EVRENSEL VE YEREL HER TÜR FİKİR VE DÜŞÜNCENİN OLUŞTURUMUNUN VE DEĞİŞİMİNİN ÖZGÜRCE YAPILDIĞI AVRASYASAL-ENTELEKTÜEL MERKEZ. Kadıköy Düşünce Platformu, günlük yaşamın bilim, kültür, politika, sanat, ekonomi, devlet ve yönetişim konularının sorunlarına disiplinler arası ve ötesi anlayışla holistik ve evrimselci bir yaklaşım ile çözüm arayışı çabası içindedir. ~~~~~~~~~~~~~~~~~~"KDP BÜTÜNSEL BİLİMİN ARAŞTIRMA MERKEZİ"~~~~~~~~~~~~~~~~~~
5 Mart 2013 Salı
Bilim ve Felsefe Ayrık mıdır? (Mustafa Özcan, 5 Mart 2013)
25 Ocak 2013 Cuma
NİCE (Erdoğan Merdemert, 25 Ocak 2013)
Çokluğu olmayan somut ya da soyut hiçbir nesne yoktur ve bunun anlamı “bir” ve bir başkasının var olmasıdır. Somut olan için bu temel görelilik niceliği, bu nicelik de niteliği var eder ve bu ilk önce bir kuantum topaktır, topak kütleyi, kütle de biçimi koyar. Soyut olanın nice' si maddenin çokluğu gibi bir topak oluşturmaz ve onun çokluğunun tamamı nitelik olarak koyulur, zaten soyut olarak anılmasının sebebi de budur. Soyut olanın bu niteliği, herhangi bir maddenin niteliği tarafından olumsuzlanırsa ortaya o maddeye ilişkin düşünce biçimi çıkar çünkü her bir olumsuzlama zorunlu bir belirliliktir.
Belirli olanın böyle olumsuzlanmış olması kendisine ait bir çokluk oluşturmaya başladığında düşünce kendiliğinden çeşitlenir, rastgele çeşitlenen bu düşünce biçimleri organon da olduğu gibi bir düzen oluşturduğunda ise mantık koyulur.
Düşünce olsun olmasın madde ve enerji vardır, maddenin ve enerjinin var olmak için soyut (boyutsuz) olana ihtiyacı yoktur, madde ancak bilinmek istendiğinde soyutlanır ve kavramsallaşır, örneğin madde formları atomaltı seviyede zorunlu olarak düşünsel alanda kıyaslanır bunun anlamı da kuantum alanın yanlızca boyutsuz olana (düşünsel olana) yakın olmasındandır. İnsanın beyni de maddedir ve o tamamlanmış bir dizge, bir nitelik olarak vardır, bu nitelik bu madde için belirli bir niceliğin mükemmel sayısal organizasyonu demek olduğundan burada hem nitelik ve hem de nicelik birbirini almaşık olarak takip eder durumda bu maddeyi oluşturmuş olmalıdırlar.İşte anlaşılamayan şey budur. Maddede içkin düşünsel bir alanın varlığı böyle bir içiçe geçişi oluşturur ki bu enerjinin maddeye, maddenin de enerjiye dönüşümü gibi bir şeydir.
Nice oluşmaz o zaten her şey için var olandır, oluşan şey sadece niteliktir o da her şeye hükmeden olacaktır.
Erdoğan Merdemert (24 Ocak 2013)
22 Ekim 2012 Pazartesi
Felsefenin doğası ve tarihi gelişim süreci (Ateşan Aybars, 22 Ekim 2012)
Felsefenin doğası ve tarihi gelişim süreci
28 Kasım 2011 Pazartesi
WITTGENSTEIN HAKKINDA (Oktay Zor , 27 Kasım 2011)
Değerli arkadaşlarım, yeni okumuş olduğum “90 dakikada Wittgenstein” adlı kitap hakkındaki görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bu kitap Gendaş yayınlarının “90 dakikada” serisinden yayınlanmış. Kitabın yazarı Paul Strather bir İskoç. Dublin Trinity College'de felsefe eğitimi görmüş, yaşamıyla ilginç bir kişilik.
Kitabın güzel bir dili var. Okumayı kolaylaştıran espri anlayışı çok güzel. Kitap Wittgenstein'ın kişiliği hakkında doğru analizler yapmasına rağmen, felsefi değerlendirme açısından aynı şeyi söylemek zor.
Yazar, Wittgenstein'in amacının felsefeyi sona erdirmek olduğunu vurguluyor. Wittgenstein'in bu iddiası onun felsefenin özünü tam olarak kavrayamadığını gösterir.
Felsefenin ele aldığı ontoloji, epistemoloji, estetik, etik kapsamındaki sorular başka hiçbir bilim dalı tarafından yanıtlanamaz. Felsefenin bu alanlardaki sorulara verdiği yanıtlar tarihsel olarak farklı düzeylerde gerçekleşmiştir. Ve bu cevapların düzeyi bilimlerin gelişmesi sonucu bulunan bilimsel bulgularla doğrudan bağlantılıdır, ayrıca felsefenin düzeyinin derinliğini de bilimsel bilginin derinliği tayin eder. (Bu arada bilim-felsefe ilişkisi tabi ki karmaşık diyalektik bir süreçtir, basite indirgenmemelidir).
Felsefenin sona erdiğini söylemek bilimin sona erdiğini söylemekle eş anlamlıdır. Yani ezeli ve ebedi bir hakikat yumurtlamakla felsefenin bir ilgisi yoktur.
Kitapta yazarın Wittgenstein'ın “Tractus Logico - Philosophicus” isimli eserinden bazı temel önermeleri aktardığını görüyoruz.
“1. Dünya, olduğu gibi olan her şeydir”
Bu önerme üzerinde biraz durmak istiyorum, çünkü onun felsefesinin temel yanlarından birini ifade ediyor.
Felsefe tarihinde önemli birçok filozof; dünyada hiçbir şeyin olduğu gibi kalmadığını, şeylerin sürekli bir oluş ve değişim içinde süregeldiklerini vurguladılar. Dünyanın, sonra tüm evrenin kavranmasının bu yüksek düzeyi, Wittgenstein doğmadan önce açık ve seçik olarak ortaya konmuştur. Böylesine popüler olan bir filozofun yeni düzeyi anlamamış olması şaşırtıcıdır, veya popüleritesi şaşırtıcıdır.
Suriye ile üç ay önceki ilişkilerimizin durumu bugün aynı mı? Gezegenimizin kutupsal manyetik ekseni kaymaya devam ediyor. İklim ürkütücü bir biçimde değişime uğruyor. Bilimsel bilgimizin en sağlam savlarından “en hızlı parçacık, fotondur” hapı yutmuş görünüyor. Örnekler her alandan çoğaltılabilir, fakat birinci önermenin sığlığını göstermek açısından yeterli olduğunu sanıyorum.
Tractatus’tan yazarın aktardığı bir diğer önerme;
“1.1 Dünya olguların toplamıdır, şeylerin değil “
Bu önerme bilimsel yaklaşıma aykırıdır. Yakın zamanda geçirdiğimiz Van depremi bir olgudur. Wittgestein’ın önermesini esas alırsak; deprem olgusunu meydana getiren kıtasal tabakaları ve bunların hareketini dikkate almaya gerek kalmıyor.
Çünkü, filozofun önerisi dünyayı olguların toplamından ibaret gördüğü için, şeylere yer kalmıyor. Bu önermeyi temel alırsak, olguların nedenlerini nerede arayacağız? Türkiye’de yakın tarihte meydana gelen Gölcük depremi bunun enteresan örnekleriyle doludur. Ahlaki zayıflıklarından dolayı tanrı insanları cezalandırmak için deprem felaketini göndermiştir. Bu ifade elbette bilimden azıcık nasiplenmiş hiç kimse tarafından kabul görmeyecektir. Saçma olan bu ifade, özü itibarıyla yukarıdaki önermeyle aynıdır.
Paul Strathern “Tractatus’ta üstü kapalı mistizmin etkin havası vardır “ diye yazıyor.
Yine yazar aktarıyor; ”Viyana çevresi üyeleri (içlerinde Schlick, Carnap gibi tanınmış felsefeciler vardı) Wittgestein’la karşılaştıklarında, onun ruhani bir kişilik olduğunu görünce şaşırmışlardı”.
Bana göre o felsefesiyle gayet uyumlu davranmaktaır. Zaman zaman uygulamaya koyduğu, insanlardan uzak münzevi yaşam denemeleri yanında, manastıra girmek için başvurmuş, papazı beğenmediği için bir süre bahçesinde çalışmakla yetinmiştir.
Aşağıda ele alacağımız başka bir önermesi, onun hangi felsefe anlayışına yakın olduğunu net olarak göstermektedir.
“1.13 Mantıksal uzam içindeki olgular, dünyadır”
Bu önerme, nesnel gerçekliğin (dar anlamda, dünya) düşünceye ait olduğu, onun tarafından yaratıldığı, mantıksal uzamda (ki o da zihin alanına aittir) içerildiğini söylemek, yalnızca Wittgestein'a özgü bir kabul değildir. Bu felsefi yaklaşımın, yani öznel idealizm anlayışının en önemli temsilcisi, İngiliz filozof George Berkeley’dir (1685-1753). Berkeley, Yale, Harward gibi önemli Amerikan üniversitelerinde çalışmıştır. Viyana çevresi felsefecilerinin Amerika’da gördükleri hüsnü kabule bakılırsa, bu ülkedeki etkisi hala devam etmektedir.
Öznel idealizmin, bireyin konumu açısından karşılığı tekbenciliktir. Pratikte uygulanması imkanı olmayan bu anlayış, Wittgestein'ı çevresiyle uyumsuz yapmıştır. Bu uyumsuzluğuna rağmen, babasının servetini kullanarak (edebiyat ve sanat çevrelerini mali olarak desteklemek) popülaritesini arttırmıştır. Resmi kurumda hocalık da yapan filozof, resmi kurumlar tarafından da desteklenmiştir.
Batının hala tüm olanaklarıyla (medya dahil olmak üzere) neden bu irrasyonel felsefeyi desteklediği ise ayrı bir çalışmayı gerektirmektedir.
Hayatın “Entellektüel bir problem ve ahlaki bir görev” ! olduğunu söyleyen filozofla tanışmak için Paul Strathern zevkle okunabilir bir kitap yazmış.
Oktay Zor (27 Kasım 2011)
3 Ekim 2011 Pazartesi
Doğa Bilimsel Yöntem İnsan Bilimleri için Neden Uygun Değil? (Mustafa Özcan, Eylül 2011)
Başlığın cevabı, yazı dizisinin dikkatli izleyicileri için yaklaşık da olsa artık bellidir diye düşünüyorum. Ama konunun başka bir konumdan ve değişik bakış açısıyla ele alınıp biraz daha açımlanmasının gerekli olduğu yönündeki düşüncem de diğer bir tespitim.
İlkin genel anlamda dizgesel (sistemik) bakış konumundan görülen bilimsel bilginin sorgulanma yöntemlerinin iki ana ulamı hakkında sistem düşüncesinin tanınmış öncülerinden Russell Ackoff’un ‘mealen’ de olsa şu görüşünü anımsatmak ile işe başlayayım: Doğa bilimlerinin yönteminin kuralsal-ulamsal özü indirgemeci analiz, yani daha küçüğe, daha öğesele doğru gidiş iken sosyal bilimlerin yükseltgemeci sentez, yani daha büyüğe, daha bütünsele doğru gidiştir. Yani, genel bir değerlendirmeyle, bu iki yöntemsel ulam, parça-bütün ilişkili dikotomik kavram çifti olma özelliğini taşımakta ve eytişimsel (diyalektik) genel bir bütünü oluşturmaktadır. Bu görüngeden (perspektiften) hareket ile toplumsallığın bilimsel yöntemler ulamını bütüncül (holistik) anlayışla irdelemek üzere ele almak oldukça doğru ve ilginç bir seçim olacaktır.
Ayrıca, bilimin iki ana disipliner ulamından tin bilimlerinin, daha bilinen bir ifade biçimiyle insan bilimlerinin (hüman veya kültür bilimleri de deniyor ve bazan da tam örtüşmese bile sosyal bilimler veya toplum bilimleri diye anılıyor), bu bilim-kültür yarıküresinin bilgi eldesindeki yöntemlerinin öteki ana disipliner yarı olan doğa bilimlerinden farklı olduğu ve özellikle de olması gerektiği yönündeki görüşlerin artık evrensel-entelektüel düzeyde genel kabul gören bir gerçeklik olma yönünde hızla yaygınlaşmakta olduğunu söylemek gerekir. Konuyu özetlemiş bu tek ve uzun tümcede ifade edilen düşünceyle ilgili bundan önceki dört aylık denemenin odağındaki bilimsel yöntemlerin ussal çerçevesinin ne olduğu sorusunu, bir kez daha, ancak farklı bir görüngeden ele almak isterim.
Konuya toplumsal boyut konumundan ve bilişimsel (enformatik)-kavramsal görüngeden bakarsak, insanoğlunun ussal kavramsal düzlemi üstünde, dil, değerler ve zaman diye tanımlanabilecek temel ve öğesel nitelikli özelliklerini temsil eden şeyleştirilmiş bir üçgenin varlığından söz ederek insanın soyut kültürel birikimini bu antropik-geometrik model ile tanımlanan ilişkiler bütünü üzerinden tanımlayabiliriz. Termodinamik ve onun uzantısı olan enformatik açıdan kendi tarihselliği ve yazgısı doğrultusunda ilerleyen insanın, bilgi birikimini artırmak çabası ile entropiye karşı verdiği amansız mücadelenin sonucunda sinerjik olarak elde ettiği bu kazanımların birikimiyle evrilebildiğini söyleyebiliriz.
Öte yandan modeldeki değerler, doğa ve toplum boyutu içindeki yaşantımızla kazanılarak oluşturulmuş yapıntısal-özsel öğe kaynaklı iken, dil, soyut birikimin iletişimi ve bellek kaydı için kullanılan doğuştancı (nativistik) kaynaklı bir koddur. Zamana gelince, onu her şeyi sonlandıran ilksel (primordial) acunsal (kozmik) etmen-boyut bireşimi (sentezi) bir öğe olarak görmek en doğru yaklaşımdır sanırım.
Antropik üçgen modelini vektöryel olarak ele alır ve insanı temsil eden köşesinden bakışla irdelersek, komşu kenarların dil ve değerleri, karşı kenarınsa zamansallığı simgeleyen vektörler olduğu kabulü ile karşı kenarın zamanın toplamını ve yönünü ve iki komşu kenarın ise ayni yönde ardarda bağlanmış vektörler olarak dil ve değerleri temsil ettiğini görebiliriz. Bu bakış noktasından kolayca gözüken iki ayrık (biri kırık biri düz) vektöryel yolun eş çıkışlı ve eş sonlu olduğu; ancak farklılıklarının, dil ve değerlerin dolaylılığında, zamanın ise dolaysızlığında olduğu hemen anlaşılır. Şu halde biz tanınmış fizikçi Richard Feynman’ın kuantum mekaniğini açıklarken eğretileme (metafor) olarak bolca kullandığı beylik fiziksel-görüngüsel bir olgu olan “sum of history”nin toplumsal boyuttaki örneksel (analojik) eşdurumuyla karşı karşıyayız demektir.
Bu model de gösteriyor ki, zamanın yönüyle özdeş olan entropi ile, daha uygun bir deyişle, bilgideki doğal kaybın temsilcisi ilksel nitelikli doğal gerçekliği olan entropiyi temsil eden zaman ile, ona karşı gelerek bilginin artışını sağlayan insan zihninin (anlığının) yapıntısal-toplumsal gerçekliği olan dil ve değerler arasında bir yarışma, çatıma vardır. Başka bir anlatımla; insanın usu ve anlığı, tini ile doğal çevresi arasında sürüp gitmekte olan çatışmalı eytişimsel akışın doğal-toplumsal ve evrensel birlikteliğinin odağındaki temel özselliktir.
Nitekim bu süreçte insan, bireysel ve toplumsal yazgısını belirleyen zaman yönlü yıpratıcı olguya, yani bilgiye karşıt olan zaman okuna, termodinamik ve enformatik deyimle enropiye karşı geldiğinden; mitsel Atlas betisinin (figürünün) verdiği savaşım gibi beyhude bir çaba içinde olan taraf olarak görülebilir. Ama buna karşın, bu mücadelenin devamlılığı olmuş ve olacaktır; çünkü yeneni belli olsa da kozmik boyuttaki bu süreçte kısa süreli bazı bölgesel yengilerin olabilirliğinin, yitirilmiş dizgeler, yapılar (“dissipative systems, structures”) olarak İlya Prigogine’ in tanımladığı şekliyle var olduğu bilinmektedir. İşte bu yengiler insanın genetik ve sosyal-kültürel bilgi patlamaları şeklinde olan sıçrayış evrelerini temsil ederler ve zamanla dönemsel olarak ortaya çıkarlar. Bana göre, çok yüksek bir olasılıkla entropiye karşı bu toplumsal-yengisel dönemlerden, evrelerden birinin, belki de önemli olan birinin yaşandığı bir çağdayız.
Söz konusu dönemler kendilerini epistemik (bilgi kuramsal) ıraları (karakterleri) ile belli etmektedir. Bundan önceki dönemin ırası, doğa bilimleri tabanında genel anlamda fiziksel-enerjetik gereksinimlerin (gıda, barınma, üreme, korunma gibi) karşılanması için verilmiş olan bir varoluş savaşımı sonucunda kazanılmış soyut bilimsel bilgi birikiminin sağlanması şeklindeki bir etkinlik ile belirlenmiş iken, şimdilerde başlamış olduğunu varsaydığım dönemin ırası ise toplumsal-bilişimsel tabanlı bilgi gereksiniminin yol açtığı bir sinerjik bilgi patlaması ile belirlenecektir. Ve bu süreç dolayımsız ve doğrudan toplumsal örgütleniş biçimimizi kökeninden etkileyecek olan özkatalitik hızlanma özelliğine de iyedir (sahiptir).
Öte yandan, bilgisel alan olarak da tanımlayabileceğimiz bu evrensel düzeyli bu dizge, öncekine göre doğal değil de bireysel-toplumsal karakterde olunca zaman oku entropinin yıpratıcılığına çok daha açık bir hal sunmaktadır. Başka bir deyişle, doğa bilimlerinde göz ardı edilebilen tarihsellik etmeni, veya kısaca tarih diye ifade edebileceğimiz zamansal etkinliğin yıpratıcılığı bu durumda hiç olmadığı kadar işin içindedir.
Hal böyle olunca, görüngüler karşısında, zamana ve duruma göre, diğer deyişle makul bir görecelik çerçevesine göre hareket edilmesi gereklidir. Bu da sonuçta kaçınılmaz olarak bilimsel bilgi kazanımındaki yöntemsel seçenekler içinden en uygun olanının, yani optimumunun seçimi şeklinde yeni bilimsel bir yaklaşımı zorunlu kılar.
İşte, böylece, bu doğrultudaki yeni bir anlayış ve yeni bir yaklaşım ile bilgi-bilim-ulamsal (kategorik) yöntemler arasından en uygun olanının seçiminin yapılabileceği, üst, süper, hiper veya meta diye adlandırılabilecek, özgün ilkesel kural ve ölçütleri örtük (zımnen) de olsa kapsayan ussal-anlıksal ‘meta mantıksal bir çerçeve’nin oluşturulması kaçınılmazlık olarak karşımıza dikilmektedir.
Sonuç olarak bilimsel dünyada çoktan seçmeli yöntemlerle (saksağan usulü) iş gören bilgi kuramsal bir dizgenin kullanılacağı yeni bir döneminin eşiğinde olduğumuzu söylemek son derece yerinde bir saptama olacaktır. Gelecek ayki denemem bununla ilgili olarak KDP-CST’nda geliştirdiğimiz HAK denilen bilim kuramsal dizgeyi tanıtarak ele almak olacaktır.
Mustafa Özcan / Eylül 2011
29 Ağustos 2011 Pazartesi
Sosyal ve İnsan Bilimlerinde Yöntem Sorununun Neliği (Mustafa Özcan, Ağustos 2011)
“Bildik Bilimin Sonu” yazı dizisinde yavaş da olsa sona doğru ilerliyoryuz. Temmuz ayı denemesinde Ağustosta sosyal ve insan bilimleri alanındaki yöntem sorunu ile ilgili görüşlerimi aktaracağımı belirtmiştim. Şimdi o noktadayız.
İrdeleme için sosyal bilimleri toplumun, fizik bilimlerini doğanın ve insan bilimlerini bireyin temsil ettiği şeklindeki şematikleştirmeden hareket etmek son derece yararlı olacaktır. İlkin insanın özne olarak kavram üretim etkinliklerini yürütmek için üzerinde yoğunlaştığı temel ulamsal bilgi kaynağı alanlarına bakalım: doğa, toplum ve nesne olarak birey. Bu üçlüden oluşan ana bilgi kaynağımızdaki bilgileri aydınlığa çıkarılırken (elisitasyona tabi tutulurken) başvurulan yolların farklı olduğunu önceki yazılardan biliyoruz. Örneğin doğada deney ön planda iken bireyin gözlenmesindeyse deneyin yanısıra pek çoğu ile birlikte öteki uçtaki bir yöntem olarak içe bakışa da başvurulmaktadır.
Ancak işin doğrusu, bireysel alandaki bilgi kaynağının kendine özgü durumuna, başka bir deyişle özniteliğine göre global bir yaklaşımla deney-içe bakış (ayni kavramların ayni görüngeden bakışla farklı adlandırmaları: pozitivistik-hermönetik veya olgusal-kurgusal) yöntem uzamından en uygun yöntemin seçilmesi şeklinde olmalıdır. Öte yandan, kaynağın kendine özgü kipsel durumu güdüler hiyerarşisindeki yeri ile belirlenmektedir ki bu güdünün biyo-psişik mi, yoksa psişik-toplumsal mı, ya da bu ikilinin arası mı olacağına göre değişecektir. Bireysel olup biyo-psişik özellikteki veriler (örneğin açlık gibi olanlar) için sadece deneysel yöntem geçerli iken ikilinin arası biyo-psiko-toplumsal özelliktekiler (örneğin cinsellik gibi) içinse içe bakışa da başvurulmakla birlikte şimdilerde gelişen bilgisayarlı görüntüleme teknikleri ile veri toplamada deneysel yöntemin kendini kanıtladığı görülmektedır. Dolayısıyla psişik-toplumsal olan kaynaklardan bilginin elisitasyununda, açığa çıkarılmasında kullanılan yöntemler oldukça yüksek bir çeşitlilik durumu serglemektedir.
Freud’da hipnoz ve rüya yorumları, Adler’de kişilik testleri ile ilgili veriler, Jung’ınsa antropolojik kurgulamaları; bu üç ruhsal dinamikçinin ileri sürdükleri kuramların temelindeki bilgi kümelerinin oluşturulmasında başvurdukları araştırma yöntem ve teknikleri olmuştur. Görülüyor ki pisikoanalitik okulda temel olan Freud doğrultusunun yanısıra ortaya çıkmış olan Adler ve Jung yaklaşımlarında da ötekininkinden farklı yöntemler söz konusudur. Yukarıdaki verilmiş sırasıyla, biyo-psiko-toplumsal kökenli cinsellik, psiko-toplumsal kökenli üstünlük ve özgerçekleştirim güdülerinin temsil ettiği bu alt bilgisel alanların öznitelikleri araştırma tekniklerini, diğer deyişle bir bakıma yöntemini, bu da psikoanalitik alt kuramın neviini, türünü belirlemektedir.
Kısaca vurgulamak gerekirse bilgi kaynağının özniteliği bilginin aydınlığa çıkarılmasında kullanılan yöntemi, o da soyutlama kuralları aracılığı ile çıkarsanacak olan kuram türünü belirlemektedir. Hal böyle olunca da artan bu çeşitlilik artan bir belirsizliğe neden olmaktadır.
Bu durumun da en çok etkilediği, yöntemi kurgusal gerekçelendirme olan tin bilimleri (kültür, insan veya beşeri bilimler ya da hümaniteler de denilebiliyor) için yapılan bilgi üretimidir. Böylece tin bilimleri alanında üretilen bilginin doğruluğu, geçerliliği, kesinliği ve pekinliği son derece tartışılır hale geliyor ki bu mantık, epistemoloji, bilim felsefesi ve kuramı gibi biçimsel (formel) ve kurgusal (spekülatif) disiplinlerdeki tartışmaların başlıca kaynağı ve de yüzyılı aşkın bir süredir bilim kuramı ve felsefesinin devam ede gelen temel sorunsalıdır.
Mustafa Özcan, Ağustos 2011
1 Ağustos 2011 Pazartesi
Bilimlerde Yöntem Çeşitliliği (Mustafa Özcan, 28.07.2011)
16 Temmuz 2011 Cumartesi
Bilim Dedikleri... (Mustafa Özcan, Haziran 2011)
Bildik Bilimin Sonu (Mustafa Özcan, Mayıs 2011)
Dünya Görüşü: Sözcük ve Kavram Hakkında (Mustafa Özcan, Nisan 2011)
Düşünce Girişiminde Bilginin Yazıya Dönüşmesi Olgusu (Mustafa Özcan, Mart 2011)
Mustafa Özcan / Mart, 2011