23 Kasım 2013 Cumartesi

Neuron biliminin en zor soruları ve bunlar için sinir bilimcilerin bulanık çözümleri: (Erdoğan Merdemert, 23 Kasım 2013)



Neuron biliminin en zor soruları ve bunlar için sinir bilimcilerin bulanık çözümleri:

1-Belirli bir nöron tarafından gönderilen sinyalin zamanının ayarı ve hassasiyeti (zamansal hassasiyet) nasıl yapılır?
2-Sayısız postsinaptik hedef nöronların hepsi birden aynı sinyali (bilgiyi) mi alırlar? Eğer öyle değilse bir nöron kendisine ait olan bilgiyi (sinyali) nasıl saptar?
3-Postsinaptik nöronlar bilgiyi nasıl okurlar?
4-Nöronal devreler için gerekli hassas zamansal kodlar hangi yöntem (processes) ile üretilir?

Bellek, bilinç, öğrenme otonom sistem için gerekli bu bağlantı uygulamaları esas olarak nöronlar arası sinapslarda kuvvetlendirilen connectionlar tarafından yapılır, yeri ve tekniği tam olarak belirlenememiştir. Yukarıdaki sorulara cevaben bu açıklamada olduğu gibi neural decoding ve encoding konusunda açık bir belirsizlik olduğu kabul ediliyor. “Implicit about the decoding hypothesis is the assumption that neural spiking in the brain somehow represents stimuli in the external world. The decoding of neural data would be impossible if the neurons were firing randomly: nothing would be represented. After varying the range of stimuli that is presented to the observer, we expect the neurons to adapt to the statistical properties of the signals, encoding those that occur most frequently. (Horace Barlow cambridge University Department of Physiology, Development and Neuroscience former research professor).

En son verilere ve araştırmalara göre dış dünyaya ait uyarı sinyallerinin, örneğin göz hücrelerinden gelen uyarıların beyinde ayırdedilebilmesi için ilgili sinapslarda zamana bağlı ateşleme sayısı, ateşlemelerdeki dalgalanmalar, ateşlemenin süresi, yüksek frekanslı ateşleme değeri ve en sonunda bir dizi nöronun ortak aktiviteler ile uyarıları temsil etme yeteneği gibi metodlar geçerli kabul ediliyor. Ama bunların hiçbiri birinci sorudaki bir nöronun kendi kendine bunu nasıl yaptığını açıklamıyor. Bir nöron stabil, yani durgun olduğunda -70 milivolt gibi bir (resting potential) dinlenme geriliminde bekler, eşit değer ise -55 milivoltdur ve ancak +10 depolorirazyon geriliminden sonra +30 milivoltta aksiyon potansiyeli başlar. Bütün bu değerlere göre skalamız veya diğer bir deyişle herşey bu toplam 100 milivoltluk bir değer aralığında vuku bulur yani dünyayı görüp algılamamız, değerlendirmemiz ve hafızamızda tutmamız bu değerlere ve bunları gerçekleştiren sodyum, potasyum ve karbon v.b. iyonlarına bağlıdır ve bu sadece ve sadece bir tek nöron için elde edilen doğru ölçümlerdir. Bazen bu bir tek nöronda (örneğin purkinje hücresinde) üç veya dörtbin bağlantı (sinaps) vardır ve bu sianpslar çok çok kısa aralıklarla hep birden veya gurup halinde aktif olurlar, tabii bunu nöron gurubu için (bir modül en az iki milyon kadar) düşünürsek durum iyice karışacaktır ve daha kötüsü yine birinci sorunun cevabından iyice uzaklaşmış oluruz çünkü artık o tek nöronun bunu -yani gönderdiği sinyalin hassasiyetini ve süresinin zamanını ayarlama aktivitesini- artık diğerlerine “göre” de yapması gerekecektir. Bunun anlamı şudur: bir nöronun bir bilgiyi iletmek için o bilginin kapsamına ait kendine düşen kısmı anlayıp az veya çok oranda ateşleyerek ya da kısa kısa peşpeşe ateşleyerek veya uzun veya kısa sürelerle ateşleyerek o bilgiyi kodlaması gerekir dahası bunu bağlı olduğu gurup ile de organize olarak da yapmalıdır ve daha daha ilginç olan ise o hücrenin veya hücrelerin buna kendileri karar vermeleri (söz konusu beyin ve onun işlevsel parçası olduğundan) ve bu süreleri ve sıklıkları kendileri belirlemeleri ve hep birlikte konuşarak ve anlaşarak yapmaları lazımdır.

İkinci soruda alıcı nöronların gelen sinyalleri seçebilme sorunu vardır ki burada farz edildiği üzere eşzamanlı binlerce, milyonlarca farklı uyarı sinyalinden (eğer bu mümkünse) kendisi için gelmiş olanı tanıyıp alan nöronun bunu nasıl başardığının zorunlu anlaşılmazlığıdır çünkü bir uyarı sinyali iki tabanlı sayı sistemi gibidir yani ya uyarır ya da bastırır, kuvveti sahip olduğu voltaj değerine bağlıdır ki bu milyonlarca farklı kombinasyon oluşturmaya yetmez ama değişik sinaps kapılarının binding moleküllerinin çok karmaşık yapısı ve ürettikleri proteinler de devreye girdiğinde bunlara farklı neurotransmitterleri de eklediğinizde istemli ya da istemsiz hareket aktiviteleri üretmek mümkün olabilir. Bir örnek olması açısından şöyle bir deney yapmak ve sonucunu tahmin etmek hiç zor değildir: Çok etkili ses ve ışık yalıtımı olan ısısı stabil bir tecrit odasında hareketsiz duran birinin doğal olarak beynine hiçbir fiziksel uyarı dış dünyadan gelmez yani ne ses ne ışık ne dürtü ve ne de ısı farklılığı ama bu kişinin düşünce etkinliği burada tam olarak çalışır yani tamamen kendiliğinden ve hatta daha iyi düzeyde. Bu örneği anlamanın kolay ama açıklamanın imkansız olduğunu bilim de kabul etmelidir çünkü uyaran olmadan çalışan kapalı bir sistem için çok özel yetenek gerekir ki bu yetenek aslında bir yetenek olarak da kabul edilmemelidir bu ancak tin olabilir, özgür tin.

Erdoğan Merdemert (23 Kasım 2013)



1 Kasım 2013 Cuma

Bütün Kavramının İki Anlamı (Mustafa Özcan, 1 Kasım 2013)



Bütün Kavramının İki Anlamı


HolistikYunanca’da bütün, her şey, tüm veya toplam anlamına gelen holos kökünden türeyerek Batı dillerinin pek çoğunda bu şekli alıp Türkçeye bazı yazarlarca bütüncül diye aktarılmış bir sözcüktür. Oysa benim bu sözcüğü Latince şeklinin yanı sıra bütünsel diye karşılamakta ısrarcı olduğumu yazılarıma aşina olanların çoğu biliyordur sanırım.

Şimdi bütün kavramının diğer dillerdeki anlam ayrışması sonucu oluşmuş iki anlamsal boyutunun Türkçe için de geçerli olduğunu göstererek bütünsel şeklindeki kullanımımın da haklılığını ortaya koymak istiyorum.  

Bütüncül nitelemesini benimsemekten kaçınmamın nedeni bu sözcüğün Avrupa dillerinde  Latince kökenli bir sözcük olan “total”in karşılığı olarak da kullanılıyor olmasıdır. Çünkü total, “basit aritmetik toplamı” ifade eden bir sözcük olarak tarafımdan bütün kavramının özel durumunu göstermekte olan anlamı açıklamakta yetersiz kalmaktadır. İki sözcük de her çeşit toplanma veya toplulaşma olgusunda ortaya çıkan bütünü temsil eden son durumu anlatmayı, yani bütün kavramını göstermeyi amaçlamaktadır. Ancak bildiğim kadarı ile neredeyse Avrupa dillerinin hepsinde toplulaşma olgusunun sonuçları iki ayrı gerçeklik olarak belirdiği düşünüldüğünden ortaya çıkan iki ayrı anlam iki ayrı şekilde ifade edilmektedir. Yani bu dillerde iki farklı “bütün olma” durumunu anlatan bütün kavramı için iki farklı sözel-anlamsal gösterge kullanılmaktadır.

Belirtmek gerekirse, total bütün, parçaların ‘basit aritmetik toplam’ını anlatmak için kullanılmakta iken holistik bütün parçaların toplamı sırasında beliren bir fazlayı da içermekte olan ‘aritmetik olmayan, sinerjik toplam’ı anlatan ifadedir. Burada kullandığım sinerji sözcüğü en çok bilinen açıklama şekli ile yaşamın bazı hallerinde iki artı ikinin basit aritmetik toplam olan dört yerine işlem sırasında fazladan beliren “bir” nedeni ile beş ettiğinin mecazi olarak basitçe ifadesinde başvurulmakta olan bir terimdir.

Bu anlatımın Yunan filozofu Aristo tarafından toplu hale gelme sonucunda böyle fazladan bir oluşum ile yaratıcı nitelik kazanan doğal yaşantı süreçlerini ifade etmek için benimsendiğini bir kez daha anımsatmakta yarar görüyorum.

Öte yandan konuya sistembilimsel görüngeden bakıldığında bütüncül (total) sözcüğü ile agrega tipi bir yapının, yani içerilmekte olan bileşenlerin arasında ilişkileri olmayan bir yapının temsil edildiği görülürken, bütünsel (holistik) ile sistemik (dizgesel) bir bütün, yani bileşenler arası ilişkileri olan bir yapı anlatılmaktadır. Başka bir deyişle total sözcüğünün temsil ettiği yapı bir sistem değilken, holistik yapınınki bir sistem (dizge) olmaktadır.

Tüm bu açıklamalardan anlaşılacağı üzerine dıştan yekpare görünen bütünlük olgusu ve bütün kavramı içsellik yönüyle incelendiğinde iki ayrı anlam gösteren iki ayrı içsel yapının varlığını ortaya çıkarmaktadır: Biri agrega, öteki ise dizgedir.

Yazınsal dünyada durumu eğretileyen kıyaslayıcı özsel bir örnek deyiş bulmak gerekirse, iki büyük bilge Mevlana ve Yunus’un -sırasıyla- dediği gibi “ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” ile “ete kemiğe büründüm Yunus gibi göründüm” özsözlerinden hangisinin daha yerinde bir mantığa iye olduğuna karar vermek gerekir. Takdiri okurun görüşüne bırakıyorum.

Mustafa Özcan (1 Kasım 2013)

9 Ekim 2013 Çarşamba

Duyuru: 12.10.2013 günü yapılması gereken cumartesi günü sohbet toplantısı düzenlenmeyecektir

Sevgili KDP müdavimleri,

12.10.2013 günü yapılması gereken KDP Cumartesi Sohbet Toplantısı düzenlenmeyecektir. Takip eden hafta 19.10.2013 günü toplantısı normal saatinde 16.30- 18.30'da yapılacaktır.


Ayrıca aynı hafta 17.10.2013 tarihinde perşembe günü kameriye toplantısı da her zamanki yerinde gerçekleştirilecektir.






4 Ekim 2013 Cuma

Duyuru (Hatırlatma): Kadıköy Düşünce Platformu 2013 Sonbahar Paneli



"Kadıköy Düşünce Platformu 2013 Sonbahar Paneli" aşağıda belirtilen yer ve zamanda yapılacaktır. Bütün KDP grubu üyeleri ve konu ile ilgilenenler davetlidir.

Panelin Konusu: “Bütünsel Bilim”

Yer: İstanbul Yelken Kulübü Fenerbahçe Tesisleri Toplantı Salonu (Fenerbahçe Burnu, İstanbul)

Zaman: 5 Ekim 2013 Cumartesi günü, Saat: 14.30 - 17.00

Moderatör: Mustafa Özcan

Konuşmacılar: Prof. Dr. Fuat İnce ve Cenk Özdağ

"Hegel, Felsefe ve Diyalektik Yöntem" (www.turkcebilgi.org)



www.turkcebilgi.org web sitesinde yayımlanan "Hegel, Felsefe ve Diyalektik Yöntem" başlıklı Hegelyan diyalektik hakkında bir makaleye aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

http://www.turkcebilgi.org/bilim/felsefe/hegel-felsefe-ve-diyalektik-yontem-24838.html




28 Eylül 2013 Cumartesi

Holistik Bilim İçin Kırk Deneme (III) (Mustafa Özcan, 28 Eylül 2013)


Holistik Bilim İçin Kırk Deneme (III)

Bu üçleme şeklindeki dizinin daha önceki iki yazısı şimdiye dek KDP Bloğunda yayımlanmış holistik bilimi tanıtan 40 çevresindeki denemenin mahiyetini açıklamak ve anlatımın bütünselliğinin tamamlanması bakımından eksik olan yanının anlaşılması içindi.

Şimdi üçlemenin sonuncusundaysa holistik bilimin 40 denemelik bir dizi şeklindeki bu söz konusu anlatısında belirlenmiş olan eksik olan yanın ele alınmasında uygulanabilecek bir programın nasıl olması gerektiği üzerinde durulacaktır.

Konuya genel olarak bakıldığında insan bilimleri ve felsefe, fen ve doğa bilimleri, sosyal ve antropolojik bilimler kökeninden gelen kimi düşünürlerce modern bilimin 21. Yüzyılda nasıl bir yön alacağı sorusuna cevap aranırken gelecek betimlemesine dayalı pek çok taslam (model) oluşturulmuş, çeşitli görüşler ileri sürülmüş ve de sayısız öngörüde bulunulmuştur.

Ancak bu ele alışların nerede ise tamamındaki irdelemelerinin yöntemsel temelinde her zaman geleneksel analitik yaklaşımın benimsemiş olduğu kolayca görülmektedir.

Öte yandan söz konusu bu incelemelerde elde edilen cevapların yetersizliğinden konuya bakış veya ele alıştaki kapsam (içerik) genişliğinin etkisi ve burada kullanılması gerekip de uygulanmayan “tümdengelimsel-tümevarımsal yöntem” ile doğrudan bağlantılı olduğu da ayrı bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu bakımdan, içerik yönüyle holistik, yöntem yönü ile ise diyalektik yaklaşımlı olma şeklindeki ortak bir tarzı benimseyen irdelemelerin buradaki eksik yönü tamamlayan, bu açığı kapatan cevaplar olacağını, ve buradan hareketle bir araştırma programının geliştirilebileceğini belirtmek yanlış olmaz.

İşte bilim denilen bu heyula konu daha önce 40’lık dizinin çeşitli yazılarında açıklanmış olan HAK, “Herşeyi Anlayan Kuram” diye ifade edilen bu mantıksal çerçevede ele alınarak holistik bilim mahiyeti ile irdelenmelidir. Böylece 21. Yüzyılın yakın geleceğinde hangi büyük resmin daha yüksek bir olasılıkla “kuramsal maksim” durumunu açıklayacağı sorusuna cevap verebilir.

Bu durumda holistik bir ilerleme programının gerektiği ile konu ele alınıp irdelendiğinde şöyle bir gelişme akışının var olması ve gereğinde dirije edilmesi halinde istenen ve beklenen sonuca varmanın olanaklı olacağı düşünülmektedir:

.Bilimler giderekten birbirlerine bağlanacaklar, daha entegre olmuş bir hal alacaklardır; diğer bir deyişle interdisiplinerlik ve transdisiplinerlik artacaktır.

.Bu alt bilim kümeleri arasında ilk başta oluşacak çelişik yapılaşmalar zamanla omnidisipliner yapıdaki bir bütünün ortaya çıkmasına yol açacaktır.

.Başlangıçtaki bu modüler yapısallığın bu ilk aşamasında evrim ve ekoloji bağlamında  ”sistemler ekolojisi” içeriği belirleyen çoklu disiplin, kaos ve karmaşıklık bağlamında ise “karmaşık adaptif sistemler kuramı” ilişkileri belirleyen çoklu disiplin olacaktır. Yani, kaos ve karmaşıklık sistem arası arayüzü olarak ilişkiler ağının dış sınırlarını belirlerken, evrim ve ekoloji bileşenler arası akışı ve hiyerarşiyi tanımlamakta kullanılacaktır.

.Disiplinler arası ve ötesi özlerin bir araya gelişiyle ortaya çıkan “meta esans” ve bu kapsamdaki “ilkesellikler” ise HAK adıyla tanımlanarak mantıksal (kuramsal) çerçeve şeklinde bir araya getirilmiştir.

.En sonunda da bilimsel dizgenin bütünündeki yapıyı bileşenler ve ilişkiler bağlamında birlikte açıklayabilmek içinse ”Bilimlerin Periyodik Sistemi” şeklindeki mega ele alışlı bir yaklaşım önerilecektir.

Mustafa Özcan (28 Eylül 2013)