28 Aralık 2012 Cuma

Tarihsel Görüngeden Bakışla Diyalektik Süreç ve Anderson Belgesi (Mustafa Özcan, 28 Aralık 2012)


Tarihsel Görüngeden Bakışla Diyalektik Süreç ve Anderson Belgesi

Dünya tarihindeki seküler toplumsal hareketler içinde örgütlü-içrekçi olanlardan belki de en yaygını ve ismen en bilineni kuşkusuz “masonizm”dir (sözcük burada felsefi ve düşünsel masonluk’un özü yani “özgür masonluk öğretisi” anlamında kullanılıyor). Evrensel bir yaygınlık kazanmış olmasına karşın bu içrekçi-küresel okulun son zamanlarda tüm dünyada artık neden eskisi gibi cazip bir ilgi odağı olmadığı sorgulanır hale gelmiştir. Bu kapsamda soruna çözüm, soruya cevap arayışları da çoğalmıştır.
Ancak karşılık bulmaya yönelik olarak çeşitli görüşler temelindeki yaklaşımlara dayalı pek çok cevap arayışı mevcutken soruna düşünsel kökeninden yaklaşarak bakmaya yönelmiş olana kolay rastlanır olduğunu söylemek yanlış olur sanırım. Yoksa tersi durumda sorun çoktan çözümlenip konu rafa kalkmış olurdu!
Bu nedenle konu çevresinde gelişen üç yüz yıl öncesi ve sonrasındaki entelektüel-tarihsel olaylara kuşbaşı bakarak hem Batı’nın hem de sözü edilen olgunun durumunu irdelemeyi denemeye değer bulmaktayım.
Bilindiği gibi kıtasal olmayan modern “masonizm”in başat örüntüsel çerçevesi, diğer bir deyişle öğretisinin özü Londralı presbiteryen rahip James Anderson’un 1723’te hazırladığı Anderson “anayasası veya tüzüğü” diye anılan belgeye dayanmaktadır. Belge’nin yayımlandığı 18. yy başlarında genel olarak bilim ve din alanındaki anlıksal-eğitsel örgütlenmelerin iç içe oluşu bu tür seküler belgelerin dinsel kurumlarda yetişmiş olan kişiler tarafından dahi hazırlanmış olsa bile monden çevrelerde geniş kabul görmesine olanak sağlamaktaydı.
Nitekim belge yayımlandığında modern Batı biliminin Galileo, Descartes, Bacon ve Locke ile birlikte başlıca önderleri arasında sayılan ve henüz hayatta olan Newton’un Kraliyet Derneği’nin kurucu başkanı olmasına karşın zamanının çok büyük bölümünü göksel (semavi) konuları araştırmaya ayırdığını hiç unutmamak gerekir.
Konuyu diyalektik süreç ile ele alarak irdelersek, din ve bilimin eğitsel kurumlardaki bu birlikteliğinin çelişik hale gelmesi olgusunun esas olarak 18. yy son çeyreğine doğru ortaya çıktığını görürüz. Zaten bir bakıma bu durumun Fransız Devrimi’ni hazırlayan başlıca entelektüel etmenler arasında da bulunduğu kolayca görülebilir.
Söz edilen Batı coğrafyasında toplumun anlıksal (entelektüel) dünyasında beliren bu çelişik durum, ayrıca aynı zamanda insani bilincin diyalektik-evrimsel sürecinde başka bir aşamaya geçişin de göstergesidir. İnsanlığın tümünü etkileyecek olan bu yeni anlıksal durumu, insan düşüncesinin evrimsel ilerleme sürecinde yepyeni bir evre olarak da görebiliriz.
Bu toplumsal olgu özünde ise, insani düşünselliğin bir biçimi olan çağrışımda doğrusal olandan, yani aynısını veya benzerini çağrıştıran basit zihinsel tarzdaki düşünme faaliyeti şeklinden, karşıtını çağrıştıran, yani doğrusal olmayan karmaşık zihinsel örüntü bazındaki düşünme faaliyetine geçişi temsil etmektedir. Bu geçiş ile gelinen yeni aşamadaki düşünce şeklinin en özdeki özelliği ise soyut düşünce bazında sentez yapabilmektir.
İşte bu geçiş Kant’ın önderliğinde kritisizm ile başlayan Alman idealizminin ortaya çıkışına, hemen ardından da 19. yy ilk çeyreğinde Hegel tarafından modern diyalektik felsefenin kurulmasına olanak sağlamıştır. Felsefede beliren bu yeni anlayışın bir asır sonra kendini bilimde kuantum mekanik şeklinde yeni bir paradigma olarak ortaya koyacak olması bu noktada ayrıca anımsanması gereken bir olgudur.
Şimdi bu saptamalar temelindeki mantıksal çerçeveyi entelektüel-tarihsel bakımdan doğruluk yönüyle test etmek gerekirse aşağıdaki ele alışın konuyu bu bakış açısından değerlendirecek bir dayanak çerçevesi ortaya koymakta olduğunu düşünmekteyim.
Konuyu bu yönüyle ele almak için olguyu ilkin Piaget’nin bireysel-zihni gelişme süreci kuramı ile kıyaslamak yerinde olacaktır. Karmaşık zihinsel bir faaliyet ulamı olan çelişkili düşünme    -soyut bir düşünme yetisi olduğundan- Piaget’ye göre 11 yaş civarında, önceki somut operatif (doğrusal) düşünmeden soyut düşünme evresine geçişle birlikte ortaya çıkmaktadır. Buradan çelişki ile düşünmenin zihni gelişmede daha ileri bir aşama olarak ortaya çıkmakta olduğu kolayca anlaşılmaktadır.   
Ayrıca olguyu Haeckel’in biyo-evrimsel Rekapitülasyon kuramı çerçevesinde, yani “birey oluş soy oluşu tekrarlar” diye özetlenen kural çerçevesinde ele alırsak başkaca önemli bir sonuca daha ulaşmak olanaklı hale gelir. Bu yargıda soy kavramı toplum kavramı ile ikame edildiğinde kuralın ifadesi “birey oluş toplum oluşu tekrarlar” şekline dönüşür. Yani özetle, bireysel biyolojik gelişme ile toplumun sosyal gelişmesi arasında bir özdeşlik, veya en azından bir paralellik vardır diyebiliriz. Bu durum aranan yeterli ve gerekli köktenci cevap için kuramsal-nedensel bağlantıyı sağlar; başka bir deyişle köktenci bir çözümleme için aranan soyut ilişkisel bağıntı bu yolla kurgulanmış olur.
Ne yazıktır ki 18. yy felsefesinde düşünmeyi karşıtıyla birlikte çelişik olarak ve eş zamanlı oluşturma, gerçekleştirme anlayışı yerleşmiş değildi. Düşünmede doğrusallık, yani sıralı “düz mantık” egemendi. Hegel ile birlikte çelişik hallerin eş zamanlı olabilirliği düşüncesi olan diyalektik sürecin benimsenmesi sonucundadır ki insanın zihinsel ufku bu doğrusallığın baskısından kurtularak içsel yönden de özgürleşti.
Böylece özgür düşünce için açık dışsal baskının ardından düz mantığın zorladığı içsel baskıdan da kurtulan insanın anlıksal (entelektüel) düşüncesi koşar adımlarla ilerlemeye başladı. Başka bir deyişle, Kant’ın ifadesi ile insan zihni diyalektik düşünme yetisini kazanmış olaraktan bu coğrafyada “erginlik” çağına ulaştı.
Bireyi zihnen olgunlaştırarak gerçek anlamda özgür yapan bu olgu bugün artık günümüzdeki özgür düşünce kalıbı için kaçınılmaz olan düşünsel bir örüntüdür. Oysa her şeyi karşıtı ile birlikte anında düşünerek değerlendirme tarzı Anderson belgesinin hazırlandığı dönemde klasik mantıksal düşünmenin egemen oluşundan dolayı başat bir olgu değildi.
Yani o dönemde diyalektik anlayışın entelektüel dünya için yerleşik bir durumda olmayışının bir sonucu olarak “Belge”de tanımlanmış olan ritüelik eğitim sürecinin aşamalarında çelişik yaşantı durumu içselleştirilmemiştir. Bundan ötürü de “Belge” kısa dönem için değil ama iki-üç yüz yıllık süreçler için anakronik olarak doğmuştur diyebiliriz.
Özetle, ‘tam’a yönelmiş özgür düşünceye erişim, sadece ve sadece birey üzerindeki her iki baskıdan, yani ötekinin “ben”e uyguladığı dışsal baskı ile insanın zihni evriminin ilk aşamalarında edinilmiş olan doğrusal olmayı zorlayan içsel baskıdan kurtulma ile gerçekleşebilir. Oysa içrekçi-ritüelist bir yol ile yapılan eğitim sonucu erginleşmeyi amaçlayarak hazırlanmış olan söz konusu Anderson Belgesi bu özelliğe haiz değildir ve bu nedenle anakroniktir.
Sonuç olarak belirtmek gerekirse, insan zihninin hala sürmekte olan sürekli evrimi nedeni ile ne denli mükemmel olursa olsun bu ve benzeri bireysel-entelektüel gelişim programlarının kısa zaman içinde anakronikleşmesi bir kaçınılmazlıktır.
Buna karşı durabilmenin yolunun ne olduğu ayrı bir deneme konusu olacaktır.

Mustafa Özcan (28 Aralık 2012)

11 Aralık 2012 Salı

Bilim Nereye Gidiyor? -3- (Mustafa Özcan, 11 Aralık 2012)

Sn. Mustafa Özcan tarafından “Bilim Nereye Gidiyor” ortak başlığı altında yazılmış olan üçüncü yazı aşağıda sunulmaktadır.

Bilim İdeolojisi Olur mu?
Pekiyi! Bilim 2000’lerde hangi alana yönelecek ya da ABD bilimsel-teknolojik gelişmeleri kendi hangi toplum senaryosuna göre nereye doğru manipüle edecek? Bu soruya, “bilimin ay gibi sürekli karanlıkta kalan bir yüzü var mı?” sorusuna, var ! deyip cevap vermeye çalışalım.
Bu denli büyük ve soyut varlık alanlarını geniş zaman perspektifi içinde en iyi olarak diyalektik yaklaşımla irdelemek mümkündür. Diyalektik yaklaşım bütünün, bir parçasının kendisinin yerine her zaman bir antitez oluşturarak geçecek şekilde geliştiğini öngörür. Bu en genel irdeleyici mantıksal yaklaşım, son iki yüzyılı kapsayacak şekilde çevresi kabaca çizilen temel-bilimsel gelişmelerin sistematik çözümlenmesinde kullanılabilir. Bu açıdan diyalektik çağdaş bilimin yönü hakkında ipuçları ortaya koyabilecek – şimdilik – tek yöntem gözükmektedir.
Şimdi daha önceki yazılarda da belirtildiği gibi burada diyalektik yaklaşımın irdeleyici yöntem olarak kullanılacağını vurgulayarak bilimsel gelişmelerin son iki yüzyılda hangi kulvarlarda ilerlediğine, hangi aşamaları katettiğine bakalım. 19. yy ortasına dek fizikte klasik mekanik kavramların yerleşmesinin tamamlandığı, bunun ardından basitten karmaşığa doğru değişme ilkesi doğrultusunda sıranın doğanın daha karmaşık olan elektromanyetik, termodinamik, kimyasal ve elektriksel fenomenlerinin çözüme kavuşturulmasına gelindiği görülmektedir. Böylece, izleyen yarım yy’da, gravitasyonun antitezi elektromanyetik alan ve onun dinamik fenomeni elektriksel akım ile ışığın dalga karakterinin bulunması, termodinamik yasaların geçerlilik kazanması, kimyasal stokyometri ile kimyasal elemanların periyodikliklerinin ortaya konulması gibi gelişmelerle doğa bilimlerinin ana temelinin atılma işi de tamamlanmış oldu.
Doğa bilimlerinin kopernikyen ve newtonyan mekanik ile maxellyan elektromanyetik diyebileceğimiz bu aşamalarını, 20. yy’ın başından itibaren yeni gelişmeler izlemiştir. 1910’larda A. Einstein, görecelik kuramı ile mekanik fenomenlerinin mutlak olma durumlarına son vererek ışık hızına olan bağımlılıklarını ortaya koymuş, ardından da 20’lerin ikinci yarısında W.Heisenberg tarafından mikro evrende kesinliğe dayalı deterministik anlayışa karşı elementer-partiküler olayların kısmen kesin olduğunu ifade eden kesinsizlik kuramı ile öteki bir paradigma yıkılmıştır. Böylece, makro evrendeki görecelik ile mikro evrendeki kesinsizlik kuramları tarafından her iki evren alanının daha önce açıklanamayan bazı fenomenlerinin açıklanması sağlanarak bilimde katı mekanik kesinlilikten göreli kesinsizliğe geçilmiştir. Bu aynı zamanda, insanın katı zihinlilikten yumuşak zihinliliğe geçiş yaparak bilinç tarihinin en önemli sıçrayışlarından birinin, bir bakıma bilimde yepyeni bir paradigmal dönemin başlamış olduğunun göstergesi olmaktadır.
Anlaşılacağı gibi, 20. yy’ın ilk çeyreğinin birinci yarısı insan beyninde katı zihinlilik’ten yumuşak zihinlilik’e bir geçiş yaşandığı son derece önemli devrimsel bir dönemdir.
Böylece bir kuşak gibi kısa bir zaman içinde ussallıkta ve zihinlilikte yaşanan bu devrimsel sıçrayış sonucu bilimde, helenistik dönemde felsefe şeklindeki tohumlanmanın ilk aşama olduğu kabulü ile düşünsel gelişmesinin beşinci aşamasına geçiş yapılmış olmaktadır.
Mustafa Özcan (11 Aralık 2012)

9 Aralık 2012 Pazar

Emin Çizmeci (9 Aralık 2012)


Bilim Nereye Gidiyor? -2- (Mustafa Özcan, 9 Aralık 2012)

Sn. Mustafa Özcan tarafından “Bilim Nereye Gidiyor” ortak başlığı altında yazılmış olan ikinci yazı aşağıda sunulmaktadır.

“Yeni Çağ” Felsefesi Neyi Hedefliyor?

“Bilim insanoğlu için yeterli bir etkinlik midir?” sorusuna çokça hayır dendiğinden bu çelişkili görüngü(*) anlayabilmek için bilimin “stratejik politikası”na, yani “bilimin ideolojisi”ne bakmak ve gelişmeleri tarihsel-bütünsel perspektif içinde diyalektik yaklaşımla araştırmak gerektiği kanısındayım.

Geniş tarihsel bir zaman dilimi içinde taşların yerli yerine oturuyor olmasına rağmen bilimsel gelişmenin yüksek bir hıza eriştiği son yarım yüzyıllık döneme bakıldığında söz konusu paradoksal durumu açıklamak zorlaşmaktadır. Konu biraz deşilince bunun altında bilimin stratejik politikasında, son yarım yüzyıllık dönemde ABD egemenliğinde sürdürülen bir manipülasyonun yatmakta olduğu anlaşılıyor. ABD bu bilim stratejisi ve gelişmeleri kitleler ve yerkürenin yararı yerine, küresel güç politikası ve ona hizmet eden yeni çağ (new age) felsefesi doğrultusunda yönlendirmek istemektedir. Bu kapsamda yeni çağ (new age), felsefesi ABD’nde İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana pratiğe geçmekte olan bir anlayışın, “dirije” edilen yeni bir “dünya görüşü”nün adıdır.

“Yeni Çağ” ile ilgili açık seçik bir bilgilendirme olmamasına karşın kökenlerinin gelişimi için şöyle bir yorum yapılabilir. Bilindiği gibi İsveçli bilimadamı Nöbel ödülü sahibi S.A. Arrhenius (1859-1927) bu yüzyılın başında yeryüzündeki yaşamın dünyanın dışından kaynaklanabileceğini ileri sürerek “yeni aydınlanmacı” bir dünya görüşü ortaya attı. Bu görüşün dünyada popülize olma süreci “dünya dışı akıllı varlıklarmetaforu şeklinde ABD’nde geniş kitleler gözünde meşrulaşmaya kadar vardırıldı. Bu hurafenin daha da ileri götürülerek Birinci Dünya Savaşı öncesinde “Marslılar geliyor”a, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise ufoculuk diye ifade edilen bir akıma dönüştüğünü görüyoruz. Hatta şimdilerde sistematikleşerek “ufoloji”, yani “tanımlanamayan uçan cisim bilimi” adıyla fiktif bilim olarak ortaya çıkarılmasına tanık olmaktayız. Burada yapılmak istenen için zihni toplumsal bir afyon türü yani yeni bir tür ideolojiye bağımlılık yaratmak olduğunu açıklamaya gerek görmüyorum.

Şimdi konuya kısaca tarihsel perspektif içinde bakalım. Dünya, Roma İmparatorluğu’nun yıkılışı sonrası ortaya çıkan semavi irade ile yönetilen altıyüz yıllık karanlık çağın ardından yerini, oldukça yumuşatılmışı olan skolastik düşünceye bırakılmasının ardından gelen hümanizm ve rönesansı izleyen XVI. yüzyılın ilk yarısında reformasyon hareketi ile yüzleşerek dünyevileşme (sekülerleşme) yönünde evreni kavrayış biçimlerinde radikal bir dönüşüme maruz kaldı. Aydınlanmanın ve bilimin hızla yükselişine sahne aldığı yepyeni bir çağ başladı. Avrupa aydınlanması denilen bu dönem, aynı zamanda teosantrik dünya görüşünden homosantrik görüşe geçişin yaşandığı dönemdir. Bunu izleyen zaman diliminde göksel iradeden kaynaklanan gök, yer ve canlılar ile ilgili bilgileri kapsayan ilahi yaradılış efsanesi yerini büyük ölçüde homosantrik dünya görüşüne bırakmıştır. Bilimsel temelde ise Galile, Darwin ve Wegener’in yarattığı kuramlar düşüncemize egemen olmuştur. Hatta yerselleşme, dünyevileşmenin doğrultusunda, doğa bilimleri düşünme biçiminin beşeri bilimlere de kartezyen mantık, diyalektik, diyamat ve psikoanalitik kuramla devrimsel katkılar yaptığını belirtelim. Böylece aydınlanma, Batı Avrupa ve Amerika’nın dünya görüşündeki yerselleşmeyle muhtemelen insanoğlunun tarihinin derinliklerinden bu yana gelen binlerce yıllık gökselleşme (semavileşme) sürecini bu coğrafyada sona erdirmiştir.

Hal böyle iken, dünyada politik, ekonomik ve sosyal üstünlüğünü kurduğu son yarım yüzyılda ABD, bilimin stratejik politikasının, ideolojisinin yeniden ayarlanmasında “yeni çağ” felsefesinin yönlendirmesini öne çekmiştir. Bu nedenledir ki, ABD’nce “dünya dışı bir entelijansiya”nın varlığı üzerine geliştirilen spekülatif “toplum senaryoları” her daim rağbette tutulmaktadır.

Bir bakıma semavileşmeye doğru dönüş denilebilecek bu sürecin aşamalarını irdeleyerek bunun ABD açısından neden böyle istendiğini bulabiliriz. ABD 1930’larda dünya liderliğini elde etmesinin ardından ilkin askeri üstünlüğünü sağlamak için bilimsel-teknolojik araştırmaları, yani bilimin ağırlık merkezini, “Hitler atom bombası yapıyor!” gibi bir bahane ile ‘40’lardan itibaren nükleer gücün savaş amaçlı olarak kullanımına yoğunlaştırdı.

‘60’lardan itibaren ise Sovyet’lerin ‘50’lerin sonunda ve ‘60’ların başında uzayda gerçekleştirdiği ani atağı bastırabilmek için yarışmayı uzay bilimsel çalışmalara yönlendirdi. Aya seyahat programı ile hem yüksek maliyet hem de M. Born’un deyişiyle sportif bir özellik kazanan bilimsel ve teknolojik gelişmeleri, amiral gemisi nükleer silahlanma ve uzay araştırmaları olacak şekilde manipüle etti. ‘80’lerde, bunun ardına kattığı uzayda silahlanmaya yönelik stratejik savunma girişimi (SDI) programı ile de yarışmanın öteki görünür partneri Sovyetler Birliği’nin bertarafı için uygun zemini hazırladı. Böylece dünya, kendini “hakimi mutlak” sanan bir ABD’nin doğuşuna tanıklık etti. Sonraki deneme bu gidişin nereye varacağı ile ilgili olacaktır.


(*) Paradoksal fenomen

Mustafa Özcan (9 Aralık 2012)

25 Kasım 2012 Pazar

Bilim Nereye Gidiyor? -1- (Mustafa Özcan, 25 Kasım 2012)


Başlık hakkında zorunlu bir açıklama yapmak istiyorum. KDP Bloğunda birbirini takip ederek yayımlanacak üç yazıya önce “Bilim Nereye Gidiyor?” şeklinde ortak bir başlık koymuştum. Ancak metnin kapsamının çok geniş olması nedeniyle parça parça arzının okuyana daha uygun geleceğini düşünerek üç ayrı başlık ile aktarılmasına karar verdim. “Bilim Nereye Gidiyor” ortak başlığına girerek de yazılarım akıl zaman aralıklarıyla okuyucunun ilgisine sunulacaktır.

                                   * * * 

Depremler Önceden Tahmin Edilebilir mi?

Yer kabuğu levhalarının kayışları sırasında birbiriyle sürtünmeleri nedeniyle yer altında meydana gelen elastik enerjinin boşalması sonucu yeryüzünün ani olarak hareketlenmesi şeklinde açıklanan depremleri önceden tahmin etme yönünde yürütülmekte olan araştırma çalışmaları artık yaşamsal önemini iyiden iyiye hissettiriyor. Başlangıçtan beri insanoğlunun gökyüzüne olan büyük ilgisi, görme duyusunu devre dışı bırakması nedeniyle hiç bir zaman yerin altına tam anlamıyla yönelmediğinden yerin içi ile ilgili bilgilerimiz pek fazla gelişmemiştir. Nitekim bu basit nedenden dolayı deprem ile ilgili bilgilerimiz fiziğin Kopernik ve Galile’nin gökler mekaniği aşaması düzeyinin üstüne çıkamamıştır.

Oysa, yer kabuğundaki fenomenler ve buna bağlı olarak yüzeyde ortaya çıkan depremler, topolojik ve morfolojik, mekanik ve dinamik, elektromanyetik, termodinamik, kimyasal ve ekolojik yaklaşımla omni-disipliner biçimde ele alınsaydı gezegensel olarak aynı zamanda en büyük nimet olan bu en büyük felaketin çözümlenmesi ve böylece önceden bilinmesi mümkün olabilecekti. En büyük nimet diyoruz çünkü depremler yerin canlı bir gezegen, yani dünya olması için zorunlu olan yer kabuğu hareketliliğinin pek doğal sonucudur.

Ancak depremlerin çözümlenmesinde ve tahmininde bilimde omni (tümsel) – disipliner yaklaşıma başvurulmamasından ötürü şimdiye dek yetersiz kalınmasının nedenlerine bakmak gerekiyor. Bilim, makro evrenin(*) hangi aşamalardan geçerek bugünkü halini aldığını ayrıntılı ve çok zengin biçimde, hem de birbirini tamamlayan değişik kuram ve modellerle betimlerken, mezo evrenin anakara ve okyanusları ile ilgili oluşum ve değişimini sadece bir tek kurama dayalı olarak açıklamakla yetinmektedir.

A. Wegener’in kıtaların kayma kuramı ile başlayan levha tektoniği kuramı gerçekten de yaşayan, hareketli yer kabuğunun mükemmel bir açıklamasıdır. Uydu meşeili veriler de bu kuramı tartışmasız olarak doğrulamaktadır. Ancak, kıtaların yerküre tarihinde kaç defa kaynaşıp yeniden ayrıldıkları, jeomanyetizmanın bu süreçteki etkilerinin ne olduğu gibi biraz ayrıntılı sorular sorulduğunda hala yeterli cevapların alınamadığı görülür. Oysa böyle bir bilgiye makro evrenin uzay ve astronomi araştırmalarına her yıl harcanmakta olan on milyarlarca dolar yerine mütevazi bir tutarla ulaşmak mümkün olabilir, depremler öngörülebilir, insanlar kurtarılabilirdi. Ama olmadı, olamıyor.
İnsanoğlunun öteki alanlarda gerçekleştirdiği bunca buluş, keşif, yenilik, hipotez, kuram ve yasalara rağmen bu yaşamsal disiplinde niçin hala “acz” düzeyinde olduğu hakkındaki akıl yürütmemiz, bizi burada bir paradoks, bir çelişkinin varlığının tesbitine dek getirmektedir. Ancak depremlerin tahmin edilebilirliği çalışmalarının giderek hızlandığı bir dönemde olduğumuzdan yakın bir gelecekte doğru sonuçlar alan yöntemlerin bulunacağını söylemek yerinde bir öngörüdür.


(*) Fiziksel evrenin organizasyonunda kabaca üçlü bir hiyerarşik yapının varlığı düşünülebilir: Makro evren: uzay düzeyi; mezo evren: yeryüzü şekilleri ve canlılar düzeyi; mikro evren: atomar ve elementel-partiküler düzey.

Mustafa Özcan (25 Kasım 2012)

24 Kasım 2012 Cumartesi

Öğretmenler Günü (Erol Erbirer, 24 Kasım 2012)


Değerli dostlarım,

Öğretmenler günü dolayısıyla konu ile ilgili sizlere birkaç söz söylemek istiyorum.


Değerli dostlarım,  evrenin odağı , evrenin ekseni insandır.Uygarlık insanın yapıtıdır ve onun içindir. Kültür ya da uygarlık, toplum üyesi olan insanın eğitimiyle, öğrendiği, kazandığı kültürel içeriktir.


Her şey onda başlayıp onda bittiğine göre insanı sevgi dolu, bilgili, çalışkan, sağ duyulu, tolerans sahibi, sabırlı, hasılı her hali ile kendine ve topluma faydalı kılmak onun insan kişiliğini geliştirmek, yapılacak çabaların en başta gelenidir. Çünkü en büyük yatırım insana olandır. Ulusumuzun ve insanlığın kurtuluşunun tek çıkar yolu olan bu amaca insanı ulaştıracak olan eğitim yoludur.


Kalkınmamızın barış ve mutluluk içerisinde yaşamanın tek çıkar yolu önce eğitim, sonra eğitim, daha  sonra yine eğitim diye sıralayabiliriz.


Bugün içerinde bulunduğumuz bilgisizlikten, erdemsizlikten, gerilikten, ahlak ve düşünce kargaşasından bizi kurtaracak tek çıkar yol çağdaş eğitimdir. Ancak, bu sayede geriliği, karanlığı, her türlü tehlikeyi iterek huzura, güvene ve mutluluk dolu bir geleceğe şaşmaz adımlarla ilerlememiz mümkün olacaktır. Yalnız diploma almak için değil, öğrenmek, yapmak, başarmak, huzur ve güven içinde daha iyi yaşamak için, bilgili öğretmenlerle yapılacak eğitim biricik yolumuzdur.

Değerli dostlarım, öğretmenlik her ne kadar bugün için az itibar edilen meslek ise de, en büyük ve en kutsal meslektir. Çünkü; öğretmen cidden ilgili ise, insan aklının koşullanmadan  arınmasını sağlar. Öğretmenin bilgi ve hazinesinden çıkıp duygularından geçerek çocuğun duygularına ve oradan bilgi hazinesine uzanan en iyi ve doğru yoldur.


Öğretmen, öğrenmeye olan ilgiyi teşvik etmeli, çocuklara çalışmaktan zevk almayı öğretmeli, onlara değerli insanlar olma tutkusunu aşılamalıdır. Sadece bilgi vermemeli, aynı zamanda nasıl öğreneceklerini  ve başarı kazanacaklarını da öğretmelidir.


Bir öğretmen bilgiyi, hele kendi konusunu öğrencilere çekici bulacakları biçimde sunabilmesi için, derin bilgi ve geniş bir ufka sahip olmalıdır.


Öğrenci, öğretmenini akıllı, bilgili ve bilgiye aşık bir düşünen insan olarak görmelidir. Bir öğretmenin bilgisi ne kadar derin ise öğrencilerine sadece öğretmekle yetinmeyip, aynı zamanda onları eğitebilme imkanına da sahip olacaktır.Öğrencilerine bir kıvılcımı verebilmek için öğretmen kendini bütün bir ışık denizinde  inbikten geçirmelidir. Öğretmen yarının aydın gencini yetiştiren ona şekil verendir.  Kendi bünyesinde oluşturduğu doğruluğu, dürüstlüğü ve eşitliği yarattığı eserlerinde de yansıtan kişidir.  O çevresini aydınlatırken  kendisini bir mum gibi eritir. Bundan üzüntü yerine mutluluk duyar. Kendi varlığından çok, yüklendiği görevin büyüklüğünü düşünür.


Öğretmen çocuk ruhunu sevgiyle, sevecenlikle işleyerek ona şekil veren, kişilik veren yüce bir sanatkardır. Çocuk denilen canlı varlığı işleyerek, ona bilgi ile birlikte ruh, heyecan ve kişilik kazandırmaktadır.  Öğretmenlikten başka hangi meslek bu yüce amaca hizmet edebilir.  Bu nedenle bu meslek değerli olduğu kadar kutsaldır da.


Dünyamız bilgi iletişim ve teknik çağıdır. Öğretmen çağdaş bilgilerle donanarak öğrencilerine daha doğruyu, daha iyiyi ve daha güzeli öğretir. Öğrencilerinin her alanda daha iyi yetişmelerini amaç edinir.


Öğretmenler toplumun hayat damarlarından biridir.  Bu damarlarda bir tıkanıklık ve kopma olursa o toplum çökmeye, geri kalmaya mahkumdur.  Bu nedenle öğretmenin toplumdaki yeri inkar edilemez. Onun yapıcılığını, yaratıcılığını ve doğurganlığını başka hiçbir meslekte bulmak mümkün değildir. Bu nedenle o bütün mesleklerin anası durumundadır.Tarih sayfalarının karıştırdığımızda eğitim, öğretim ve öğretmene değer veren ulusların büyük bir yükselme ve ilerleme gösterdiklerine tanık oluyoruz.


Değerli dostlarım, hepimiz ister işçi, ister mühendis, ister subay, ister cumhurbaşkanı, ister ev hanımı olalım öğretmenlerimiz olmuştur. Hepimiz onların kardığı hamurdan şekillendik. Şüphesiz şu an bildiğimiz her şeyi bize onlar öğretti. Öğretmenler bizi, bilgiyi alacak, ona ulaşacak seviyeye getirir. Bize yürümeyi öğretir,  yolun başına getirir ve sonra ellerimizi bırakırlar….  Artık yürümeyi öğrendin, kendi başına da yürümeyi öğren , yürümeyi bilmeyenlere koşmayalım derler.  Ne kadar yürümeyi  öğrensek de sonraları çok ararız o elleri.


Bizlere var olan toplumsal ahlaki değerleri öğreten, gençleri yüksek insanlık ülküsü doğrultusunda düşünmeye ve davranmaya yönelten öğretmen olmasaydı, insanlık karanlık çağlardan bugüne  ulaşamayacaktı. Düşünen beyinlerin eserlerini okuyup ondan beslenemeyecekti.


Öyleyse insanlığı daha iyiye götürmek, savaşları bitirmek, barışı yerleştirmek istiyorsak önce öğretmenlerimizi iyi nitelikli yetiştirelim, iyi yetişebilmeleri için hiçbir harcama ve fedakarlıktan kaçınmayalım. Onları asla ellerinde pankartlarla, grevlere, ellerinde tezgahlarla pazarlara çıkmak zorunda bırakmayalım. Maddi ve manevi koşullarını iyi oluşturalım ki onlarda içlerindeki güzellikleri toplumun göz bebeği olan gençlerimize huzur içerisinde aktarabilsinler.


Saygıdeğer öğretmenler sizlerin bu mutlu ve şerefli gününüzü kutlarken başta “Öğretmenler yeni nesil  sizin eseriniz olacaktır” diyen Başöğretmen MUSTAFA KEMAL ATATÜRK olmak üzere bu kutsal mesleğe yıllarını vermiş, saçlarını ağartmış öğretmenlere, yeni öğretmenlere ve küçük büyük tüm öğretmenlere kucak dolusu sevgiler.


Sizleri yalnız öğretmenler gününde değil, tüm yaşamınızda da izinizden yürüyerek kutsal mesleğin anıtları olarak izleyeceğiz. 
Yarının aydınları, sizin yansıyan ışığınız yanan meşaleniz olacaktır.


Sizlere tekrar bu duygu ve düşüncelerle kucak dolusu sevgiler, gönül dolusu saygılarımı sunarım.


Not:  Bu yazı 24 Kasım 1995 tarihinde yazılmıştır.


Erol Erbirer (24 Kasım 2012)