30 Eylül 2016 Cuma

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxıv- (Mustafa Özcan, 30 Eylül 2016)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxıv-

Dizide daha önce bir bölüm olarak düşünüp işlemeye başladığım Doğu-Batı arasındaki tarihsel karşılaştırma konusunda bütünselliği sağlamak açısından diğer bazı hususlara da değinmenin gerekli olduğu kanısındayım. Bu bakımdan Doğu hakkında Batı’daki önyargı yüklü tutumdan kaynak alan, tarihçilikte Oryantalizm (*) terimi ile anlatılan anlayışın (Yakın) Doğu’yu temsilen Osmanlı için ne anlama geldiğini bu denemede irdelemeye çalışacağım.

Ancak ilkin konuyu konumlandırma amaçlı olarak, Avrupa’da 19.  Yüzyılın ikinci yarısında belirginleşen oryantalist anlayışı, bu bakış tarzını hazırlayan temel etmen olarak iki taraf arsında çağları kapsayan “savaş ve barış” halinden en geneliyle söz ederek ve bazı kaynaklara atıfta bulunarak konu ile ilgili yönlendirici kavramlara da değinme gereğini duyuyorum.  

İslam, darül harp (**) ve Yeniçağ (burada 18. Yüzyılın sonuna doğru başlayan bölüm olan Yakınçağ bundan ayrı düşünülüyor); bu üç sözcük, tarihin (Yakın) Doğu-Batı (esasen Orta Avrupa kastediliyor) arasında 16. Yüzyıldan itibaren yaklaşık iki yüz yıl kadar aralıklı savaşlar ile süren çatışmalı bir dönemi temsil eden kavramlardır. Bu üçlüden İslam ve Yeniçağ’ın ne olduğu herkesçe şu veya bu seviyede bilinmekle birlikte darül harp biraz olsun tanıtılmaya ihtiyaç gösteriyor.

Darül harp kavramı atıfta bulunulan metinde şöylece tanıtılmaktadır:
Darül-harp, Müslüman olmayan bir hükümdarın egemen olduğu yerler ve Müslümanlarla gayrimüslimler arasında henüz barış akdedilmemiş olan memleketler İslam hukukunda darül-harb sayılır.”

Yani, sözcüğün genel anlamını belirtilen bu tanımda, kendinden olan toprakları barış bölgesi, ötekilerini ise topyekûn savaş bölgesi görme anlayışı egemendir. Ayrıca, gene ayni metinde ifade edilen bu anlayış doğrultusunda ortaya çıkan küresel çaptaki durum hakkında ise
İslami görüşe göre dünya “Darül-harb” ve “Darül-islam” olmak üzere ikiye ayrılır.”
denilmektedir.

Öte yandan, tarihsel olarak kalıplaşmış bu son ifade, herhalde yüz elli yıla yakın süredir kendi topraklarında savaş görmeyen, ama buna karşılık bu zaman zarfında dünyanın her karış toprağında savaş görmüş olan ABD’nin benimsediği, ancak ifade edilmemiş olan “gizli” bir mottoya da zemin hazırlamış mı olmalıdır diye insanı düşünmeye sevk ediyor.

Saldırana göre savaşın yapıldığı yerin ahalisi “düşman” olunca, ora halkı hakkında olumsuz düşünce ve tutumda olmak saldıran taraf için “bittabi mubah” olduğundan hem Oryantalizm hem de onun karşıtı olan Oksidantalizm taraf toplumların halk ve entelijansiyaları nezdinde gayet normal görülen anlayışlar olarak ortaya çıkıyor.  

Nitekim Modern Dünya Tarihi‘nin önemli bir bölümünü temsil eden Avusturya-Macaristan ile Osmanlı arasındaki yukarıda belirtilen bu çatışmalı dönem, Batı’da Oryantalizm’in doğumuna zemin hazırlayan dönemdir. Ancak, son zamanlarda Oryantalist bakış çok ciddi şekilde eleştiriye maruz kalmıştır.

Bu doğrultudaki eleştirilerin başını çeken düşünür olarak Amerikalı yazar Edward Said’in (***)Oryentalism (1978) adlı kitabı konunun yaygın bir şekilde tartışılması yönünde seminal (****) bir yapıt görevi görmüştür.

Öte yandan, Batılı pek çok tarihçinin ortak bir yaklaşımı şeklinde Aydınlanma hareketi sonrası ortaya çıkmış olan bu tarih anlayışına karşılık tarihin bu yönünü, Doğu tarafından yapılan bakış ile ele alan düşünürlerin benimsediği eleştirel Oksidantalist anlayış konuyu diyalektik olarak bütünselleştirici bir yaklaşım kazandırmaya yönelik uzun erimli bir gelişme görülmelidir.

Bu kapsamda, Doğu’yu temsilen Ressam İngres’nin “Türk Hamamı” adlı yağlı boya tablosunda gösterildiği gibi, ima yoluyla Osmanlı’nın genel sosyal düzeyini doğal içgüdüsel saiklerln belirlediği şeklindeki subliminal algı oluşturucu pek çok tarihi örneğin diğer temsili sanatlar olarak edebiyat, görsel sanatlar, drama ve eğitimde de bol miktarda ortaya konulduğunu söylemek olanaklıdır.

Ancak şunu da belirtmeden geçmemek gerekir. Avrupa Rönesansı’nı başlatan olarak pek çok Batılı tarihçi ve sosyal bilimci tarafından ileri sürülen 11. Yüzyıl İtalyası’nda ortaya çıkan ticaret burjuvasının Osmanlı’da yokluğu Doğu için Batı’da olduğu gibi bütünsel aydınlanmacı bir dönüşümün oluşmasını engellemiş bulunmaktadır.

Sonuç olarak, bin yılı aşkın bir süredir, coğrafi kıtaların ada olarak görülmesine yol açan gezegen okyanuslarında uluslar arası ticaret yapan denizci ulusların ne denli küresel önemde gerçeklik sunan bir imkana sahip olduğunu, kökende “karacı bir ulus olan Osmanlı’nın devamı Türkiye olarak herhalde yeni yeni anlamaya başlıyoruz diyebilirim.

Mustafa Özcan (30 Eylül 2016)
_______________

(****) Çığır açan

Not: Devam edecektir.


25 Eylül 2016 Pazar

Duyuru: KDP Cumartesi Sohbet Toplantıları'nın toplantı saatlerinde değişiklik yapılmıştır.


Duyuru: 

KDP Cumartesi Sohbet Toplantıları'nın toplantı saatlerinde değişiklik yapılmıştır. Yeni düzenlemeye göre 1 Ekim 2016 tarihinden itibaren sonbahar ve kışdönemi boyunca saat 16.00 - 17.30 saatleri arasında yapılacaktır.

Toplantı yeri her zaman olduğu gibi Caddebostan Kültür Merkezi'nde, ana girişin bir alt katında bulunan etkinlikler salonudur. 

24 Eylül 2016 Cumartesi

Türkiye Dünyanın Neresinde? (Derleyen: Timur Otaran, 24 Eylül 2016)


Türkiye Dünyanın Neresinde?

1. Batı bencil, biz hayırsever miyiz?



En sonlarda yer almasına rağmen, insanlarımızın kendilerini dayanışmacının önde geleni olarak görme sebebi ne olabilir?

2. Ahlaklı mıyız?

Yolsuzluk algı endeksi bu sene 11 sıra gerileyerek Türkiye’yi en hızlı gerileyen ülke yapmasının öteside son altı yılın ilerlemesini de sıfırladı.

Kamuoyu araştırmasına katılan katılımcıların %67’si son iki yılda yolsuzluğun arttığını ve %54’ü de iki yıl daha artmasını beklediklerini söylemişler.

Ahlaksızlığı normal gören bir yapımız mı var?


3. Eğitimli miyiz?





Yetişkinlerin %
Lise Mezunu
Üniversite Mez.
Y.Lisans
Doktora



Üniversite %
Üniversite %





TC
32
11
4.2
0.7
OECD
75
37



4. Yaratıcı mıyız?




Yaratıcılık ve problem çözme becerisi olan gençlerin oranı
GSTİH’dan yaratıcılığa ayrılan pay
G.Kore
28

OECD
11.4
2.4
TC
2.2
0.95
AB

2
ABD

2.8



TC
İsrail
İngiltere
Kanada
Çin
Almanya
G.Kore
Japonya
ABD
ABD’den tescilli patent sayısı

203


7237

12807

13675

15093

30551

33499

84262

287967

5. Nasıl çalışıyoruz?



Düşük ücret ile en uzun süre çalıştığımız halde, neden onbin dolarlık orta gelir tuzağından bir türlü kurtulamıyoruz? Neden patinaj yapıyoruz? Sürtünme/kızışma katsayısını nasıl düşürürüz?

6. İş gücünde kadının rolü nedir?

Türkiye’de yönetimde rol alan kadınların ortalaması, son dört yılda 5 puan düşmesine rağmen, 2015 yılında % 26 ile 35 ülke ortalamasının (%22) üzerinde olmuştur.

Halbuki, toplam içindeki kadın isdihdamı (%27), erkek isdihdamından (%65) çok daha düşüktür.

Dünya ile karşılaştırıldığında, ortaya çıkan bu fark neyi işaret eder?

7. Sağlık sektörü neye dönüştü?


En başarılı öğrenciler doctor olmaktan vaz geçerse ne olur?

8. Yollar trafiği rahatlatıyor mu?



9. Kanun hakimiyeti sağlanıyor mu?



TC devleti, sert mi. yumuşak mı?


Kaynak : ECOIQ Haz 2015 

Derleyen: Timur Otaran (24 Eylül 2016)


26 Ağustos 2016 Cuma

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxııı- (Mustafa Özcan, 26 Ağustos 2016)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxııı-

Bu makalede, modern tarihteki toplumsal yenileşme hareketleri olarak Aydınlanma (*) ve Lale Devri’nin (**),Yeniçağ’ın iki uygarlık kutbu olan Batı ile Osmanlı’da soysal tarih bağlamında doğurdukları zıt sonuçlar, holistik (bütünsel, özsel) tarih için olabilecek bazı paradigmik ilkelerin çıkarılması yönüyle ele alınacaktır.

Bu kapsamda konuya bakıldığında, Lale Devri’nin, Osmanlı ile Batı-Orta Avrupalılar arasında 16. Yüzyıl’dan itibaren uzun süren bir “dar-ül harp” savaşları sonrası ilk çatışma dışı barış döneminde her bir tarafta paralel zamanlı olarak ortaya çıkmış olan modern-ilerlemeci iki küresel değişim girişiminden Doğu toplumunda olanı olduğu görülür.  

Bu bakımdan, Osmanlı için ilk modern tipteki yenilik hareketi olmasından ötürü büyük tarihsel öneme sahip olan bu döneme zevk-ü sefa yakıştırması yapılmış olmakla birlikte, sonradan Cumhuriyet Türkiyesi’nde, o zamanlar medeni olmayı temsil eden lale çiçeği yetiştirme işinin yaygınlığı nedeni ile Lale Devri denmiştir. Tek bir lale soğanının 500 altına satılması o dönemde çiçek yetiştiriciliğine, dolayısıyla da medeni olmaya atfedilmiş simgesel değeri göstermesi bakımından dikkat çekici bir olgudur.

Lale Devri kronolojik tarihçilerce Avusturya-Osmanlı arasında 1718’de yapılan Pasarofça Antlaşması ile oluşmuş barış ortamında başlayan bir hareket olarak görülür. Ancak buna karşılık, konuya sosyo-tarihsel görüngeden bakıldığında, esasen döneme başlangıç hazırlayan olgunun Sultan III. Ahmet’e 1711’de Topkapı Sarayı’nın bahçesine medenileşmenin simgesi olarak lale çiçeği ektiren modernist anlayış olduğunu belirtmek çok daha yerindedir.

Altı yüzyılı aşkın sürmüş bir imparatorluk ömrü için çok kısa olan bu dönemde, toplumda pek çok yeniliğin ve imar işinin yoğunlaşmış olarak gerçekleştirilmiş olduğu bilinmektedir. Ancak bunların içinde en önemli yenileşmeci olay, topluma bol kitap basımı ile dünyevilik kazandırmak isteyen İbrahim Müteferrika’nın 1726 yılında ilk matbaayı kurmasıdır.

Bu girişimle, yoğun mekanik basım tekniği sonucu sağlanacak yaygın kitap okunuşu sonucu geniş tebaa kesimlerinde dünyevi sekülerliğe giden yolda ilerlenmiş olacaktı. Böylece de herhalde, uzun dönemde etkili olabilecek yenileşmeci bir düşünce çığırı için bir başlangıç yapılabilmesi amaçlanmıştı. Hareket, bu yönde gelişen yenilik ve modernleşme kimliği doğrultusunda bir müddet sürdükten sonra 1730 Eylül’ünde Patrona Halil (***) tarafından başlatılan gerici isyan sonucunda hüsranla son bulmuştur.

Oysa bunun paralelinde, o sıralar Avrupa ve Kuzey Amerika toplumlarında yaşanmakta olan, oralardaki sosyal yapıları bir daha geri dönülmemek üzere değiştiren bir olgu olarak Aydınlanma Hareketi, Dünya’nın tüm geneli için olağan üstü öneme sahip, en uzun süreli sosyal değişim kimliği ile kültürel tarihin kaydına geçmiştir.  

Aydınlanma Çağı kronolojik olarak Rönesans ve Reform dönemlerinin ardından 1688’deki İngiliz Devrimi ile başlayıp 14 Ağustos 1789’daki Fransız Devrimi ile sonlanana dek bir asır sürmüş bir zaman dilimini kapsamaktadır. Aydınlanma, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere pek çok ülkede sosyal yapıların çeşitli yönlerinde bugünlere dek süren keskin değişimler yaratmış olan küresel olaylar zinciridir. Dolayısı ile de Aydınlanma, bu durumu nedeni ile sosyal bilimler alanında en bilinen terminolojik tanımlamalardan biri olarak yer tutmuş olup hareketten de öte, tarihsel olarak Batı için semavilikten dünyeviliğe dönüşüm yaratan çağın adıdır.

Bu dönüşümün arkasında bundan beş yüzyıl önce 31 Ekim 1517’de Almanya’da Martin Luther tarafından başlatılan tüm Kuzey Batı Avrupa ülkelerinde (bugünkü Protestan ülkeler) kilisenin toplum üzerindeki etkisinin kesin bir şekilde azalmasını başarı ile sağlamış olan Protestan Reform Hareketi bulunmaktadır.

Batı’da Reform Hareketi‘nin sürdüğü o dönemde Osmanlı, reform yerine yönetim katında dinsel işlerde daha da koyulaşma yaratacak olan Mısır Seferi işi ile meşguldü.
Böylece de tarih, Osmanlı tebaası için değişim göstermek yerine, bir kere daha dinsel yapının eş ve aynisi olan, hatta koyulaşan temelinde tekerrür eden tarzda sürme şeklinde ilerleyen bir sonraki safhasına girmiştir.

Öte yandan, Lale Devri’ni başlatan anlayışa zemin hazırlayan Topkapı Sarayı bahçesine simgesel de olsa lale ekiminin yapıldığı 1711 yılı, bu olayın yanı sıra Dünya Tarihi’’nde başka coğrafyalarda ortaya çıkan eş zamanlı gelişmeler bakımından son derece yoğun bir yıldır. Rusya’nın dünya sahnesinde yer almasına olanak veren Prut Savaşı, İngiltere’nin emperyal oluşunu hazırlayan Dominyon Bakanlığı’nın kuruluşu hep 1711’e tarihlenmektedir. Sanki görünmeyen bir el, uzun dönemde dünya siyasi sahnesinde dengeleri yeniden düzenlemek üzere devreye girmiştir.

Bu bağlamda, Büyük Britanya önceki Başbakanı’nın 2011 yılında İngiliz emperyal yaklaşımının tarihte dünya halklarından -belki de çektirdiklerinden dolayı olsa gerekir- özür dilemesi her halde bu (Dominyon Bakanlığı’nın 300. Kuruluş Yılı) nedendendir.

Mustafa Özcan (26 Ağustos 2016)
________________________

Not: Devam edecektir.


2 Ağustos 2016 Salı

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxıı- (Mustafa Özcan, 2 Ağustos 2016) (*)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xxıı-

Osmanlı Tarihi’nden paradigmik ilkeler çıkarsamak amacı ile bu dizide şimdiye dek özsel tarih hakkında yaptığım irdelemelerde değindiğim kolonyalist ve fetihçi şeklindeki iki kavramı, en genel disipliner alanlar olan sosyal bilimler ve hümanitelerin sosyo-psişik kavramlar çerçevesinde bir değerlendirmeye tabi tutmak bazı paradigmik ipuçlarının ortaya çıkmasına yol açacaktır sanırım. 
Konuyu bu bağlamda ele alırsak, ilk aşamada, özsel tarihte daha önce karşıt emperyal ilişkileri temsil eden kavramlar olarak kolonyalist ve fetihçi diye tanımlanmış olan bu ikili kavram çiftinin ilişkide olduğu sosyo-psişik çerçeve içindeki yerlerinin şu iki ana kavram ulamı kapsamında bulunabileceğini görürüz: 
Bu ulamlar ilk kez, Alman sosyoloğu Ferdinand Tönnies tarafından sosyal yapılarda mevcut iki temel gruplaşmayı belirtmek üzere topluluk ve toplum (cemaat ve cemiyet veya Almancası “gemeischaft” ve “geselschaft”) şeklinde yapılmış kavramsal tanımlamalardır. 
Nitekim Tönnies 1887 yılında yayımladığı “Gemeischaft und Geselschaft” adlı sosyoloji kitabında “geleneksel” nitelikli yerleşimler olan ‘köy’, ‘mahalle’ ve ‘semti’ temsil eden sosyal gruplaşma olgusunu özlerindeki kırsal niteliğinden dolayı topluluk ve bunun “modernleşmiş” sosyal yapıdaki diyalektik karşıtı olarak bütünsel kent olgusu zemininde yurttaş sosyalliğine erişmiş gruplaşmayı ise toplum olarak terimleştirmiştir. 
Öte yandan Ferdinand Tönnies yaptığı bu girişim ile yepyeni eytişimsel bir çift şeklinde sunduğu sözü edilen dikotomik ulamsal kavramlaştırmayı sosyal bilimler literatürüne paradigmik düzeyde dönüştürücü bir etkililikte sokmayı da başarmıştır. 
Böylece şimdi bu bağlamdaki emperyal düzen olgusunu bu kez, Yakınçağ’ın tarihsel yörüngeleri görüngesinden bakarak ele alıp irdelersek Doğu’yu temsil eden Osmanlı emperyal anlayışının toplulukçu (cemaatçi), Batı’yı temsil eden İngiliz emperyal anlayışınınsa toplumcu (cemiyetçi) bir karakter taşıdığını görürüz.
1711 yılında Dominyon Bakanlığı’nı kurarak bu tarz kolonyalist emperyal bir yaklaşımı tarihte ilk kez küresel çapta uygulamaya geçiren İngiltere’ye karşılık ayni yıl yenileşmede başarısız bir hareket olan Lale Devri sürecini yaşamaya başlayan Osmanlı için Batı’daki bu olay söz konusu yenilikçilik hareketi için bir neden teşkil etmiş olmalıdır.  
Şimdi de iki emperyal kutup arasındaki durumu tarihsel olarak izleyen olaylar ve gelişmeler bakımından irdelersek Batı’nın gösterdiği bu evrensel ilerleme ve kalkınma süreci Doğu’nun iyiden iyiye etkisizleşmesine neden olmuş olduğunu saptarız. Tarihin devamında Doğu karşısında gelişmişlikteki uçurumun sürekli artması sonucunda da Batı Dünyası, 20. yüzyıl’da, küresel nimetlerin bölüşümünde kendi aralarında ortaya çıkan anlaşmazlıklar sonucu karşılıklı olarak saldırganlaşmış, bu ise tüm insanlıkça yeryüzünde yaratılmış toplam maddi değerin beşte üçünü yok eden iki bölüşüm savaşına kaynaklık etmiştir.
***
Konunun tarihsel açıdan irdelenmesinden sonra gene bu bağlamda ancak daha  temel düzeyde bireye egemen olan sosyo-psişik durumlar bakımından ele alınmasına gelelim. 
Bu kapsamda, bireylerin ortak tutumları olgusu doğrultudan hareket ile ortaya çıkıp sosyal yapılaşmayı etkileyen iki ana kutupsal davranış eğiliminden söz etmek olanaklıdır. Bunlar antropolojik olarak insanoğlunun en derininden kaynak alıp beliren sosyo-psişik yapılardaki eşitlikçi ve baskınlıkçı eğilimlerdir.
Baskınlıkçı eğilimin harekete geçmiş şekli olan sosyal baskınlık yönelimi ise aşağıdaki bağlantıdan (**) alıntılanıp yaptığım eklemelerle özetlenen bir paragraflık değerlendirmeye göre bireyler için şöyle bir genel özelik ortaya koyar:  
“Sosyal baskınlık yönelimi yüksek olan bireyler; değişik gruplar ve grup üyelerinin sosyal statüleri arasındaki farklılıkları korumayı, hatta bu farklılıkları artırmayı isterler. Tipik olarak bu bireyler; baskın, hırslı, dirençli olurlar ve daima güç arayışı içindedirler; bunun sonucu olarak da paralelinde hiyerarşik grup yönelimlerini tercih ederler. Dünyanın kurtlar sofrası veya insan insanın kurdu olduğu inancına bağlıdırlar.” 
Bu değerlendirme toplulukçu (cemaatçi) yapılarda yetişecek olan insan ırasını aşikâr olarak betimlemektedir. Buradan hareket ile de cemaatçi toplum yapılarının kul niteliğine iye insan yetiştiren yapılar olduğunu açıkça söyleyebiliriz! Oysa eşitlikçi eğilimin egemen olduğu mümkün olduğunca hiyerarşiden kaçınan bireylerden oluşan toplumsal yapılarsa kul yerine özgürlükçü insana kaynaklık ederek çağdaş yapıda bir yurttaş toplumu ve devamında demokratik düzen oluşturmak yolunda ilerler.

Mustafa Özcan (2 Ağustos 2016)
_______________


21 Temmuz 2016 Perşembe

Büyük Türk'ü kaybettik (Yalçın Bayer / Hürriyet Gazetesi. 21 Temmuz 2017)

Büyük Türk'ü kaybettik

TÜRK kültürüne çok büyük emekler vermiş olan Prof. Dr. Kâzım Mirşan (97), Bodrum'da vefat etti.
Yeri zor doldurulacak bu bilim adamının ardından onun öğrencisi Haluk Tarcan köşemize bir yazı gönderdi. Mirşan’ın yaşamında gerektiği kadar takdir edilmediğini kaydeden Tarcan, hocası için şu ifadeleri kullanıyor:

“Büyük, geniş dilbilgisi ve yakinen tanıdığı Orta Asya’nın kendisine vermiş olduğu imkânlarla, atalarımızın yazıyı bulduğunu keşfetmiş ve dünyanın dört bucağına göçlerle yayılmış olan Ön-Türkçeyi okuyarak büyük bir Türk kültürüne sahip olduğumuzu yazı denen görsel belgelerle ortaya koymuştu.

Türk tarih ve kültürünü Türkçe bilmeyen Batılıların kaynaklarından öğrenmiş olan akademisyenlerimizin bu kötü alışkanlıklarıyla Batı’nın tanıtmadığı Mirşan için, ‘Biz onu kabul etmiyoruz’ demişlerdi.

İçlerinden hiçbiri Türk kültürünü doğduğu yerde, Orta Asya’da ve doğduğu dil olan Orta Asya Türkçesinden öğrenmemişti. 39 Orta Asya Türkçesinin henüz farkına varmışlar ve öğrenmek zahmetine katlanmaya başlamışlardır...

Batı nihayet Anadolu’yu keşfetmiş ve kendi kökenlerini oluşturan eski Grek kültürünün geç kalmış bir kültür olduğunu fark etmiş ve ondan vazgeçmiştir.
Batılıların, Anadolu’da karşılarına bir diğer ölümsüz Türk, Servet Somuncuoğlu ile Kâzım Mirşan’ın çıkacağından henüz haberleri yoktur. Şu anda Anadolu dilini aramaktalar...

Dağlara taşlara yazılmış ve Servet Somuncuoğlu’nun ortaya çıkarmış olduğu yazıların Ön-Türkçe olduğunu ve Kâzım Mirşan tarafından okunduğunu pek yakında öğreneceklerdir.

İşte o zaman Kazım Mirşan’ın değeri Batılılar tarafından ortaya konacak ve akademisyenlerimiz de bu gerçeği Batı’dan öğrendikleri için Kâzım Mirşan’ın değerini itiraf etmek gereğinde kalacaklardır.”

Haluk Tarcan daha sonra Mirşan’a ‘üstadım’ diye hitap ederek “Rahat uyuyunuz. Ortaya koyduğunuz belge ve bulgular, dünya tarihinin yeniden yazılması gerçeği, evrensel kültürü başlatan Ön-Türk kültürü çalışmalarınız sayesinde geniş kitleye yayılmaktadır. Onu yaymaya devam edeceğiz. Gençler arasında bulgularınızın değerini fark edenler Ön-Türk yazılarını aramakta ve bu bir ‘hobi’ seviyesini aşmaktadır ki gençliğin kültürümüze sahip çıkması, bu sahip çıkılacak kültürü sizin vermiş olmanız, değerinizi gençlerimizin takdir ettiklerini gösterir” dedikten sonra yazısını şöyle bitiriyor:

“Nur içinde yatınız. Eseriniz her gün daha çok yayılacak ve takdir edilecektir. Ve bir gün heykelinizin de dikildiğini göreceğiz. Ellerinizden öper, yaşamınızda ellerinizi öpmeme engel olanları lanetlerim.”

Yalçın Bayer / Hürriyet Gazetesi (21 Temmuz 2017)
http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/yalcin-bayer_42/buyuk-turku-kaybettik_40156765


19 Temmuz 2016 Salı

PARALEL EVRENLER – CEMAAT VE CEMİYET (Timur Otaran, 19 Temmuz 2016)


PARALEL EVRENLER – CEMAAT VE CEMİYET



BiREY - TOPLUM DİYALEKTİĞİ

Bir mantık sistemi olan diyalektik yöntem, çift kutuplu (dikotomik) kavramların, tez, antitez ve sentez seklindeki birlikteliğini öngörür. Hegel’in sistematize ettiği diyalektik yöntemin geçmişi çok eskilere dayanmakla birlikte, daha geniş kitlelerce bilinmesi, Hegel’in öğrencisi Marx ile olmuştur.
Tez, zorunlu karşılığı antitez ile birlikte bir bütünüdür. Aydınlık ile karanlıktan biri olmaz ise, diğeri de var olamaz. 

Hegel, en küçük insan grubu/organizasyonu olan aileyi, “Farklılaşmamışların birliği" olarak tanımlar. Toplum, bu tezin antitezi, “Farklılaşmışların, bir olamayış hali” dir. Her ikisinin sentezi olan “Farklılaşmışların birliği” ise, Devlet’tir.

Buradaki önkabul, ailenin/cemaatin üyesinin, bir aşamaya geldiğinde değişime uğrayıp, farklılaşarak, ergenlikten erginliğe geçeceği ve birey olacağı olgusudur.

Bu olgunun her zaman ve her yerde gerçekleşmiş olduğunu söylemek mümkün müdür?

CEMAAT VE YURTTAŞ TOPLUMU

İlk insanların ve hayvan sürülerinin ortak örgütlenme biçimi olan cemaat/aşiret düzenini grafik olarak göstermek için, farklı kümeleri karşılaştırmada Wenn daireleri kullanılabilir. Böylece, her daireye bir cemaat düşer. Halkı reaya (sürü) olarak adlandıran Osmanlı, grupların daire içinde kalmasına özen gösteren bir yönetim benimsemiştir. ‘Negatif barış’ denilen bu durum, grupların çatışmazlık halidir ama bunun yanı sıra grup içinde barışın yokluğunun da ifadesidir. Diğer yandan, sultanın/kralın varlığına rağmen, dairelerin dışı hep tehlikeli olmuş ve buralarda soygun ve yağma eksik olmamıştır.

Batı’da, daha karmaşık organizasyonlar kurulması ile, daire dışı alanların sahipsiz olmadığı görüşü güçlenmiş ve sonuçta, buralar da genişleyen halkalar halinde, yurttaş toplumunun ortak malı haline dönüşmüştür. Gerçi, bu durum, her yerde ve aynı anda geçerli olmamıştır. Örnek olarak, İngilizlerin, Avustralya’yı “terra nilus” ilan etmesi, Amerika’nın “Vahşi Batı”’sı sayılabilir. Bizde de, üstelik kamusal alan da dahil edilerek, daha vahim hale getirilen “Devletin malı deniz” deyişi ile ortak alanların talanı yönetilenler tarafından onaylanmaktadır. Denizden alınan balığın hırsızlık olduğunu kim söyleyebilir?

Bugün, dünyanın büyük kısmında, yurttaş toplumuna geçilememiş olmasını neye bağlayabiliriz?

BİREY VE BİREYCİLİK

Tarihin belli bir döneminde ortaya çıkmış soyut bir kavram olan birey, ancak karşıtı olan toplum ile birlikte var olabilir. Bu ilişki, rastgele değil, zorunlu bir ilişkidir.                                                                 

Örnek olay: Özgecan, ailesinin (cemaatinin) dışındaki orman kanunun geçerli olduğu bir alanda (terra nilus) bir başka cemaatin üyesi tarafından katledilmiştir. Olaya dahil olan diğerleri, kollektif kimliklerine uygun davranmışlar ve bu işi normal karşılamışlardır. Benzer sanal düzeni benimseyen kimi medya aktörlerinin de bu durumu açıkça savunduğu bilinmektedir. Bu noktada akla gelen soru: Bunlar, deli/hasta/sapık mıdır, yoksa, benimsedikleri sanal düzen (cemaat/üye) ile tutarlı bir tavır sergileyen normal insanlar mıdır?

Alternatif sanal düzende (Cemiyet/birey) durumun farklı olması beklenir. Eğer diğer insanlar, öldürülenin kimliğine bakmadan insana sahip çıkarlar ise, cemaat üyeliğini reddetmiş ve bireyin alanına adim atmış olurlar. Burası tehlikeli bir yerdir. Hem kendi cemaatinin hem de karşı cemaatin saldırısı söz konusudur. Bu zorlu durumda ayakta kalıp, var olabilmenin koşulu, yeterli sayıda bireyin, yani yurttaş toplumunun varlığıdır. Biri yoksa, öbürü de yoktur. Biri var olabiliyorsa, diğeri de var olur.

Bu bağlamda, bireyci mi, yoksa toplumcu mu olmalıyız sorusu ne kadar anlamlıdır?

BENCİLLİK

Wittgenstein, kavramların zaman ve mekan içinde değişerek farklı anlamalar yüklendiğini söylemiştir. Örneğin, Batı’nın benimsediği birey kavramı, Doğu’da bencillik ile özdeş görülerek, aşağılanır. Halbuki, bencilliğin tanımı, kendi çıkarları için çalışmak değil, başkalarının çıkarları için çalışmamaktır. Kapitalist ekonominin ilk fikir önderlerinden Adam Smith, bireyin kendi çıkarları için çalışması ile toplumsal yararın elde edilebileceğini iddia etmiş fakat bencilliği hiç bir yerde savunmamıştır.

Kendinin/cemaatinin çıkarları dışında başkası için çalışmayan Doğu’nun insanı mı, yoksa kendininkinin yanında toplumun çıkarları için de çalışan Batı’nın insanı mı, bencildir?

DOGU VE BATI

Tarihsel gelişmeler ve çok kanlı devrimlerin sonucu olarak, Batı’da ortaya çıkan bireyin, güçlü bir ekonomik tabanı vardır. Bunların olmadığı Doğu’da, bir avuç okumuş insana “Yeni bir sanal düzen” sunularak, cemaat kimliklerin terk edilip bireysel kimliğin benimsenmesi olanağının verildiği hallerde, bu fırsatın yeterince değerlendirilemediği görülmektedir. Bunun pek çok nedeni vardır, ama belki de en önemli neden, özgürlükler ile zorunlulukların diyalektik bütünlüğünün kavranamamasıdır.

Bireysel istencin olmadığı yerde insanlar, güçlü birinin istenci altına girme arzusu ile bir kahraman ararlar. Genellikle buldukları ise, despotik bir liderdir. Aslında, her ikisi de, zamanla, ayni despotik/hiyerarşik yapıya evrilir. Bu yapının zihni altyapısı, hem sağda ve hem solda ortak destek bulan mağduriyet ideolojisidir.

Vesayet sisteminin ortaya çıkışı, kötü bir tesadüf müdür? Yoksa insanların zihinlerindeki sanal düzenin gerçekleşmesi midir? 

Bati, 500 yıl önce Doğu ile yollarını ayırmaya başlamış ve bireyin pek bulunmadığı korporatif düzenden, bireyi esas alan kooperatif düzene geçiş yapmıştır.  Böylece, ‘Paralel Evrenler’ oluşmuş ve kavramlar farklı ve hatta tamamen ters anlamlar yüklenmiştir. Nelerdir bunlar?

Sistem farklarını fark etmenin zorlu ve aydınlatıcı yolculuğuna çıkmaya hazır mıyız?

Timur Otaran (19 Temmuz 2016)