EVRENSEL VE YEREL HER TÜR FİKİR VE DÜŞÜNCENİN OLUŞTURUMUNUN VE DEĞİŞİMİNİN ÖZGÜRCE YAPILDIĞI AVRASYASAL-ENTELEKTÜEL MERKEZ. Kadıköy Düşünce Platformu, günlük yaşamın bilim, kültür, politika, sanat, ekonomi, devlet ve yönetişim konularının sorunlarına disiplinler arası ve ötesi anlayışla holistik ve evrimselci bir yaklaşım ile çözüm arayışı çabası içindedir. ~~~~~~~~~~~~~~~~~~"KDP BÜTÜNSEL BİLİMİN ARAŞTIRMA MERKEZİ"~~~~~~~~~~~~~~~~~~
14 Eylül 2014 Pazar
"Türk Eğitim Tarihi Bağlamında Osmanlı Medreseleri ve Gönen Medresesi"
Daha önce bloğumuzda duyurusu yapılan "Türk Eğitim Tarihi Bağlamında Osmanlı Medreseleri ve Gönen Medresesi" konulu sohbet toplantısı 6 Eylül 2014 tarihinde gerçekleştirilmiş olup, bu toplantı ile ilgili Sn. Mustafa Özcan tarafından hazırlanmış sunuma aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
https://www.dropbox.com/s/86cwf9nib0yb66j/Sunu%C5%9F%20%28Osmanl%C4%B1%20Medreseleri%20ve%20G%C3%B6nen%20Medresesi%29.ppt?dl=0
Ayrıca, sohbet toplantısı konusunda Sn. Mustafa Özcan tarafından yazılmış bir makale de Gönen Kültür Platformu bloğunda yer almaktadır.
http://gonenkulturplatformu.blogspot.com.tr/2014/09/turk-egitim-tarihi-baglamnda-osmanl.html
Gönen Kültür Platformu (http://www.gonenkulturplatformu.blogspot.com.tr) ,
GKP’nin Vizyon ve Misyonu: Güney Marmara coğrafyasının merkezindeki yüzük taşı Gönen ve Çevresi’nin mitlerini, masallarını, tarihini, ekolojik, kültürel ve doğal varlıklarını, folklorik değerlerini, gelenek ve göreneklerini yurda ve dünyaya tanıtarak maddi ve düşünsel bir Gönen Kültür Derlemesini oluşturmak.
31 Ağustos 2014 Pazar
Duyuru: Gönen'de Sohbet Toplantısı
Gönen'de Gönen'in Kurtuluş Günü olan 6 Eylül'de öğleden sonra Sn. Mustafa Özcan'nın katılacağı, "Türk Eğitim Tarihi Bağlamında Osmanlı Medreseleri ve Gönen Medresesi" konusunda bir sohbet toplantısı yapılacaktır.
Toplantıya tüm KDP müdavimleri ve konuya ilgi duyanlar davetlidir.
Tarih: 6 Eylül 2014
Toplantı yeri: "Gönen Kent Konseyi Salonu"
27 Ağustos 2014 Çarşamba
Türk Eğitim Tarihi Bağlamında Osmanlı Medreselerine Kısa bir Bakış ve Gönen Medresesi (Mustafa Özcan, 27 Ağustos 2014)
Türk
Eğitim Tarihi Bağlamında Osmanlı Medreselerine Kısa bir Bakış ve Gönen
Medresesi
21.yüzyılın başında görgül nitelikli pozivitistik
bilimsel bakış yönteminin insan
bilimleri (hümaniteler) alanına yumuşak,
ama hızlı bir şekilde nüfuz etmekte olduğuna dair daha önce bilim, felsefe ve kültür ile ilgili
denemelerimde kapalı da olsa bazı değinmelere yer vererek dikkat çekmek istemiştim.
Nitekim bu konuya karınca kararınca katkıda bulunmaya yönelik çabalarımı
dikkatli okuyan bazı okuyucuların da teşhis ettiğini sanıyorum.
Bu bağlamda,
hümanitelere nüfuz ediş olgusunun ilk gerçekleştiği alanlardan biri hiç
kuşkusuz tarihtir. Bundan dolayı da,
holistik-entelektüel alanın bir
parçası olarak görüp soyut genel ve küresel tarih konusunu ele almaktan
hiç geri durmadığımı, son denemelerimde özellikle işlemekte olduğumu belirtmek
isterim.
Ancak,
bu konuda eksik kalan öteki dikotomik taraf
olarak özele ve yerele dair tarih konularının incelemelere katılarak sağlanacak bütünsellikle
sinerjilerin ortaya çıkarılması ve dolayısıyla
yerel ve özel tarih konularının da
denemelerde ele alınması gerektiğini düşündüm.
Bu
kapsamda da ilk olarak, bir pratisyen mahiyetiyle yıllarımı verdiğim eğitim uğraşı bağlamında özel-yerel tarih hakkındaki
bir konu olarak Osmanlı Medreselerine
kısa bir bakış ile değinmek ve yaşanmış
özgül bir taşra eğitim kurumu örneği olarak da Gönen Medresesi’ni bir nebze olsun tanıtmak istiyorum.
Başlık
işte bu doğrultudaki niyetimin özet bir ifadesidir.
Şimdilerde
Türk-İslam eğitim geleneği
çerçevesine anakronik olmuş kurumsal bir yapı olarak medreseler, bin yıllı
geçen Karahanlıllar, Selçuklular ve
Osmanlılar dönemlerinde orta ve özellikle
de yüksek öğretimde görev yapmak üzere oluşturulmuş öğrenim ve öğretim sistemiydi.
Medreselerde öğrenim ve öğretim işi dinsel
odaklı olduğundan, bunlar zamana uygun olarak Ortaçağ dinsel anlayışının vazgeçilmez kurumları olmuşlardır.
Öte yandan gene Ortaçağ’ın bu anlayışının
bir gereği olarak da müfredatlarına “akli” olanlar yerine “nakli” “ilimlerin”
egemen olmuş olması “eşyanın tabiatına
uygun” bir durumdur.
Medrese sözcüğü Arapça ders
kökünden gelir. Medresede ders verenlere "müderris”, bunların yardımcılarına "muid", okuyanlara ise düzeylerine göre, büyükten küçüğe doğru
olmak üzere "danişmend",
"softa" veya "talebe" adı verilirdi. Talebe, öğrenmeye talip olmak
bağlamından türetilmiş, “tahsilde olan kişi” anlamına gelen bir sözcüktür.
O
dönemlerde danişmendlere ayrık birer oda verilerek daha uygun bir öğrenme
ortamı sağlanması eğitimde mutat olan bir uygulama olarak görülmüştür. Medreselerin
önem derecesinin kadrolu müderris için tayin edilmiş akçalı
maaş doğrultusunda Yirmilik, Otuzluk, Kırklık, Ellilik
şeklinde kurumun adında yer etmesi ayrıca adet olmuş bir adlandırma tarzıdır.
Osmanlı Eğitim Sistemi’nin kurulması olarak sözü edilen, ilki Orhan Gazi Medresesi adıyla 1330 yılında İznik’te açılması ile başlayan tarihsel süreçte Devlet topraklarının genişlemesiyle birlikte sayıları artan medreseler, kurumlar olarak, hep olmasa bile, genellikle dönemin sultanının adıyla anılmışlardır. Bunlar, başta Bursa, Edirne ve İstanbul başkentlerinde olmak üzere ülkenin pek çok şehrinde açılıp faaliyetlerini Yeniçağ boyunca sürdürerek Türk Eğitim Tarihi içinde çok önemli bir yer işgal eder durumuna gelmişlerdir.
Bu kapsamda da yukarıda belirtildiği gibi, medreseler için Osmanlı Devlet’inin sınıfsal yapılanışında seyfiyye ve kalemiyye ile birlikte üçüncüsü olan ilmiye sınıfı için ulema yetiştirmeye yönelik “maarif müessesesi” mahiyeti ile dinsel eğitim sisteminin vazgeçilemezidir demek yerinde bir ifade olmaktadır. Medrese kurumunun 17. Yüzyılda ciddi boyutlara varan gerileme sürecine girmesi ve ardından da Yakınçağı’ın başlatıcısı 1789 Fransız Burjuva Devrimi’nin etkisinde kalan II. Mahmut’un yenilik hareketleri kapsamında “eğitim ve öğretimi dünyevileştirme hamlesi” ile revizyona tabi tutulması, kurum tarihindeki özgüllüğü açısından yaşamsal önemde bir gelişmedir.
Öte yandan,Tanzimat Dönemi anlayışı olarak beliren dünyevi ihtiyaçların giderilmesi olgusuna yönelik pratik bir somutlaşma örneği olarak ilk ve orta tahsil kapsamında sekülerleşme sürecinin bir uygulaması mahiyeti ile mekteb-i iptidai, rüştiye ve idadi adlarıyla okulların açılması eğitim tarihimizin en önemli gelişmelerinden biridir. Laik bir eğitime başlangıç yapma girişimi olan bu okullar, zimni seküler gereklerle dinsel eğitime koşut ikili bir yapı oluşturması yönüyle o dönemin eğitim tarihi için kritik bir durum ortaya koymuşlardır.
Ayrıca gene bu dönemde, ilk ve orta öğretimin yanı sıra yüksek öğretim müessesesi olan medreselerin değişime uğrayarak hızla çoğalması, nihayetinde de 19. Yüzyıl’ın ikinci yarısından itibaren artık pek çok büyük kasaba, kaza ve şehrinde rastlanan verimsiz ve etkisiz sıradanlıklar haline gelmesi diğer önemli bir gelişmedir.
Bu noktada, 19. Yüzyılın son üççeyrek döneminde “Dersaadet”te Osmanlı toplum yapısının her alanında ortaya çıkan topyekün bir yenileşme akımı kapsamından olarak medreseyi ikame edecek pozitivistik anlayışı tesis etmeye yönelik olarak yüksek eğitimde de laik bir kurumsallaşma şekli mahiyeti ile İstanbul Darülfünunun açılmış olduğunu belirtmek isterim. Ancak, ikili (düal) bir yapı olarak oluşan bu yüksek öğretim sistemi örneğinin ömrünün hiç de uzun olmadığını ayrıca vurgulanmam gerekir.
Medreselerin tarihçesi yönüyle değinmek istediğim öteki bir yanı da özellikle İstanbul'un Fethi’nden sonra bunların açılmasında önemli bir yoğunlaşmanın yaşanmış olduğudur.
Belirtildiği gibi, Orhan Bey ile başlayan kurumlaşma sürecinin ilk evresi olan 1331-1451 yılları arasındaki üç sittin senelik dönemde toplam olarak sadece 82 adet medrese açılmıştır. Buna karşılık 1463-1471 yılları arasındaki 8 yılda, Fatih medreseleri, ya da diğer adı ile Sahn-ı Seman medreseleri’nin sağladığı sayısal artıştaki yoğunluk katlanmalı düzeydedir.
Öte yandan ayrıca söz konusu bu yapılanış ile bir yenilik olarak eğitim kurumundan mezuniyet düzeni için yılları bulan tanımsız ve keyfi bir tahsil süresine dayalı “icazet” (diploma) sistemi uygulanması yerine ders geçme usulüne dayalı “icazet” sisteme yer verilerek öğretimin etkililiği de yükseltilmiştir.
Gene bu dönemin bir özelliği olarak Osmanlı zamanındaki hanedan ve yakın çevresince kurulmuş medreselerle önceki dönemlerden kalanlar arasında bir ayrım yapılması cihetine gidilerek kurum adlandırılmasında dahili ve harici şeklinde nitelemelere yer verilmeye başlanmıştır.
1550-1557 yılları arasında Kanuni döneminde kurulan Süleymaniye Medreseleri ile birlikte Osmanlı Devleti'ndeki medreseleşme süreci de doruğa ulaşmıştır denebilir. Örneğin bu kapsamda bir “tebabet müessesesi” olan Darüttıp, Süleymaniye medreseleri içinde yer almıştır ki bekli de bu kurumu din dışı sivil ihtiyaçlar kapsamında yüksek öğretimdeki kurumsallaşmanın ilk örneği olan yüksek bir okul olarak kabul etmek gerekir.
Sonraki 17. Yy, Osmanlı’nın diğer tüm kurumlarında olduğu gibi medreseleşme sürecinde de bir gerilemenin, bir bozulmanın yaşandığı yıllar olmuştur. Bu yüzyıl Avrupa’daki aydınlanmanın tersine yozlaşmanın sürece hızla ve tam olarak egemen olduğu bir dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim bu yüzyıla dek üç buçuk asır boyunca ciddi görevler yerine getirmiş olan medreselerin bozulması, her türlü yeniliğin karşısında durmaya başlamışlığı, Hilmi Ziya Ülken şu sözleri ile özet bir şekilde ifade edilmektedir:
"İslâm dünyasının fikri üstünlük devri, tekâmül halindeki âlemle temasını kaybetmesinden, başka kültürlerle münasebetlerinin yetmezliğinden, en sonra onu ilmi keşifler ve icatlar alanında verimsiz kılan skolâstik zihniyetten dolayı zevale yüz tutmuştur ".
Şimdi başlığın öteki konusu olan Gönen Medresesinden taşra türünün bir örneği mahiyeti ile biraz olsun söz etmek istiyorum.
Gönen Medresesi’nin kuruluş tarihi hakkında kesin bir bilgiye rastlanmamakla birlikte 1487 tarihli bir kayıtta Gönen kazası içinde iki talebe olduğuna dair bir değinme nedeniyle burada “ilim” yapılmakta olduğu, buradan da bir medrese olduğu sonucuna varılmaktadır. Böylece de Gönen Medresesi’nin bu tarihten bir süre önce, medreseleşme sürecinin en parlak dönemi olarak kabul edilen 1463-1471 yılları arası Fatih Medreseleri dönemi sırasında kurulmuş olabileceği tahmini ileri sürülmektedir.
Öte yandan, pek çok diğer taşra medresesi gibi, Gönen’dekinin de 20’lik denen küçük bir medrese olduğunun kaydına fiilen rastlanmış bulunduğunu belirtmek isterim.
Ayni şekilde, 1573 yılına ait olup Gönen’de 13 talebenin mevcut olduğu ile ilgili kayıtlar da Medrese’nin küçük çaplı olduğu yönündeki bu bilgiyi teyit eder niteliktedir. 1840 tarihli belgelerdeyse Gönen Çarşı Camii’ne bağlı olarak faaliyet gösteren bir medreseden doğrudan söz edildiğinden Gönen Medresesi‘nin varlığı ile ilgili ilk doğrudan belge bulgulanmış olmaktadır.
Medresenin ders müfredatının taşradaki öteki Yirmilikler ile benzer olduğunu ve öğretim kalitesi ile performansının ise öğretici görevi yapan müderris veya müderrislerin vukufu ve gayreti ile sınırlı olduğunu belirtmek herhalde yanlış bir değerlendirme olmaz.
Okuyandaki sinerjiyi yitirtmemek için ayrıntılara girmeden holistik bir bakışla belgelere dayanan kayıtlardan hareket edilerek çıkarılmış olan Gönen Medresesi ile ilgili bu yerel tarihsel bilgileri entelektüel merakı olanlar için genel bir malumat olması niyeti ile aktarmak istedim.
Özel ve yerel tarih konularını genel ve küresel tarih konular ile birlikte dikotomik bir bütünsellik içinde ele almanın 21. Yy’ın en güçlü mottosu olan ‘küresel düşün yerel hareket et’ sloganına uygun bir yaklaşım olduğunu belirterek bu denemeyi bitirmek istiyorum.
Mustafa Özcan (27 Ağustos 2014)
____________________________________
Kaynakça
Akkuş, Tacettin Gönen ve Çevresi Köyleri, MVT Yayıncılık, İstanbul 2010 (2. Baskı)
Kurtuluş Savaşında Gönen ve Çevresi, Gönen Belediyesi, 1998
http://dhgm.meb.gov.tr/yayimlar/dergiler/Milli_Egitim_Dergisi/143/17.htm
http://tr.wikipedia.org/wiki/Medrese
5 Ağustos 2014 Salı
21. Yüzyıl’ın Olası Tarih Anlayışı Üzerine Bir Deneme (Mustafa Özcan, 5 Ağustos 2014)
21.
Yüzyıl’ın Olası Tarih Anlayışı Üzerine Bir Deneme
Tarih konusu Anglosakson doğa anlayışı zemininde
felsefi bakıştan ele alındığında, entelektüel
domen (domain)’in hümaniteler
alanının diğeri genel felsefe olan iki kategorik bilgi kümesinden biri ile
meşgul olunduğu bilinciyle hareket edilmesi gerekir. Çünkü bu tarz bir ele alış,
tarih felsefesini aydınlanma
felsefesine giden yolun başlatıcısı yapar. Bu durumda da, tarih felsefesi hümaniter bilgi alanları içinde ilksel bilişsel küme yaftasını hak ederek
kilit ve kritik bir önem kazanır.
Yukarıda belirtilen
kapsamla tarihin felsefi olarak ele alınış çalışmasını ilk yapanınsa İtalyan düşünür Giambattista Vico olduğu bilinmektedir. Vico’nun 1725 yılında
yayımladığı tarih felsefesinin başlangıcını temsil eden yapıtı Scienza Nuova, yani ‘Yeni Bilim‘ bu yonüyle entelektüel tarih için kritik önemde bir
çalışmadır. Bu nedenle de kitabın gerçekten seminal (bir şeyi ilk başlatmış olan) yapıt olma niteliği vardır.
Öte yandan, ‘Yeni
Bilim’in, Fransız Aydınlanması’na
da kaynaklık edecek olan tarih anlayışının yön ve kapsamını belirlemiş olduğunu
gelinen bu noktada vurgulamadan geçmek olmaz. Tarihsel nitelikte olan bu gelişmenin
ardından da Fransa’da 18. Yüzyıl’ın izleyen yarım asırı
boyunca Ansiklopedistler tarafından aydınlanmanın içeriğinin felsefi
olarak doldurulması faaliyeti sürdürülmüştür ki bu süreç Fransa’da Dünya Burjuva Devrimi’ni
hazırlayan toplumsal bilinçlenmenin yolunu açmıştır.
Şimdiyse, ” 21. Yüzyıl için de benzer bir gelişmenin
oluşması beklenmelidir” söylemi yerinde bir saptama olacaktır. Ancak, 21. Yüzyıl için bu kapsamda söz konusu
olacak olan kavramlaştırmanın bu kez daha rasyonel-bilimsel
yapıdaki zeminde yürümesi kaçınılmazdır. İşte söz konusu bu Yeni Aydınlanma‘ya yol açacak olansa
tarihi nitelikteki kültür, sanat ve hümaniteler alanlarının ötesinde, bunlara ilaveten holistik-bilimsel bilgi esasına dayanan
bir yaklaşımdır. Ayrıca bu yaklaşım çerçevesinde ‘Yeni Aydınlanma’ya geçişin başlatılmasını sağlamak için özel entelektüel bir program doğrultusunda
hareket edilesi gerekmektedir.
Daha açık bir
ifade ile de anlatılırsa; her biri dar anlamda entelektüel domenin tarihi
nitelik sunan birer alt alanı olan kültür,
sanat ve hümaniteler’e ilaveten holistik
bilim alanının da aydınlanmaya bu yeni yaklaşım çerçevesi kapsamında sürecin
etmenleri içine sokularak diğer etmenlerle birlikte sinerji yaratılması için
ortaklaşa olarak uyumlandırılması gerektiğini belirtmeliyim.
Böylece bu denemenin
ana fikri ve girişi olan bu bölümü tamamlamak istiyorum.
Bu bakıştan
hareket edilerek konu irdelendiğinde, toplumlarda aydınlanma sağlayıcı bilgi
kümelerinin oluşmasında ilksel karakterde olması yönüyle tarih felsefesinin ele alınışındaki yaklaşım tarzlarının hem irdeleyenlerde hem de okuyanlarda önemli
bilinç yapısı düzeyleri kazandırma niteliğinin var olduğu görülür.
Bunu da, kişisel
olan aydınlanmayı belirtebilmek için, Immanuel
Kant’ın ‘bireyin ergin olmama durumundan kendi kendine kurtulması’ şeklinde aydınlanma
durumunun ‘zorunlu koşul’unun genel ifadesi olarak kullandığı veciz bir anlatımla
özetleyerek yapmak olanaklıdır.
Diğer
taraftan, genel bir değerlendirme için tarih felsefesine yönelik perspektif bilgi
arandığında bu konuda geniş denebilecek bir literatür kaynağı arzının bulunmaması
hemen göze çarpar. Buna karşılık özet değinme şeklinde kaynak arandığında Noel Cowen’in Küresel Tarih adlı yapıtının başlangıç ve giriş bölümünde yaptığı kısa
değerlendirmeleri konuyla ilgili çarpıcı bir referans olarak vermek yerinde
olacaktır(*).
Yazar
değerlendirmesinde, İlkçağ’dan beri
‘tarihi yapan’ budun hareketlerindeki
etkin toplulukları başıboşlar, yerleşimciler, fetihçiler ve cihatçılar
diye dört ana kategori altında toplayarak insan
coğrafyasının tarihsel dinamiklerini hareketin amaçsal yönü kapsamında sistematikleştirme
yolunu seçmiştir.
Cohen ayrıca kitabında, tarihin büyük resmini ararken konunun
ele alınışının uygarlık sistemleri, dünya sistemi ve küresel tarih biçimindeki üçlü yaklaşım tarzından birine
dayandırılması gerektiğinden de söz eder. Tarih
araştırmalarına yaklaşımdaki zeminler olarak da adlandırılabilecek bu ele
alış tarzlarının kronolojik olarak yukarıda verilen sıra ile ortaya çıkmış
olduğunu da belirtmekte yarar vardır. Öte yandan bunların tarih felsefesine
yaklaşım için entelektüel gündeme gelişlerinin de oldukça yeni olduğu,
özellikle de İkinci Dünya Savaşı sonrasında
ön plana çıktığı bilinmektedir.
En son yaklaşım
olan küresel tarih tarzının 1980’lerin sonlarından itibaren
gelişmesinde önemli rol oynayan iki olayın belirtilmesi gerekmektedir: 1) İnsan evrimine yaklaşımda popülasyon genetiğinin devreye girmesi
ve 2) Dünyayı şekillendiren küresel güçlerle ilgili olarak akademik
nitelikli araştırmaların başlaması.
Tarih
felsefesine yaklaşım tarzlarının daha da geçmişine bakıldığında O. Spengler’in 1918’de yayımladığı Batının Çöküşü adlı yapıtının konu için
seminal olduğu görülür. Ama buna
karşın tarih felsefesine yaklaşım tarzlarındaki bakışı gerçek anlamda
değiştireninse 1929’da kurulan Fransız Annales Okulu olduğunu özellikle
vurgulamakta yarar vardır. Okul’un tarzını
oluşturan F. Braudel’in total tarih diye adlandırdığı yaklaşımdır.
Diğer başlıca temsilcileri L. Febvre
ve M. Bloch olan Annales Okulu, tarih araştırmalarının
odağını siyasi ve diplomatik merkezlilikten ekonomik ve toplumsal merkezliliğe çekerek tabandan gelen, bu nedenle de daha
toplumsal olan bakışa yönelmiş bir yaklaşım sunmaktadır.
Annales Okulu‘nun küresel tarih anlayışı kapsamında en son olarak da E. Wallerstein’in 1970’lerde Dünya Sistemi
Kuramı adıyla ortaya koyduğu yeni
bir tarih yorumu doğmuştur. Wallerstein
kuramında, kapitalizmi, Yeniçağ’ın başlangıcı olarak kabul
edilen 1450 yılından itibaren
gelişmekte olan sosyo-ekonomik bir olgu olarak kabul etmiştir. Hatta sonraları
konu başka pek çok yazarca da işlenerek “Dünya
Sistemi”nin başlangıcı daha da öteye, İlkçağ’ın
başlangıcına kadar götürülerek beş bin
yıllık küresel tarih sisteminden söz edilir duruma
gelinmiştir.
Küresel tarih yaklaşımının en göze çarpan özelliği klasizmin yarattığı ırksallık ile modernitenin oluşturduğu ulusallık
kavramlarından bağımsız oluşudur. Bu nedenle de küresel tarih anlayışı
konusu, günümüz açısından irdelendiğinde, 21.
Yüzyıl’ın monden (dünyevi) ve hümaniter (insancıl) olması beklenen ‘Yeni Dünya Görüşü’ne en yakın karakterde
toplumsallık özelliği sunma yönü ile holistik
entelektüelizm kapsamında kullanılabilecek etkili bir araç olarak ortaya çıkmaktadır.
Maslow’un Gereksinmeler Hiyerarşisi esasında konuya bakıldığında, konunun özüne
yönelik bir yorumla da tarihi değiştiren ihtiyaçların temel iki ana etmenli
kategorisi olan nefsi ve nesli idameyi sağlayan güdülerimizi
buradan hareketle iki ana grupta
toplamamız mümkündür: 1) Temel ve fizyolojik gereksinmelerden kaynak alan siyasal
istikrar odaklı geçim etmenleri ve
2) toplum kuruluşunu derinden etkileyen benlik
ve kişilik etmenleri.
Maddi (biyolojik ve fizyolojik kaynaklı) ve entelektüel (benlik ve kişilik
kaynaklı) diye de gruplanabilecek bu ikiliden ikincisinin 21. Yüzyıl‘da egemen olacak demokrat toplum anlayışının belirleyicisi
olma özelliğine daha fazla yakın olduğunu söyleyerek denemeyi tamamlamak
yerinde olacaktır.
Mustafa Özcan (5 Ağustos 2014)
_________________
(*) N. Cowen, Küresel Tarih, Birinci Baskı, Tümzamanlar
Yayıncılık, İstanbul, Eylül 2004.
18 Temmuz 2014 Cuma
Dr. Müfid Ekdal'ı anma töreni sırasında Sn. Neşe Doster'in konuşması
Geçen hafta vefat eden Dr. Müfid Ekdal'ın cenaze töreni öncesinde 13 Temmuz pazar günü CKM'de bir anma toplantısı yapılmıştır. Bu anma toplantısı sırasında yakın dostları ve sevenleri Dr. Müfid Ekdal hakkında çeşitli konuşmalar yapmış olup, aile dostları gazeteci-yazar Sn. Neşet Doster'in yapmış olduğu konuşmanın metnini burada sizlerle de paylaşmak istiyoruz.
Bu anlamlı konuşmasının metnini bizlerle paylaşan Sn. Doster'e KDP olarak teşekkür ederiz.
**************************************************************
Bu anlamlı konuşmasının metnini bizlerle paylaşan Sn. Doster'e KDP olarak teşekkür ederiz.
**************************************************************
Sayın Konuklar
Dr. Müfid Ekdal’ın Değerli Dostları,
Sevgili Ailesi,
Sadece salonların değil, sadece koltukların
değil insanların içlerinin de dolu olduğu törenler- toplantılar- buluşmalar
vardır.
Dr. Müfid Ekdal’ın ölüm haberiyle birlikte
gelip içime oturan bu acı, bugün duygusal boyutu ağır bir konuşma yapmama neden
olacaktır.
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki!
Kadıköy’ün yaşayan tarihi ve tarihçisi, Kadıköylünün belleği sayılan,
Dr. Ekdal’ın mesleki duyarlılığını,
Ödünsüz kişiliğini,
Özgün yapıtlarını,
Marangozluk yeteneğini,
Bahçe merakını,
Hayvan sevgisini,
Kadıköy, Moda, Kalamış sevdasını,
Yozlaşma ve çürüme karşısındaki isyanını,
Geçmişi anlatarak geleceği yaratma çabasını,
Dostluğunun bize kattıklarını,
Bir konuşma süresinin sınırlarına sığdıracak
kadar yetenekli değilim. Süre konusunda kusurlu olmak da istemem…
Ancak bu görev bana verildi…
O nedenle; huzurlarınızda benim ve bizim
hayatımızdaki Müfid abiyi satır başlarıyla anlatmak istiyor ama söze nereden
başlayacağımı da bilemiyorum.
Birinci kuşağın Müfid Bey, ikinci kuşağın
Müfid Abi, üçüncü kuşağın Müfid Amca diye seslendiği bir Kadıköy aşığının
gözünden, kaleminden, objektifinden taşan ve okura ulaşan geniş ve derin iç
dünyasını mı dile getireyim?
İnsanları alıp sanattan mimariye, saraydan
kâşaneye, köşkten viraneye, handan hamama, mahalleden sokağa götüren titiz,
inatçı, yorulmak bilmeyen araştırmacılığının altını mı çizeyim?
Yüzlerce yer ve sokak adını, evlerin içini, o
evlerde yaşanan kimi zaman dramatik, kimi zaman trajik öyküleri bir şiir
tadında ortaya koyuşunu mu anlatayım?
Köşk ve konakları sahipleriyle, sakinleriyle,
tarihçeleriyle incelerken “emek- birikim- yaratıcılık” üçgenindeki başarısını
mı vurgulayayım?
Altı yüz yıllık Osmanlı ihtişamını, 90 yıllık
Cumhuriyet felsefesini insanın içine işleyen örneklerle sunduğu başucu
kitaplarına- kaynak kitaplarına mı
vurgu yapayım?
Anılarını, tanışıklıklarını, tanıklıklarını,
usta ve yetkin bir dille tuttuğu notlarını “kılı kırk yaran” bir titizlikle
kaleme alışına duyduğum hayranlığı mı ifade edeyim?
Yıllarca hastalıklarına derman olduğu en az
üç kuşağın, evlerini- sokaklarını- caddelerini derleyen bir hekim- yazar olarak
“kavrayan- saran- sarmalayan” mesleki hassasiyetini mi öne çıkarayım?
Kentsel Dönüşüm adı altında evler yıkılırken,
yeşil alanlar- orman arazileri hoyrat bir el tarafından talan edilirken, özetle
geçmişimiz yağmalanırken tarihi bir belge sayılan kitaplarının içerik ve
zamanlamasına mı dikkat çekeyim?
Kapılarını herkese aralayan- dostlarına
sonuna kadar açan çelebi kimliğini, nesli tükenen beyefendiliğini mi dile
getireyim?
Bir yeri sevmenin ne olduğunu, oralı olmanın-
orada doğmanın ne demek olduğunu bize hocalık taslamadan anlatan öğretmenliğini
mi alkışlayayım?
Elini- emeğini Kadıköy’den esirgemeyen, kalbi
de -kafası da -kapısı da herkese açık olan bu Cumhuriyet bilgesinin
dostluğundan kendime pay ve payeler mi çıkarayım?
Bilemedim.
Bildiğim o ki 1918’de açılan parantez 2014’te
kapandı ama geride;
İnsan ilişkileri güçlü, hekimlik becerisini
kanıtlamış, bilgisini- birikimini- zamanını kalıcı eserlere akıtmış bir Dr.
Müfid Ekdal bıraktı.
İnanıyorum ki onun tüm eserleri bir Kadıköy
sevdalısının müzesi ve adresi gibi kulaktan kulağa- kuşaktan kuşağa geçecektir.
Feneryolu’nda bir kale gibi duran ve gelip
geçene kucak açan evi bir abinin, bir ustanın- bir hocanın manevi varlığını
sürdürecektir.
DR. Müfid Ekdal Sokağı gelip geçeni sonsuza
dek selamlayacaktır.
Böyle bir parantez kapansa da biter mi?
Kadıköy Konaklarıyla başlayıp Prenses Ela’ya
uzanan,
İttihat ve Terakki Cemiyetini içine alıp,
Bekirağa bölüğüne çıkan, az bilineni ya da hiç bilinmeyeni gün yüzüne çıkaran
bir kalem susar mı?
Haneden mensuplarından cumhurbaşkanlarına,
diplomatlardan ressamlara, sanatçılardan yazarlara uzanan dostluklarıyla bu
bilge kişi unutulur mu?
Tam da burada kişisel bir parantezim var,
bunu sık sık bana anlattırır ve her seferinde gülerdi. Paylaşmadan geçemem…
1998 yılı Kadıköy Belediyesi’nde başkan
danışmanı olarak görev yapıyorum. Çalışma odam başkanın bitişiği. Kapım açıldı
içeriye giren şahsı o güne kadar hiç görmemiştim. Uzun boyu, şık paltosu,
uyumlu elbisesi, ayakkabıları ve zarif davranışlarıyla karşımda duran kişi
Holivut aktörlerine taş çıkartacak görünümde idi. Durdum, daha doğrusu dondum.
Bana adını, başkanla randevusu olduğunu, sekreterin bana yönlendirdiğini
söyledi. Şaşırmam sevince nasıl dönüştü anlatamam.
Yıllardır ismen tanıdığım, kitaplarını
okuduğum, her yerde adını duyduğum Dr. Müfit Ekdal, tüm şıklığı, centilmenliği,
özellikle de yakışıklığıyla karşımda duruyordu.
Sohbete koyulduk. Bu çok renkli, çok boyutlu,
çok derinlikli, çok düzeyli söyleşinin bitmemesi için, başkanın gecikmesi için
içimden ne kadar dua ettiğimi bir ben bilirim.
Sohbetimiz Türkiye’den başladı, ABD’ye
uzandı. Sağlıktan girdik, konaklardan çıktık. Hekimlik anılarından örneklerle
uzattık. Ve başkan kapıda göründü, geciktiği için özür diledi ve konuğumu alıp
gitti…
Aradan 2 gün geçti. Telefonum çaldı,
karşımdaki ses; “Ben Doktor Müfit Ekdal, sizi eşimle birlikte çaya bekliyoruz,
adresimiz şudur” demez mi?
O günü nasıl beklediğimi, nasıl özendiğimi,
nasıl yaprak gibi titrediğimi bir ben bilirim. Elimde çiçeğimle kapıyı
çaldığımda çok köklü, çok vefalı, çok boyutlu bir dostluğun kurulacağı aklıma
hiç gelmemişti.
Celile Ekdal hanımefendi, beni kırk yıllık
dostmuşuz gibi karşıladı. Bana kendimi ilk gelinen bir evde değil, çok eskilere
dayalı bir dostun evindeymişim gibi hissettirdi.
Aradan yıllar geçti. Annemi ve babamı
yitirdim ama kendimi analı, babalı, çok kardeşli, çok yeğenli bir ailenin
içinde buldum. Acılarımda yanı başımda, başarımda en ön sırada oldular. Bu
dostluğun oluşmasındaki başarı da vefada onlara aittir.
Müfit abi şimdi sözüm sizedir!
Uzun ve başarı dolu hekimlik yıllarınızı
anlatmak benim boyumu ve boyutlarımı aştığı için girmedim. Bize mutluluk ve
güven veren dostluğumuzu seçtim.
Hekim olarak da, araştırmacı olarak da
kendisini kabul ve fark ettiren sizin için ne söylesem eksik olur.
Sorumluluk bilincinize işaret eden, müthiş
bir emek, olağanüstü bir sabır, sınırsız bir özveri gerektiren ve nitelikle
niceliği buluşturduğuz kitaplarınız için ne desem az kalır.
Sizin bitmeyen enerjinizi, derin gözlem
gücünüzü, değerbilen - değer veren kişilğinizi, ne zaman bir araya gelsek;
yaşamımızı zenginleştiren- çoğaltan- anlamlı kılan sohbetlerinizi çok
özleyeceğim.
Siz bize Cumhuriyet kuşağının dinleten-
öğreten- anlatan- yol gösteren tüm özelliklerini yaşattınız.
Tarih ve arşivler de yaptıklarınızı büyük
harflerle kaydedecek ve yaşatacaktır.
Kadıköy’ün hatırını sık sık ve cömertçe
hediyelerle soran size genelde kültürel belleğimize, özelde bize kattıklarınız
için teşekkür ediyorum.
Bana aile adına konuşma olanağını veren
Celile ablaya teşekkür ediyorum.
Bu toplantının fikir babası Selami başkana
teşekkür ediyorum.
Toplantının ev sahipliğini üstlenen Kadıköy
Belediyesine teşekkür ediyorum.
Değerli konuklar!
Onu ağırlamaya öylesine alışmıştık ki şimdi
uğurlamak gücüme gidiyor. Bu konuşmamı anısına bir saygı duruşu sayınız.
Işıklar içinde yatsın…
Neşe Doster (13 Temmuz 2014)
12 Temmuz 2014 Cumartesi
Duyuru: KDP Cumartesi Sohbet Toplantıları - Yaz molası
KDP Cumartesi Sohbet Toplantıları'na bu haftadan itibaren yaklaşık 3 ay boyunca mola verilecektir. Sonbahar ve kış dönemi toplantılarına 18 Ekim 2014 tarihinden itibaren tekrar başlanacaktır.
KDP Cumartesi Sohbet Toplantıları 18 Ekim 2014 tarihinden itibaren sonbahar ve kış dönemi boyunca 16.30 - 18.30 saatleri arasında yapılacak olup, toplantı yeri her zaman olduğu gibi Caddebostan Kültür Merkezi'nde, ana girişin bir alt katında bulunan etkinlikler salonudur.
Duyuru: Dr. Müfid Ekdal'ın vefatı
Değerli KDP Dostları,
Platformumuzca yıllardır Perşembe günleri yapılmakta olan Kameriye Toplantıları'nda yakın Türkiye tarihinin bizzatihi tanığı olarak kendisinden pek çok şey dinleyip öğrendiğimiz değerli büyüğümüz, dostumuz Dr. Müfid Ekdal'ın vefatını üzüntü ile öğrenmiş bulunmaktayım. Hepimizin başı sağ olsun!
Kendisine rağmet, kederli ailesine sabırlar dilerim.Toprağı bol, ruhu şad olsun.
Cenazesi 13 Temmuz Pazar günü 10:30'da CKM'de yapılacak Anma toplantısı sonrası öğle namazına müteakip Şakirin Camiinden kalkacaktır. Bu son yolculuğunda O'na refakat etmeyi değerli bir görev olarak bilmekteyim.
Mustafa Özcan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)