Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2017 Pazartesi

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxıx- (Mustafa Özcan, 27 Şubat 2017)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxıx-

Bu dizinin son iki denemesinde, Aydınlanma Çağı’nın bir sonucu ve bir bilim kimliği ile uzantısı olan antropolojinin alt dallarından bir olarak, insanın yazı öncesi dönemlerine ait bulgular bağlamında maddi kültürel varoluşunu inceleyen prehistorya (tarihöncesi) perspektifinden bakarak Osmanlı ve paradigmik ilkeler konusu için çıkarılabilecek ipuçlarını bulmaya çalışacağım.

Ama ilkin, gene dizinin tüm makalelerinde olduğu gibi ele alınan denemede ilkelere ipucu vermesi yönü ile incelenen konuya yönelik olarak kısa bir bilgilendirme sunmakla yazıya başlamak istiyorum.

Denemenin başındaki tanımlamaya bakıldığında tarihöncesinin (1) sona eriş tarihi yazının bulunuşuna dek sürdüğünden bu durumun kıtalara ve bölgelere göre son derece değişken olması gerektiği kolayca anlaşılır. Örneğin tarihöncesinin bitiş tarihi, Aşağı Mezopotamya’da Sümerler için 5500 yıl öncesine dek giderken, Yeni Gine’nin yerli halkları içinse sadece 100 yıl kadar önceye dayanır.

Öte yandan, antropolojinin, böylece de tarihöncesinin de kurucusu olarak bilinen Danimarkalı antika-bilimcisi Christian Jürgensen Thomsen (2) tarihöncesi için, üçlü bir düzen ile hem bol olmaları hem de binyılları aşan dayanıklılıkları nedeni ile arkeolojik kazılarda kolayca bulunabilen yapıntı malzemeleri taş, bakır ve demire dayanan bir bölümlendirme dönemleri tanımı yapmıştır.

Günümüzde teknoloji veya araçsallaşma olarak da ifade edilen insanoğlunun doğa ve nesneler ile olan ilişkileri sonucunda bulgulayarak kullandığı, maddi kültür diye adlandırılan yapıntısal şeyleri temsil eden teknik denen olgunun kadim ve daha önceki geçmişe yönelik olarak incelenmesinin gerekliliği konusundaki ilk düşünceler 16. Yüzyılın coğrafi keşifleri sırasında ortaya atılmıştır.

16. Yüzyıl başında coğrafi keşiflerle yeni bulunmuş yerlerden Kitab-ı Mukaddes’te hiç söz edilmemiş olmasının Avrupalı entelektüeller arasında yarattığı şok hali, tarihin yazıdan önceki döneminin de etraflıca araştırılması gerektiği fikrinin doğuşuna temel etken olmuştur. Bu çığır açıcı gelişme, toplumdaki dinsel gökselliğin otoritesine karşın bilimsel yerselliğin dar çapta da olsa daha başlangıçta embriyonik yerleşik düşünce haline gelmesine yol açarak 17. Yüzyıl bilimsel devriminin tetikleyicisi de olmuştur.

Ayrıca diğer bir taraftan da, insanoğlunun tarihöncesi konusu, antikacılar için eski sikke ticareti işi ve meraklılar, entelektüeller ile aristokrat koleksiyoncular içinse nümizmatik hobisi faaliyeti şekline bürünüp bilimsel alanın dışındakilerin de ilgisini çekerek uzun dönemler boyunca genelin gündeminde kalarak Avrupa’daki önemini 19. Yüzyıl ortalarına dek sürdürmüştür.  

19. Yüzyıl ortasından itibarense tarihöncesi konusu, Avrupa’da üzerinde hüküm süren devrimci atmosferin tetiklediği maddeci düşüncenin etkisi ile bilimsel bir nitelik kazanma yoluna girmiştir. Bu süreçte, giderekten efsanelerden arkeolojik kazılara yönelen çalışmalar sonucunda da tarihöncesi gözlemsel bulgulara dayanan bilimsel bir disiplin kimliğine kavuşmuştur.

Gene tarihöncesi, antropoloji kimliği altında olarak, bu dönem süresince jeoloji ve evrimsel biyoloji ile birlikte gözlem ve deneyin dinsel dogmaya olan bariz üstünlüğünün sonucunda Batı entelektüelliğinin özü olan göksel hümanizmden yersel hümanizme dönüşümünü de sağlamıştır. Böylece de 19.-20. Yüzyıl kavşağında, insanoğlunun iki buçuk milyon yıllık geçmişinin holistik disiplini olması niteliğinin sahipliği ile öne çıkan tarihöncesi, bilim düşüncesinin Batı dünyası toplumlarına yerleşik egemen anlayış olarak derinliğine nüfuzunda en çok etken olan jeoloji, evrim ve antropolojiden, sonuncusunun en kritik özellikteki alt disiplini olarak temayüz etmiştir.

Ve bu süreçte tarihöncesi, 20. Yüzyıl sonu ile 21. Yüzyıl başı arasındaki dönemde paleo-genetik ve nüfus genetiğinin ortaya koyduğu bulgularla sosyal ve beşeri bilimlerdeki merkezi konumu ve multi-disipliner karakteri ile artık sadece akademik camiada değil tüm entelektüel dünyada olağanüstü kritik önemde bir bilimsel işlev görmeye başlamıştır (3).

Mustafa Özcan (27 Şubat 2017)
_________________________________
(1) Bu konuda Wikipedi’nin yetersiz olsa da  https://tr.wikipedia.org/wiki/Tarih%C3%B6ncesi sayfasına veya daha olan Wikipedia’nın https://en.wikipedia.org/wiki/Prehistory sayfasına bakılabilir.

(3)Devam edecektir.


29 Ocak 2017 Pazar

Büyük Tarih (Mustafa Özcan, 29 Ocak 2017)


Büyük Tarih

Büyük Tarih konusuna değineceğim bu denemeye, önce İngilizce Wikipedia’da “Big History” başlığı altında giriş mahiyetindeki bir paragraflık girizgâh metnini daha anlaşılır olsun diye bölümlendiririp çok az da olsa katkı şeklinde bazı değişiklikler yaparak aşağıya aktarmakla işe başlıyorum (1).
“Büyük Tarih (İng. Big History),Büyük Patlama’dan (İng. Big Bang'den) günümüze kadar olan tarihi inceleyen yeni bir akademik disiplindir. Bilim ve beşeri bilimler arasındaki pek çok disiplini birleştiren çoklu disiplinli (İng. multidisciplinary) bir yaklaşım kullanarak varlığın, dolayısıyla insanlığın en uzun zaman çerçevesini inceler ve insan varlığını bu büyük resim bağlamında araştırır. 
Nitekim, neden-sonuç ilişkilerini araştırmak için bilgileri ampirik kanıtlar kullanarak kozmos, Dünya, yaşam ve hümaniteler bağlamında bütünleştirir. Halen bu konuda, başta dünyanın önde gelen üniversitelerinde olmak üzere temel öğretimde genellikle web tabanlı-etkileşimli olarak pek çok “öğretsel aktarım paketi” sunulmaktadır.
Öte yandan, konu ayni zamanda, başını "Big History" terimini bulan Avustralya Macquarie Üniversitesi!nden  Tarihçi David Christian'ın (2) çektiği, içinde “alışılmadık bir akademisyenler koalisyonu"nun da bulunduğu bir hareketidir. 
Ayrıca, Büyük Tarihi öğretmenin erken bir örneğini, John F. Kennedy'nin ABD Rice Üniversitesi'nde yarım yüzyılda yoğunlaşan 50 000 yıllık insanlık tarihini açıkladığı o ünlü konuşmasında bulmak olanaklıdır. Ancak, bazı tarihçiler "bilimsel tarih" olduğuna şüpheyle yaklaşıyor ve Büyük Tarih'in savının orijinal olmadığını savunuyor.” 
***
Konu şimdi de, Türk okurunun bilgilenmesi bakımından ele alındığındaysa; Cynthia Stokes Brown’un İng. “Big History adlı yapıtının Büyük Tarih (3) adıyla yapılan Türkçe çevirisinin daha 2014 yılında yayımlanmış olduğudan entelektüel Türk okuru nezdinde konuya bilinirlik yönüyle bir parça katkı sağlandığı görülür.
Ancak buna karşılık bu noktada, konun temsilci kitabı olan ve diğer kitaplara da referans olması ile küresel yayın ortamının gelişmesine kaynaklık eden David Christian'ın 2005 yılında yayımlanmış olan Maps of Time: An Introduction to Big History” adlı yapıtının halen Türkçesinin olmadığın da belirtilmesi gerekir (4).
Ayrıca gene bu kapsamda, iki yazara ek olarak, konuya önemli katkılarda bulunmuş diğer bir akademisyen olan Craig Benjamin’nin aralarında olduğu yazarlar grubunun 2013 yılında yayımlanmış olan “Big History, Between Nothing and Everything” adlı yapıtın Türkçeye hala kazandırılamamış olması da bir eksiklik olarak görülmelidir (5).
***
Öte yandan, Büyük Tarih konusunun son birkaç on yıldan beri dünyayı kökünden değiştirmekte olan bilişim devrimi sürecinin neresinde yer tuttuğu sorusuna cevap bulmanın gerektiği hususu, bende olduğu gibi pek çoğumuzun kafasında bir düşünce olarak belirdiğini sezmiş olduğumdan burada az da olsa konunun bu yönüne de değinmek istiyorum.
Bilişim devrimi, biz homosapienslerin geçirdiği Neolitik, Kentsel ve Sınaî diye tanımlanan devrimler dizisinin dördüncüsü ve sonuncusu olarak içinde yaşadığımız döneme olan aidiyeti nedeni ile günümüz için en önemlisi olarak bilinmektedir. Bu doğrultuda, sanayileşme sürecinde ortaya çıkmış dört sanayi devriminden sonuncusunun halen yaşanılmakta olduğunun iması için kullanılan Sanayi 4.0 diye küresel bir kabul ile kavramlaşmıştır. Genel olarak bakıldığında değerlendirilmesi en zor ve yapısı en karmaşık olan devrimdir denebilir. Bu zorluğuna karşın ele alınmasının göz ardı edilmemesi gerektiği de herhalde herkesçe kabul edilmektedir. 
1980’lerin ilk yarısında beliren Bilişim devriminin bugünkü insanlığın sosyalliğine doğrudan olan en belirgin etkisi, ortaya koyduğu bilgi arzının olağan üstü yüklü ve nitelikli olmasının toplumsal ortam için getirdiği sonuçlar yönüyledir. Bu kapsamda, İngilizcede “Big Data”  olarak ifade edilen sosyal yaşamda olağan üstü bir etki yaratan “Büyük Veri” olgusu, bu konuda düşünenlerinin başını ağrıtmanın ötesinde toplumlar için “büyük sorun” yaratacak olan “büyük (bir) açmaz”a doğru gelişmektedir desek yeridir.
Büyük Açmaz’dan hangi küresel topyekûn açılım ile çıkılacağı hususu ise günümüzde cevap bekleyen en “büyük soru”dur! Büyük Soru’nun cevabıysa bilimlerin spiral-diyalektik tarzla sistemik entegrasyonu sonucunda belirip ortaya çıkacak olan sinerjik fazlanın nesnel tezahürü olan holistik bilimde yatmaktadır (6).
Mustafa Özcan (29 Ocak 2017)
__________

  1. https://en.wikipedia.org/wiki/Big_History
  2. https://en.wikipedia.org/wiki/David_Christian_(historian)
  3. http://www.dr.com.tr/Kitap/Buyuk-Tarih-Buyuk-Patlamadan-Bugune/Cynthia-Stokes-Brown/Bilim/Populer-Bilim/urunno=0000000592471
  4. https://www.amazon.com/Maps-Time-Introduction-Big-History/dp/0520271440/ref=sr_1_1?s=books&ie=UTF8&qid=1480398770&sr=1-1&keywords=maps+of+time+an+introduction+to+big+history+by+david+christian
  5. https://www.amazon.com/Big-History-Between-Nothing-Everything/dp/0073385611/ref=sr_1_1?s=books&ie=UTF8&qid=1480413456&sr=1-1&keywords=Big+History%2C+Between+Nothing+and+Everything
  6. Devam edecektir.

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxvııı- (Mustafa Özcan, 29 Ocak 2017)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxvııı-

Öncelikle bu denemenin bir öncekinin doğrudan devamı olduğundan, ikisinin birlikte okunmasının son derece yararlı olacağını belirterek yazıya başlamak istiyorum.
Önceki denemede de belirtildiği gibi, tarihsel paradigmalar için ipuçlarına tümevarımsal yolla ulaşmak için bunu, sosyal davranışlar olgusu bağlamında kalınarak, incelenecek coğrafyaya yabancı kültürlerden gelen gezginlerin ev sahibi-konuk teması esnasında karşılaştığı çelişki yüklü örnek-olaylardan hareket ile yapmak gerekir. 
Ayrıca gene konunun bu kapsamda yapılanın bir Doğu-Batı kıyası olmasından ötürü, oksidental ve oryantal dikotomik çift kimliği dikkate alınarak iki toplumun genel toplumsal davranış kategorileri, yani anlayışları çerçevesindeki kavramlar düzeyinde de irdelenmesi gerekir. Ancak konunun bu yönü bu denemede ele alınmayacaktır, 
Gene bu yolu izleyen incelemelerin, tarih bilincinin de ötesinde, yerküredeki bölgesel-etmik kimlikleri temsil eden genel bilinç yapıları bağlamındaki sosyal paradigmik ilkelere yönelik ipuçlarını da ortaya koyabileceğini gelinen bu noktada vurgulamadan geçmek istemiyorum. 
***
Bu denemeye kaynak sağlaması bakımından benimsediğim, Osmanlı gezileri edebiyatı kapsamında önemli yeri olan iki kitap ve yazarlarını tanıtmak istiyorum. Yazarlar, Fransız ve Macar kökenli gezginler olup Orta ve Batı Avrupalı ve entelektüel niteliği olan kişilerdir. 
İlk kitabın yazarı, yardımcısı ile birlikte 1830 Yazında da İzmir’e gelip oradan deniz yoluyla Kuzeybatı Anadolu sahil şeridi yerleşimlerini ve ardından İstanbul’u ziyaret eden J. F. Michaud’ur (1)
Kendisi kitapta, geziyi yapmadaki açık amacını Haçlıların yolundan giderek Batı Anadolu kıyısındaki sitler ve özellikle de Homer’in Truvası’nda amatörce arkeolojik keşifler yapmak olduğunu belirtmektedir. 
Öte yandan yapılan okumadan anlaşılan o ki, Michaud’nun bir de örtülü amacı bulunmaktadır. Bu da, O’nu hayal kırıklığına uğratmış olsa da Batı’nın üzerine titrediği, yeni kazanılmış Yunan Bağımsızlığı’nı yerinde görerek otantik şekilde “kutlamasını” yapmaktır.
İkinci kitap, bu tarihten yaklaşık bir asır sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun asli tebaası olan Müslüman-Türk Anadolu insanını yerinde görmek amacı ile Orta Anadolu’yu ziyaret eden Macar bilim ve siyasetçisi Dr. Bela Horvath’a aittir (2)
Horvath’ın İttihat Terakki Fırkası iktidarı dönemine rastlayan 1913 Yazında yaptığı bu zorlu gezinin hedefi Michaud’dan tümüyle farklı olarak doğrudan Orta Anadolu insanının durumunu inceleyerek Osmanlı’nın Müslüman Türk tebaası hakkında bir görüş sahibi olmaktır. O dönemlerde, Turancılık doğrultusunda gelişme gösteren Osmanlı-Macar ilişkilerinin bir türevi olarak ortaya çıkarak şekillenmiş olan bu gezinin tarih açısından önemi, İmparatorluğun son döneminde asli tebaanın durumunu tüm çıplaklığı ile yansız bir şekilde ele almış olmasındandır. Bu önemli gezinin anılarının yayımlanması, dünyada hüküm süren küresel olayların olumsuz etkisi ile ziyaret ardından olamamış, üstünden geçen uzun bir süre sonrasında nihayet 1929 yılında Macarca olarak gerçekleştirilebilmiştir.
Tarihsel paradigmik ilkeler için kronolojik süreçte çok az değişen sosyal değerlerin ortaya koyduğu hususların esas alınması gerektiğinden, ilkelere ipucu olabilecek olay ve olgular olarak her iki gezginin de yüz yıl ara ile ortaklaşa gözlediği ayni veya benzer görüşleri dikkate alınarak çıkarsamalarda bulunulacaktır. 
***
Her iki gezgin de, yerli halkla olan temaslarında emik (yani incelenen insan kültürünü incelenenin dünyaya bakışına göre değerlendirmek) değil de, etik olan (yani incelenen insan kültürünü inceleyenin dünyaya bakışına göre değerlendirmek) bir bakış açısını temel almış olmakla antropolojinin günümüzdeki izlediğinden farklı bir yol izlemiştir. Hal böyle olunca da bu temaslardan gezginlerin her iki kültür bağlamında o zamanlar çıkarılabileceği faydalı sonuçlar asgari düzeyde kalmıştır.
Gene her iki gezginde de ortak olan diğer bir yönse, azınlıktaki eski etnik gruplara göre Osmanlı’nın Müslüman Türk tebaanın maddi, mesleki, teknik ve kültürel bakımdan ne denli geri kalmış oldukları yönündeki bariz gözlemlerdir.  
Ayrıca her iki gezgin de yaptıkları çeşitli temaslarda oluşan, Türk toplumunun durgun bir karaktere ve değişime kapalı bir zihniyete sahip olduğu şeklindeki görüşlerini defalarca ve bıkmasızın ortaya koymuştur. 
***
İşte bu gözlemler doğrultusunda Türk toplumunun bu geri kalmışlık durumunun, Batılıya kıyasla kentsel yerleşikleşme sürecine çok geç başlamasından ileri geldiğini söyleyebiliriz. Batı için Tunç Çağı ile beş bin yıl önce başlayan kentselleşme sürecine Orta Asya bozkırlarının göçer toplumu halklarının katılımı ancak üç bin yıllık bir gecikme ile olabilmiştir. 
Hal böyle olunca, Müslüman Türk ahali, hızlı, rasyonel, uyarıcı ve monden kentsel yaşamının getirilerine sahip olamama veya olunsa bile çok geç kalınmış olunmasından ötürü edinilmiş olan durgun karakter ve değişime kapalılık sonucu Osmanlı üşlesinin eskil (kadim) kentsel tebaasına kıyasla geri kalmışlık açığıbin yıllık birlikteliğe rağmen bir türlü kapatamamıştır. 
Mustafa Özcan (29 Ocak 2017)
_____________
(1)Michaud, J.F.- J.J.F. Poujoulat. İzmir’den İstanbul’a Batı Anadolu 1830, Say Yayınları, 2015.    
(2)Horvath, B. Anadolu 1913,Tarih Vakfı Yurt Yayınları,1997.

Not: Devam edecektir.


2 Ocak 2017 Pazartesi

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxvıı- (Mustafa Özcan, 2 Ocak 2017)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxvıı-

Bu ve bir sonraki denemede daha öncekilerden biraz farklı olarak tarihin paradigmalarını tabandan yukarıya gitmek şeklinde bir arayış olarak beşeri kaynakların özelliklerinde bulmaya çalışacağım. Dizinin öncekilerinde olduğu gibi şimdi de, ipuçları bulmak için konuyu Osmanlı ile Batı Avrupa’nın yeni bir karşılaştırması mahiyeti ile ilgili toplumların sosyo-kültürel özgünlükleri bağlamında Anadolu ve Batı insanının sosyal davranış tipolojilerindeki farklılıklarını kategorik düzlemde incelemeyi deneyeceğim. Ayrıca konuyu diyakronik olarak irdeleyerek böylece bütünsel (holistik) yaklaşım sağlamış olmakla da daha bilimsel olmayı umut ediyorum.
Farklı insan gruplarının davranışları, zaman/mekannın diyakronik parametresi bağlamında, diğer bir deyişle, tarih ve coğrafyayı temsilen zaman/mekan ikicil değişkeni bağlamında kronolojik akış ile karşılaştırmalı olarak incelenmesi yeni bir tarz olarak ortaya çıkmış bir tarihyazım yaklaşımıdır. Tarihyazımı, yöntemin sanatsala mı, yoksa bilimsele mi daha yakın olduğuna göre akademik camiada historiografi veya historioloji (metahistorigrafi) olarak adlandırılır (1).
***
Bu gibi sosyal tarih araştırmalarında en verimli tarihi belge kaynağı olarak halen özgün bir yazın türü haline gelmiş olan gezgin (seyyah) anısı izlenimleri kabul görmektedir. Tarihte gezginler olarak tanınan kişilerin geçmiş zamanlarda yapmış olduğu dış ülke gezileri esnasındaki gözlemlerinden oluşan bu tür anılar seyahat edebiyatı olarak adlandırılmaktadır. Böylece oluşmuş gezi yazınının sonuçta pek çok tarihsel-sosyal incelemeye konu olmuş olması da bunların ne denli verimli kaynak belgeler olduğunu kanıtlamaktadır. 
Yazıya dökülmüş olsun veya olmasın bu gezilerin amaçları ağırlıklı olarak, İlkçağ’da Thales ve öğrencisi Pisagor için bilimsel bilgi, Ortaçağ’da Marko Polo için ülkesel ve teknik bilgi iken, Yeniçağ ile birlikte doğal kaynak sömürüsüne yönelmiş Batı Avrupalı fatihler içinse kolonizasyondur. Ve böylece bu hedef ile artık geziler edebiyat olmaktan çıkıp coğrafi keşiflere dönüşmüştür. 
Sonuç olarak, tarihin derinliklerinden beri süre gelen inceleme gezisi olgusunun, yerküresel bütünleşme sürecinin, yani bugünkü ekonomi ve iletişime yönelmiş olan halinin tanımı ile küreselleşme diye adlandırılmaktadır. Bu şekli ile de gezi olgusunun, küreselleşmenin kökenindeki çığır açan, öteki bir deyişle de, seminal etmen olan husus olduğunu belirmekte yarar vardır.
***
Burada, bu doğrultudaki gezi yazınında incelenmek istenen insan davranışları olduğundan, anlatı metninden beklenen şey, ev sahibi ülke insanının konuk gezgin insan ile karşı karşıya geldiğinde iki farklı anlayışı açığa vuran diyalektik çelişkili insani davranışlara dair gözlemlere sahip olmasıdır. 
Ancak bu nitelikteki bir örnek-olay (vak’a) incelemesi durumunda olması gereken şey belge kaynağındaki gezgin anlatısının, yeterince eski bir geçmiş zamana ait ve temasının da ziyaret edilen ülkedeki insan topluluğunun davranış özelliklerini temsile sahip olmasıdır. Bir saptama olarak ifade etmek gerekirse, burada sosyal davranışlara zemin oluşturan anlayışların karşılaştırılması söz konusu olduğundan ilgili yazının zamanda en az yüz yılı bulan bir geçmişe sahip olması kabulü uygun bir ölçüt olacaktır.
***
Şimdi burada, konunun incelenme bakımından yeterliliği içinse insan davranışları boyutunda diğer önemli bir yanı olan özgünlük hususunun da mercek altına almadan karşılaştırma yapmaya geçmemek gerekir diye düşünüyorum.
İnsan davranışları konusunun bilimsel ıra kazanması sürecinde bir yüz yıla varan geçmişine bakıldığında bilimler içinde ilk aşamada sosyal psikolojinin müfredatı olarak yer aldığı görülür. Sonraları kişilik psikoloji adı altında ayrı bir disiplin haline gelip ve ardından da sosyal kimlik boyutu konusunun ele alınması ile insan davranışları dalı olması, şimdilerdeyse en genel yanıyla etolojinin üst kimliği altında çoklu bir disiplin olarak görülmesi konunun değişim ve gelişim hızını göstermektedir. Bu durumun nedeni olarak ise, primat davranışı araştırmalarının insan davranışlarının açıklanmasına “Makyavelyan Anlık” gibi konular ile sağladığı bulgular ile yaptığı olağan üstü katkılar gösterilebilir (2)

Mustafa Özcan (2 Ocak 2017)
______________________


Not: Devam edecektir.


27 Kasım 2016 Pazar

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxvı- (Mustafa Özcan, 27 Kasım 2016)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxvı-
Osmanlı bağlamında tarihin paradigmik ilkelerinin arayışı doğrultusunda özgün bir yazı dizisi olması için çaba harcadığım bu denemelerde, şimdiki makalenin daha anlamlı olarak değerlendirilmesi isteniyorsa öncekinin devamı niteliğinde olmasından dolayı okunmamışsa, ilkin onun okunmasını önemle öneririm ((1) veya (2)).
Söz konusu o denemede, uygarlıklara zemin hazırlayan imparatorlukların oluşumunun kökeninde yattığı düşünülen anlayışlar olarak kavramsal ulam çiftleri kimliğindeki dikotomilerden (konuşma) dil-(fonetik veya logografik) yazı şeklindeki ikiliden (konuşma) dil konusu olduğu belirtilmişti. Buradan da hareketle konu Osmanlı ve Çin İmparatorlukları bağlamında ele alınarak tarihselliğe olabilecek etkisi yönüyle bazı paradigmik ilkelerin bulunması için ipucu olması bakımından incelenmişti.
Şimdi bu denemedeyse, dil-yazı şeklindeki bu dikotomik ikili kavram ulamından konuşma dilinin dikotomik karşı tamamlayıcısı olarak yazı konusunun uygarlıkların oluşmasına olabilecek etkileri ele alınmaktadır. Kısaca belirtmek gerekirse, yazı konuşma dilinin işaret ve şekillerle kayda geçirilerek sözün uçuculuktan kalıcı hale getirilmiş biçimidir. Bu nedenle de insanlığın belleği olan tarih biliminin başlangıcı olduğu kabul edilmesine karşın ilk bulanı olan Sümerli rahiplerce emtianın dökümünün kayıt altına alınması için kullanılmıştır.
***
Pek çok genel tarihçi, tarih düşünürü ve tarih felsefecisinin fikir ürettiği bu alanda son dönemlerde en dikkate değer katkıyı kuşkusuz ki Jack Goody (3) yapmıştır. Goody’nin uygarlık tarihine bakışı, holistik tarzda olmamakla birlikte, akademik kökeninin antropoloji olmasından kaynaklanan geniş antropo-bilgiye dayalı bir görüngeden olduğundan, yaklaşımı Avrupa merkezli olmak yerine küresel bağlamda çok kültürlü bir uygarlık oluşumunun arayışı tarzındadır (4).
Tarihteki İlk ve Ortaçağ imparatorluklarının uygarlık oluşumuna coğrafya ve ahali (demografinin) olgularının yanı sıra sosyallik üzerinden etkisi, varoluşlarının dayandığı hanedana, orduya, din ve ideolojiye, hukuka, ticarete ile ulaşım ve haberleşmeye olan iyelikleri durumu yönüyle çok geniş bir tarih araştırmacı grubunca ele alınmıştır. 
Bununla birlikte, belirtilen çeşitli etmenler arasında yazı ve yazının ulamsal tiplerinin uygarlık oluşumundaki etkisi, daha önce de belirtildiği gibi, etraflı olarak J. Goody tarafından incelenmiştir (5). Goody’ye göre yazı, dilin diyakronik (ardsüremli) kalıcılığını sağlamış sosyo-tarihsel temel bir olgu olduğundan uygarlık oluşumundaki etkisi yüksektir. Bu nedenle de bugünkü uygarlık düzeyine varışımızın kökeninde, kadim Grek ve İtalyan Rönesansı dönemi değil, yazının bulunduğu, Gordon Childe’ın nitelemesi ile Kentsel Devrim’in bir sonucu olarak büyük bir insanlık dönüşümünün yaşandığı Bronz Çağı dönemi vardır.
***
Yazının en genel olarak iki kategorik tipi, formu vardır. Bunlardan, işitselliği temel alan seslerin harflerle temsiline dayalı fonetik olan için, diğerlerinin yanı sıra, runik yazı ile Fenike, Grek, Latin, Orhun, Arap ve Kiril alfabeleri örnek olarak verile bilir. İdeografik veya logografik olan içinse, görselliği temel alarak varlıkların grafik gösterimine dayalı Sümer, eski Mısır ve Çin yazısı gibi yazılar örnektir. 
Bu iki yazı biçimi ele alınarak yazının uygarlıklarla olan ilişkisi değerlendirile bilmektedir. Bundan da anlaşılıyor ki iki yazısal kategori, Batı ile Yakın, Orta ve Uzak Doğu coğrafyalarındaki eski imparatorluklar üzerinden zımnen de olsa uygarlık oluşumunda önemli roller üstlenmiştir. 
Öte yandan, kâğıdı ve kâğıda baskıyla (presle) yazı kayıt tekniğini Çinlilerin bulmuş olmasına karşın, hızlı ve ucuz basım işini yapan matbaa makinesini keşfedenin Alman  Gutenberg olmasının nedeni Çin yazısının logografik özelliğinin tekrarlı, hareketli metalik hurufata dayalı sayfa düzlemesinde kolay ve hızlı yapılabilen bir mürettiplik (dizgicilik) işine izin vermemesidir. Daha açık, net ve doğrudan  bir anlatımla, dilsel varlıklar simgelerle temsil edilirken yazıda harf kullanmakla grafiksel şekil kullanmak arasında basit bir şeymiş gibi görünen bu nüans, kelebek etkisi yaratan sonuçları ile Batı uygarlığına, en azından 500 yıllık bir dönem için, Doğuya üstün gelmeyi sağlayan tarihsel bir ortamın oluşmasına olanak vermiştir.
***
Konuya bu bağlamda Türkî ve Osmanlı tarihselliği açısından bakıldığında, tarihin her döneminde kullanılmış olan yazıların fonetik kategorili yazı, yani çeşitli alfabeler olduğu görülür. Ancak, bu yazı tipini, yani alfabeleri kullanan diğer Avrupalı ulusların çoğunun tarihte Osmanlıya göre çağdaşlaşma sürecinde önde yer tutmuş oldukları da bilinmektedir. 
Bu bakımdan, bu ulusların uygarlıkta ilerleyişinde yazı tipinin etkisinden öte esas etkinin, basım işinin kolaylığı (ekonomikliği) dolayısıyla kitabın yaygınlaşmasının bir sonucu olarak okur-yazarlık düzeyinin artışından ileri geldiği kolayca ve açıkça çıkarsana bilir. Böylece, Osmanlı’nın fonetik yazı kullanımı bakımından Avrasya uygarlığı karakterine iye olmasına karşın çağdaşlaşmadaki gecikmişliği, göçerlikten yerleşikliğe geç geçmiş olması nedeniyledir.  
Sonuç olarak denilebilir ki, Osmanlı’nın kırsal bir topluluk olma sunucu geciken basımcılık işinden dolayı kırsal-sözel toplum aşamasından kentsel-okuryazar toplum aşamasına geç geçmişliği, aydınlanmayı Batı ile eş zamanlı olarak içselleştirilememesindeki temel etmendir
Ayrıca, iki yazı tipinin insanın evrimsel süreci içinde ortak bilincimizi nasıl etkilemiş olabileceği hususunun sorgulanarak değerlendirilmesiyse bu diziden ayrı olan bir denemenin konusu olduğunu da burada yeri gelmişken belirtmekte yarar görmekteyim. 
Mustafa Özcan (27 Kasım 2016)
______________________
  1. http://kadikoydusunceplatformu.blogspot.com.tr/2016/11/osmanl-tarihi-ve-tarihin-paradigmik.html
  2. http://www.dagarcikturkiye.com/osmanlı-tarihi-ve-tarihin-paradigmik-ilkeleri-xxv--yd-1871.html
  3. https://en.wikipedia.org/wiki/Jack_Goody
  4. Goody, J. 2015. Rönesanslar; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul.
  5. Goody, J. 1986. The Logic of Writting and Organisation of Society. Cambridge: CUP
Not: Devam edecektir.

8 Kasım 2016 Salı

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxv- (Mustafa Özcan, 8 Kasım 2016)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxv-

Osmanlı’nın Türk diline olan yaklaşımının dünyada imparatorluklar kurmuş diğer bazı ulusların dile yönelik uygarlık anlayışlarına göre oldukça farklılık göstermesi, özsel-bütünsel tarih için bazı paradigmik ilkelere ışık tutması yönüyle incelenmesi gereken önemli bir fırsat ortaya koymaktadır.

İmparatorluklara zemin olan uygarlık anlayışlarının kökeni araştırılırken başlıca konuya yönelim karşıtlıkları olarak genelde çevre-insan, din-bilim, karacı-denizci, yerleşik-göçer, holistik-individüalistik, dil-(fonetik-logografik)yazı gibi kutupsal ikilikler arasında karşılaştırmalar yapılarak bunlardan hangisinin insanlığın bugünkü uygarlığa doğru ilerleyişinde etkili olduğu hususu dikotomik tarzla araştırılmaktadır.

***
Yukarıda dil-yazı şeklinde verilen son dikotomik ikili kutuptan ağırlıklı olarak ilki inceleneceğinden konuya başlangıç olması için dilin demografik bakış bağlamında dünya genelindeki durumuna yönelik birkaç saptamaya kısaca göz atmakta yarar vardır.

Dilleri işlev gördükleri coğrafyanın tarihsel ve/veya demografik karakteristiklerine göre uygarlık, kültür, ulus ve etnisite dili diye ayrımlamak alışılmış bir yaklaşımdır. Öte yandan diller ayrıca, kapsadıkları düşünce ve bilginin rasyonalitesi bağlamında da felsefe ve/veya bilim dili diye farklı bir ayrıma tabi tutula gelmektedir.

Uygarlık diline linguistikte Latince kökenden gelen bir deyişle Lingua Franca denmekte olup buna Ortaçağ’ın Latincesi ve Arapçası tipik örnekler olarak verilebilir. Günümüzdeyse dünyada en çok konuşulan ikinci dil olan İngilizce modernitenin dili olarak her ikisinin de yerini almış bulunmaktadır. Öte yandan, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Rusça, Hintçe, Urduca, Japonca ve Türkçe gibi diller, tipik ulusal dil olmalarının yanı sıra kültür dilleri (ekin yani edebiyat ve sanat dili) olarak da bilinmektedir. Ayrıca sıralamadaki ilk ikilinin, Fransızca ve Almanca’nın, İngilizce’nin yanı sıra felsefe ve bilim dili kimliği ile de genel kabul görmekte olduğunu belirtmek gerekir.

Gene bu arada, Çin Mandarince’sininse dünyada en çok konuşulan kültür ve ulus dili kimliğine iye olduğu da vurgulanmalıdır. Öte yandan dünyada en çok konuşulan üçüncü dil İspanyolca ile Portekizce’ye ise, kendi anayurtlarının dışında nüfusu çok olan ülkelerin ulusal dili olması nedeniyle farklı bir önem düzeyi atfedilmelidir. Ayrıca, Korece, Vietnamca ve Endonezce’nin anılmaya değer diğer ulusal diller olduğu unutulmamalıdır.  
***
Şimdi, konunun diğer bir yönü olarak dil ile düşünce arasındaki bağlantıya dair bir görüşü dil-uygarlık-kültür ilişkisi hakkında yazılmış bir makaleden alıntılayarak aktarayım (*)

“İnsanlar ve toplumlar tarih boyunca ürettikleri kültür, medeniyet, bilim, düşünce ve felsefeyi kullandıkları dil aracılığıyla diğer insanlara ve sonraki kuşaklara aktarırlar. Bu alanlardaki ilerleme ve gelişmeler dili besler, dildeki ilerleme ve gelişmeler de bu sayılan alanları besler. Yani bilim ve düşünce bir taraftan kendi fonksiyonlarını yerine getirmek için vasıta olarak dili kullanırken, diğer taraftan da dilin zenginleşmesini sağlarlar.”

Dil hakkındaki bu kısa değinmelerin ardından da dil ve uygarlık ilişkisinin ele alınışına, bağlamına ve durumuna özetle bakmayı sürdüreyim.

Dilin uygarlık bağlamda incelenmesi ağırlıkla 20. Yüzyılda başlamış bir süreç olarak insanlığın bütünsel tarihine bakışta genelleşmeyi temsil eden antropolojik-hermönetik temelli yaklaşımı benimsemiş bilim insanı ve düşünürlerce yapıla gelmektedir. Ayrıca konu hakkındaki incelemelerin disiplinler arası bir görüngeden bakışla yapıldığını da belirtmek gerekir.

Bu çerçevede, dil-uygarlık (ve kültür) ilişkisinin interdisipliner, hatta multidisipliner biçimde irdelenmesi sırasında ve ayrıca yapısökümsel (**) tarz ile de ele alınması halinde sosyal ve insani bilimler arası anlam geçişlerde olabilecek kaymaların belirginleşerek kavram akışının sürekliliği bütünüyle görünürleşmektedir.

***
Osmanlı’nın dil ile olan ilişkisine bakıldığındaysa, bunun göçer topluluklara egemen olan tarihsel bir anlayışından kaynak alarak gelişmiş olduğunu görmek mümkündür. Genelde günlük-mevsimlik kronolojik döngü içinde yaşamak kısıtında olan göçer topluluklar, sadece yük niteliği olan fiziki taşınır eşyada değil soyut kavramların ele alınışında da tasarruflu hareket etme zorunluluğu ile her zaman karşı karşıyadırlar.

Hal böyle olunca, binlerce yıllık evrim sonucunda, dişi-erkek belirteçsiz sözcükler, özneyle bitişimli yüklemler ve eylem-öndelikli tümcesel sözdizimi gibi olağan dışı ses yükü azaltıcı özellikler kazanmış Türkçe gibi az ses ile düşünme ve eyleme bağlamında çok şey yapabilen harika bir dilin oluşması olanaklı olmuştur. Ancak göçerliğe bağlılık durumu, dilin yerleşik toplumun bir parçası olmasına engel olduğundan sonuçta böylece dilin yazılı hale gelmesi de engellenmiş olmaktadır.

Toplumların Neolitik Çağ sonrası ortaya çıkan kentlileşme süreci, ticaretin gelişmesine ve yazının bulunmasına kaynaklık etmiş olması ilk uygarlıkların doğuşundaki esas etmen olarak görülmesine neden olmaktadır.

Bu bakımdan, kırsalda köyler ile başlayan yerleşikliğin devamı olan, ama ayni zamanda bunun çok ötesinde bir anlam ifade eden kentsel yerleşikliği toplum için temel yapı olarak benimsemek Osmanlı’yı kurmak için Anadolu’ya gelen Horasanlı Gazi Dervişler için gerçekten zor olmalıydı. Buna karşın onlar için gerçekten de Fütüvvet Ehli olmak, göçerlik yapısı için daha uygun olan bir seçenek idi.

Öte yandan sünni Müslümanlığın Halifelik ile Osmanlı’ya gelmesi sonucunda koyulaşan bir din anlayışının tebaaya egemen olması bu yoldan Türk dilinin de Arapça karşısında gerilemesi şeklindeki olağan sonucu doğurdu. İşte bu süreçte Safevi Şah İsmail’in divanının Türkçe, Osmanlı Yavuz Selim’inkinse Arapça olmasına şaşmamak gerekir.
Kısa ve öz olarak belirtmek gerekirse; Batı’nın 16 ve 17. Yüzyıldaki Hümanizm, Reformasyon ve Aydınlanma ile bir bilinç devrimi yaşayarak dünyevileşme yolunda olduğu o dönemde, Osmanlı, medreseleri ile günlük iletişimin temeli olan Türkçe’yi kültürde de göz ardı ederek Arapça temelli bir semavileşmeye yöneldi

Bu noktada Türkçe’nin Osmanlı’da yazılı kültür diline dönüşememesinin nedeni olarak Prof. Dr. Doğan Kuban’ın öne sürdüğü görüşünü de ilgili makaledeki (***) bir tümceyi alıntılayarak aktarmak isterim:

Türkçe’nin Arapça (ve Farsça) ile karışıp Osmanlıca olması Osmanlı yazınının gelişmeme nedenidir.”
***
Dilin uygarlıklar ve kültürler için olağan üstü öneminin ne denli yüksek olduğunun kanıtı olan dünyadaki on binlerce çalışmaya bu deneme tipi kısa makalede değinmemin olanağı bulunmadığından hareketle, bunun yerine, son zamanlarda bu konuda bilimsel ilgiyi küresel düzeyde kendi üzerine çekmiş bir bilim insanından söz etmenin yerinde olacağı kanısındayım.  

İşte bu doğrultuda, dillerin kayda geçirilmesinde kullanılmakta olan başlıca iki kategorili fonetik ve logografik yazı kayıt şekillerinden, her birinin yukarıdaki sırayla toplumlara olan bireyselci ve bütünselci etkilerinin uygarlık anlayışını nasıl farklı olarak etkilediği yönündeki araştırmalara yıllarına veren Jack Goody’yi (****) anımsamak gerekir diye düşünüyorum.

Mustafa Özcan (8 Kasım 2016)
_______________
 (***)Kuban, D. 2016. Türkiye’yi Sorgulamak: Türkçe olmasaydı, Afrika’nın yeni devletçiklerinden farklı olmazdık… Herkese Bilim Teknoloji dergisi, sayı 30, s. 5.

(****)Goody, J. 1986. The Logic of Writting and Organisation of Society. Cambridge: CUP

Not: Devam edecektir.


30 Eylül 2016 Cuma

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxıv- (Mustafa Özcan, 30 Eylül 2016)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxıv-

Dizide daha önce bir bölüm olarak düşünüp işlemeye başladığım Doğu-Batı arasındaki tarihsel karşılaştırma konusunda bütünselliği sağlamak açısından diğer bazı hususlara da değinmenin gerekli olduğu kanısındayım. Bu bakımdan Doğu hakkında Batı’daki önyargı yüklü tutumdan kaynak alan, tarihçilikte Oryantalizm (*) terimi ile anlatılan anlayışın (Yakın) Doğu’yu temsilen Osmanlı için ne anlama geldiğini bu denemede irdelemeye çalışacağım.

Ancak ilkin konuyu konumlandırma amaçlı olarak, Avrupa’da 19.  Yüzyılın ikinci yarısında belirginleşen oryantalist anlayışı, bu bakış tarzını hazırlayan temel etmen olarak iki taraf arsında çağları kapsayan “savaş ve barış” halinden en geneliyle söz ederek ve bazı kaynaklara atıfta bulunarak konu ile ilgili yönlendirici kavramlara da değinme gereğini duyuyorum.  

İslam, darül harp (**) ve Yeniçağ (burada 18. Yüzyılın sonuna doğru başlayan bölüm olan Yakınçağ bundan ayrı düşünülüyor); bu üç sözcük, tarihin (Yakın) Doğu-Batı (esasen Orta Avrupa kastediliyor) arasında 16. Yüzyıldan itibaren yaklaşık iki yüz yıl kadar aralıklı savaşlar ile süren çatışmalı bir dönemi temsil eden kavramlardır. Bu üçlüden İslam ve Yeniçağ’ın ne olduğu herkesçe şu veya bu seviyede bilinmekle birlikte darül harp biraz olsun tanıtılmaya ihtiyaç gösteriyor.

Darül harp kavramı atıfta bulunulan metinde şöylece tanıtılmaktadır:
Darül-harp, Müslüman olmayan bir hükümdarın egemen olduğu yerler ve Müslümanlarla gayrimüslimler arasında henüz barış akdedilmemiş olan memleketler İslam hukukunda darül-harb sayılır.”

Yani, sözcüğün genel anlamını belirtilen bu tanımda, kendinden olan toprakları barış bölgesi, ötekilerini ise topyekûn savaş bölgesi görme anlayışı egemendir. Ayrıca, gene ayni metinde ifade edilen bu anlayış doğrultusunda ortaya çıkan küresel çaptaki durum hakkında ise
İslami görüşe göre dünya “Darül-harb” ve “Darül-islam” olmak üzere ikiye ayrılır.”
denilmektedir.

Öte yandan, tarihsel olarak kalıplaşmış bu son ifade, herhalde yüz elli yıla yakın süredir kendi topraklarında savaş görmeyen, ama buna karşılık bu zaman zarfında dünyanın her karış toprağında savaş görmüş olan ABD’nin benimsediği, ancak ifade edilmemiş olan “gizli” bir mottoya da zemin hazırlamış mı olmalıdır diye insanı düşünmeye sevk ediyor.

Saldırana göre savaşın yapıldığı yerin ahalisi “düşman” olunca, ora halkı hakkında olumsuz düşünce ve tutumda olmak saldıran taraf için “bittabi mubah” olduğundan hem Oryantalizm hem de onun karşıtı olan Oksidantalizm taraf toplumların halk ve entelijansiyaları nezdinde gayet normal görülen anlayışlar olarak ortaya çıkıyor.  

Nitekim Modern Dünya Tarihi‘nin önemli bir bölümünü temsil eden Avusturya-Macaristan ile Osmanlı arasındaki yukarıda belirtilen bu çatışmalı dönem, Batı’da Oryantalizm’in doğumuna zemin hazırlayan dönemdir. Ancak, son zamanlarda Oryantalist bakış çok ciddi şekilde eleştiriye maruz kalmıştır.

Bu doğrultudaki eleştirilerin başını çeken düşünür olarak Amerikalı yazar Edward Said’in (***)Oryentalism (1978) adlı kitabı konunun yaygın bir şekilde tartışılması yönünde seminal (****) bir yapıt görevi görmüştür.

Öte yandan, Batılı pek çok tarihçinin ortak bir yaklaşımı şeklinde Aydınlanma hareketi sonrası ortaya çıkmış olan bu tarih anlayışına karşılık tarihin bu yönünü, Doğu tarafından yapılan bakış ile ele alan düşünürlerin benimsediği eleştirel Oksidantalist anlayış konuyu diyalektik olarak bütünselleştirici bir yaklaşım kazandırmaya yönelik uzun erimli bir gelişme görülmelidir.

Bu kapsamda, Doğu’yu temsilen Ressam İngres’nin “Türk Hamamı” adlı yağlı boya tablosunda gösterildiği gibi, ima yoluyla Osmanlı’nın genel sosyal düzeyini doğal içgüdüsel saiklerln belirlediği şeklindeki subliminal algı oluşturucu pek çok tarihi örneğin diğer temsili sanatlar olarak edebiyat, görsel sanatlar, drama ve eğitimde de bol miktarda ortaya konulduğunu söylemek olanaklıdır.

Ancak şunu da belirtmeden geçmemek gerekir. Avrupa Rönesansı’nı başlatan olarak pek çok Batılı tarihçi ve sosyal bilimci tarafından ileri sürülen 11. Yüzyıl İtalyası’nda ortaya çıkan ticaret burjuvasının Osmanlı’da yokluğu Doğu için Batı’da olduğu gibi bütünsel aydınlanmacı bir dönüşümün oluşmasını engellemiş bulunmaktadır.

Sonuç olarak, bin yılı aşkın bir süredir, coğrafi kıtaların ada olarak görülmesine yol açan gezegen okyanuslarında uluslar arası ticaret yapan denizci ulusların ne denli küresel önemde gerçeklik sunan bir imkana sahip olduğunu, kökende “karacı bir ulus olan Osmanlı’nın devamı Türkiye olarak herhalde yeni yeni anlamaya başlıyoruz diyebilirim.

Mustafa Özcan (30 Eylül 2016)
_______________

(****) Çığır açan

Not: Devam edecektir.