yatkın olmadığı psikoloji ile ilgilenenlerce belirtilen bir görüştür.

Bu kişiler düşünce ve bilgi aktarım hızını çok azaltmakta olduğundan olsa gerek yazmaktan hoşlanmazlar. Bu bir gerçektir. En azından benim için de bu böyle.

Bu görüşü de Villa-Matas’ın, istem ve eylem olarak yazmayan düşünenler hakkında yaptığı değerlendirmelere yeni bir kategori olarak eklemek gerek.

Ancak şimdi bu noktada, mutlakçı-saltçı her çeşit anlayış ve düşüncenin sadece düşünülür dünyada var olduğu ama duyulur (gerçek) dünyada böyle bir şeyin olmadığı şeklindeki düal düşünceden hareketle ortaya çıkan düşünen olup da “hiç yazmamış” birilerinin var olamıyacağı yargısını peşinen ileri süreyim. Bu çekincem doğrultusunda da bu yeni kategoriye “çok düşünüp az yazanlar” adını verelim diyorum.

Ayrıca düşünenleri kurgucu-gerçekçi(sanal-real) bakış açısından ikiye ayırdığımda, bu ayrımda, yeni kategoriye dahil olanların kurgucuların tam karşıtı olan gerçekçilerin içinde yer alması gerektiğini anlıyorum. Hatta bu tipolojidekilerin “derindeki gerçeği” bulma kaygısı ile ayaklarını daima en dipteki fiziksel dünyaya koyarak arama işine giriştiklerinden yüzeydekilere oranla tanınmaları zordur. Alman mantıkçı G. Frege buna bir örnektir.İngiliz düşünür B. Russell’ın Frege’yi keşfettiği gibi “çok düşünüp az yazan gerçekçiler”in maden arar gibi bilgi akeolojisiyle aranıp bulunarak ortaya çıkarılması kesinlikle toplumsal bir ihtiyaçtır.

Immanuel Kant konulara mükemmeliyetçi yaklaşmanın getirdiği sistematiklikten mi; yoksa anlamsız bir titizlenme huyundan mı olsa gerek bilinmez ama ne konuda olursa olsun işlerin yapılma sırasından hiç bir zaman taviz vermek istemezmiş. O’nunla hiç bir soysopsal kalıtıma sahip olmamamıza karşın bu yönden bir benzerliğimiz olduğunu söyleyebilirim.

Ancak pek yazı yazı yazmama karşın yazmam gerektiğinde ne türde ve ne konuda yazmam gerekir diye işin aslının sistematiğinin ne şekilde ve nasıl olması gerektiği konusunda düşünmüyor değilim.

Bundandır ki fiilen bir işe daha koyulmadan hemen en başta “yazı” hakkında düşünüp taşınıp bir irdeleme yapmak istedim. Deneme şeklinde olması gereken yazı konuları karakteristik olarak hem derinden gelmeli hem de gerçekle ilişkili olmalıdır.

Bu arada yeri gelmişken ifade etmeliyim ki, uzun yılların birikimiyle oluşmuş düşünsel alışkanlıklarıma uygun olarak fikir üretim etkinliklerinde “derin” ve “gerçek” sözcüklerinin ortak kavramsal düzlemi üzerinde okuyucu tarafından istenen ve beklenen değer ve anlam kümeleri ni yaratabileceğine inanmaktayım.

İşte bundan dolayı olsa gerek yazacaklarımdaki ussal tasarımlarımın ”yazınsal deneme” türüne uygun olacağını varsayıyorum. Yazıların bu doğrultuda olacağı kabulüyle de şeçilmiş olan “Derindeki Gerçek “ sözcüklerinin makul bir sözcelem oluşturduğunu söyleyebilirim.

Genel olarak sosyal-entelektüel ortamda yaşayıp bu ortamda üretim yapanlar için iki çeşit yaklaşımdan söz etmek mümkündür: Yüzeysel ve derin. Yüzeydeki gerçekler daima derindekilerden beslenerek varlıklarını sürdürürler. Ayrıca yüzeysel olanlar, görünürde olanlardır ve genellikle günlük tartışmaların vazgeçilemeyen konularının da bileşenidirler. Ancak bunlar derin gerçeklerden çıkılarak düşünüldüklerinde ve uygun şekilde söylenildiklerinde “anlamlı yargı ifadeleri”ne dönüşmüş olurlar. Aksi takdirde derin gerçekle bağlantısı olmadan yapılan tüm tartışmalar, akıl yürütmeler eskil deyimle daima abesle iştigal etmek demektir.

Öte yandan dünyasal olgularla ”derin”den meşguliyet, meşgul olanda en azından belli oranda soyutlama yetisi, bilgi birikimi ve şimdilerde hala ender bulunan bütünselci düşün yaklaşımı gerektirdiğinden yüzeye derinden erişim yolu bu koşullar nedeniyle güçlük ve zorluk sergileyen hiyerarşik ussal bir süreçtir.

Bundan ötürü genelde güncelde getirisi hiç olmayan, uzun erimli sonuçları ise tartışmalı olabilecek olan bu türdeki düşün etkinlikleri için çabalamak, hem maddi olanaklardan yoksun kalma zorluklarını göğüslemeyi göze almayı hem de insanda “basiretli tutum” diye de nitelenebilecek uzun erimi gerektiren bir hasleti zorunlu kılar.

Varsayılan yazma işinde söylemsel ulam olarak baz alınan “derin” mecazıyla birlikte sözcelemde geçen “gerçek” sözcüğünden de biraz olsun söz edeyim. Sözcüğün temsil ettiği gerçek kavramının içlemindeki öz ile ortaya konulmak istenen anlam, kaygılardan, korkulardan, yanılsamalardan ve makul olmayan kişisel beklentilerden arınmış insan zihni aracılığıyla, doğal ve sosyal dünyada algılanan nesne ve olguların evrensel ortak akıl düzleminde kurgulanmasıdır. Ancak bu yeterliliği ve tutarlılığı olan bütünselci bir dünya görüşü ile mümkün olan bir şeydir.

Gelecek sefer dünya görüşü konusunu irdelemek için yeniden bir başka “derin gerçek” konusunda buluşmak üzere hoşça ve sağlıcakla kalın dostlarım...

Mustafa Özcan / Mart, 2011