22 Ağustos 2015 Cumartesi

Modern Felsefenin Yedi Temsilci Düşünüründen Holistik Yöntemle Çıkarımlar (Mustafa Özcan, 22 Ağustos 2015)


Modern Felsefenin Yedi Temsilci Düşünüründen Holistik Yöntemle Çıkarımlar

Bu denemede, sırası ile, Modern Felsefede rasyonel düşünceyi temsilen Descartes ve Leibnitz’in, ampirik ve eleştirel düşünceyi temsilen Locke ve Kant’ın, mutlakçı ideal diyalektiği ve diyalektik materyalizmi temsilen Hegel ve Marx’ın ve son olarak da fenomenolojiyi temsilen Husserl’in düşüncelerinin diyalektik akış içinde karşıtlaşan yanlarının değerlendirilmesiyle ortaya çıkan fenomenolojik öz kapsamında belirlenebilen felsefi holistik çıkarımlar ele alınmaktadır.

Okuma esnasında dikkat edilmesi gereken şey, holistik bakış çerçevesindeki irdelemelerde, fenomenolojik görüngeden çıkışla bulunmuş öz ile, felsefi geleneklerin gelişiminde sistematik eş-güdüm sağlayarak akışa yön veren stigmerjik izin aynı şey olduğunun kabulü ile hareket edildiği hususudur.

***
Fransız düşünür Descartes, modern felsefeyi başlatan vuruşunu, reel dünyadaki işlevsellikleri açıklama amacı ile Rasyonel düşünce bağlamında konulara görsellik sağlayıcı matematiksel gösterim zemini olan (geometrik-nümerik nitelikli örtülü diyalektik bir anlayış ile) düal değerlikli Katezyen Koordinat dizgesini tasarlayarak yapmıştır. Bu gösterim biçimi modern felsefi-bilimsel yöntemin temelindeki fenomenolojik özdür.

Öte yandan çağdaşı Alman düşünürü Leibnitz ise, Monadlar (teksellikler) şeklinde formüle ettiği evrensel bir düzen ile modern felsefenin ilk metafizik modelini ortaya koymuştur. Böylece Kartezyen ikiselliğe karşıt teksellik örüntüsünde bir anti tez olan Monadları tasarlamak ile felsefi geleneklerde örtülü diyalektik çift kutuplu bir çatışma işini başlatmış olmaktadır.

İngiliz düşünürü Locke’a gelince; O felsefeyi ilk kez görgül (ampirik), yani elle tutulur, gözle görülür bir varlıklar zeminine oturtup somutlaştırarak sadece düşüncede var olan görüşler şeklindeki felsefi tutuma tam karşıt bir tez olan Tabula Rasa (Boş Tahta) mecazını ileri sürmüştür. Yani zihinde doğuştan gelen bir şeyin olmadığını, her şeyin dışarıdaki somut dünyadan zihne girdiğini kabul etmiştir. Böylece önceki iki düşünüre söz konusu görgül nitelik ile bir anti tez yaratarak felsefi önermelerin düşünsel akışında diyalektik bir karşı hamle yapmıştır.

Alman düşünür Kant, bu karşıt ikili geleneği, yani Kartezyen rasyonalizm ile ampirizmi idealist bir sentezle birleştirmeyi başararak modern felsefede en büyük devrimi yapmıştır. Locke’nin devamı İngiliz düşünürü Hume’u okuyup metafizik uykusundan uyanarak felsefeye sinerjik bir nitelik olarak beliren eleştirel geleneği sokan Kant’ı gelişimin devamında Hegel’de diyalektik düşünce şeklinde ortaya çıkacak olan geleneğin de tetikleyicisi olarak görmek olanaklıdır.

Hegel ise Descartes’tan beri sürüp gelen ikili (diyadik) dizgedeki genel düşünsel akış sistematiğine yöntemsel bir üretkenlik sağlamak için sonuç doğurucu ek bir öğe tasarlayarak tez-antitez’den sentez çıkaran yaratıcılığa sahip üçlemeli (triyadik) diyalektik dizgeyi kurmuştur. Böylece diyalektik yaklaşımı akış sistematiği içine sokarak o zamana dek bilinen felsefi önermelerin bu yöntem ile çıkarsana bileceğini göstererek felsefeyi tek çatı altında toplamayı amaçlamış bir düşünürdür. Bu haliyle O’na ilk “felsefi genel bilge”dir diyebiliriz.  

Marx ise, praxis (operasyon, uygulama) kavramıyla öz’ü diyalektik materyalizm olan yepyeni bir perspektif ile idealist düşünce geleneğine karşıt kutuptan saldırarak vurduğu darbe ile modern felsefedeki ilk devrimsel fenomeninin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu nedenle Marx’a, O kendisini felsefeci kabul etmese bile ilk büyük modern felsefi devrimci demek doğru bir tanımlama olacaktır.

Husserl ise varoluşla ilgili dış dünyadan gelen teferruatı paranteze alarak fiili varlığın sadece dışsal gerçeklik bağlamındaki zihni özlerini bulmaya yönelmiş izme, fenomen-oloji diye tanım bulan modern sistematik felsefenin en son temsilcisidir. Nitekim Husserl, Tabula Rasa ile başlayan ampirik düşünce geleneğinde eksik olan zihinsel özü araması sonucu oluşturduğu düşüncelerinin felsefi niteliğin de ötesinde bilimsel bir ıraya sahip olduğu görüşünden hareketle yaptığı işi “’izm” yerine “’oloji” diye adlandırılan bilgi kümesi ulamına sokmayı yeğlemiştir. Böylece epistemoloji ile soyadlı bir kardeş oluşturmuştur.

Nihayet konunun tüm yüzyıllık bütününü, genel bakış çerçevesinde ve döngüsel sistematik akış ile ana felsefi eğilimler doğrultusunda ele alırsak, Husserl’in ardından gelen 20. Yüzyıl düşünürlerinden çoğunun felsefenin artık dilbilimsel bir konu olduğu yönündeki görüşlere sahip olduğunu görürüz. Bu nedenledir ki, İkinci Dünya Savaşı sonrası felsefecilerin sistematikçi olmak yerine ağırlıklı olarak post-modern akıma dâhil edilmeleri çok daha uygundur diye düşünüyorum.

Felsefeyi burada yapılan gibi, yani holistik yaklaşım temelinde diyalektik çift kutuptan bakışla, ana döngüsel sistematik bir akış içinde değerlendirmek, birleştirici olmak ve büyük resmi görmek bakımından çok yararlıdır. Derrida’nın yapı-sökümüne benzer olan bu yöntemsel yaklaşımın, ilave olarak didaktik bir tarzı da kendi içinde barındırdığını söylemek isterim.

Ayrıca yöntem, ayrıntılar yerine holistik bir bakışla özsel bir bütün şeklindeki bir arayışı esas aldığından okuyan için anlamsal yönden sinerjik bir fazlanın ortaya çıkmasını, belirmesini sağlar. Böylece sinerjik fazla, kişide, konu ayrıntılar üzerinden analiz edildiğinde ortaya çıkması olanaksız olan yeni anlamların, yeni değerlerin, yeni yönelimlerin sezgisel olarak varlığının anlaşılmasını sağlar.

Nitekim bu bağlamda, modern felsefi düşünüşün akışına asırlardır yön veren stigmerjik özün ne olduğunu bulmak için yaptığımız bu irdelemeler bizi düşünme süreci akışında kendiliğinden belirerek ortaya çıkan fenomenik “fazla” diye tanımlanan öz’e götürür.

Bu yolda yapılacak dikkatli tamlaştırıcı (tümdengelimsel-tümevarımsal olarak dengedeki) bir uslamlama bizi aranan özün Antik Yunan sonrası Rönesans ile yeniden benimsenen “laisist monden düşünme örüntüsü olduğu sonucuna vardırır.  

***
Anlamlar (algısal yaratımlar), mecazlar (metaforlar, eğretilemeler), değerler ve bunların stigmerjik sistematikle toplulaşmış temsili olarak beliren fenomenik özler (stigmerjik iz) şeklindeki yönelimler, insanoğlunun yaşamına egemen olan kavramların mecazi tarzda otantik oluşumu ve devamındaki düşünsel gelişimi için kaçınılmaz öncüller mahiyeti ile görev yapan soyut büyüklüklerdir.

Günlük yaşantılar sırasında sezgisel olarak ortaya çıkan bu mecazi yaşamsal temsiller beynin sol yarıküresinin denetiminde olan reflektif düşünmeye zemin hazırlayan etmenlerdir. Ancak yukarıda ele alınan irdelemelerden de görülüyor ki sadece “pür” reflektif düşünme yolu ile felsefe ve bilimde büyük sistematik bilgi toplulaşması sağlamak, yani omni disiplinli (hepdallı) bir bilimsel-felsefi bilgi kümesi yaratmak mümkün olmaz.

Diğer bir deyişle sadece omni disipliner yaratıcılık kapsamında kalmak holistik nitelikli bilim için hiç de yeterli didaktik ve yöntemsel bir durumun ortaya konulmasını sağlamaz. Yani özetle, tam olarak nasıl yapmalıyız ki, büyük ve karmaşık sorunsallıkların çözümü konusunda tatminkâr bir netlik kazanılsın. Bunun için yukarıda yapıldığı gibi bütünsel sistematiklik içinde bilgi-bilimsel gerekçelendirme şeklindeki sorgulayıcı akışla konuyu holistik yöntemle ele almak gerekir.

Sonuç olarak anlatmak gerekirse; akışın yönelimini belirleyen özü (izi) ortaya çıkararak sağlanacak çözüme ulaşmak için 1) diyalektik, 2) dikotomiklik, 3) sinerjizm, 4) entegrizm, 5) belirimcilik,6) stigmerjizm ve 7) HAK (Herşeyi Anlaya Kuram) (*) kavramlarının praxisi hep birlikte devreye sokulmuş olmalıdır. Böylece holistik yaklaşımın bu yedi ana ilkesini izleyen bir uygulamalı yaklaşım ile karmaşık (kompleks) sorunların sorgulanarak çözümleri elle tutulur düzeyde olanaklı hale gelir. Daha değişik bir ifade ile de, belirtilen holistik yedi ilkenin dikkate alındığı dengeleyici bilgisel bir sorgulama (“epistemical justification”) türü bir uslamlama ile açıklayıcılığı olan yoruma dayalı bir çözüm bulmayı sağlamak her zaman mümkün gözükmektedir.

***
Öte yandan modern felsefi gelenekleri bütün olarak anlamak için spiral (döngülü) sistematik bir akış olarak aktarılan bu modeli görselleştirmek de olanaklıdır.  Bu kapsamda konuyu daha da açıklayıcı yapmak için üç eksen ve altı kutuplu bir gösterim ile ele almak mümkün gözükmektedir. Bu durumda söz konusu eksenler ve kutuplar olarak, 1)monizm-düalizm, 2) ampiria-teoria ve 3) ideal-material şeklindeki diyalektik çift kutuplu kavramlar, spiral akışın üç katmanındaki diyalektik karşıtlık mahiyeti ile sıralanarak gösterilir. Fenomenolojiyi ise sorgulama mimarisinde özselliği bulmak için kullanılan bir uslamlama yöntemi boyutu olarak tanımlayabiliriz.

Mustafa Özcan (22 Ağustos 2015)
______________________________



16 Ağustos 2015 Pazar

Zihin ve Matematik (Aray Sevingen, 16 Ağustos 2015) (*)

Zihin

Zihin Felsefesi




Çeşitli zihinsel faaliyetleri beyinin belirli yerleriyle eşleştiren 1894 tarihli bir çizim

Zihin felsefesizihin, zihinsel olaylar, zihinsel işlevler, zihinsel özellikler, bilinç ve bunların fiziksel bedenle, özellikle beyinle ilişkilerini inceleyen felsefenin bir alt araştırma koludur. Bedenin zihinle ilişkisi bakımından zihin-beden sorunu, zihnin doğası ve onun fiziksel bedenle ilişkili olup olmadığı gibi diğer sorunlara rağmen, zihin felsefesinin merkezinde yer alan bir sorun olarak görülmektedir.
Zihin felsefesinden önce, zihnin tanımlanması gerekir. Zihin, insan beyninin düşünme, algılama, muhakeme etme, duygu, davranışla ilgili süreçleri kapsayan etkinliklerinin toplamıdır. Ruhbilim felsefesiyle ortak konuları varsa da zihin felsefesinin özellikle uğraştığı kavramlar farklıdır. Günümüzde dil felsefesiyle birlikte en aktif felsefe dalı zihin felsefesidir. Bazı felsefeciler, zihin felsefesinin aynı zamanda beyin felsefesi olduğunu ileri sürmüşlerdir.
İkicilik (dualism) ve tekçilik (monism) zihin-beden sorununun çözümüne yönelik iki büyük düşünce ekolüdür. İkicilik, PlatonAristotales ve Hint felsefesindeki Sankhya ve Yoga ekollerine kadar geri götürülebilir. Ancak sorun en kesin olarak 17. yüzyılda Descartes tarafından formüle edildi. Töz ikiciler (substance dualist) zihnin bağımsız bir töze sahip olduğunu savunurlar. Nitelik ikiciler (property dualist) ise zihnin farklı özelliklere sahip olmakla birlikte ayrı bir tözü olmadığını iddia ederler.
Tekçilik (monism) ontolojik olarak zihin ve bedenin ayrı olmadığını iddia eder. Bu görüş Batı felsefesinde ilk kez MÖ 5. yüzyılda Parmenidestarafından dile getirilmiş, daha sonra 17. yüzyılda rasyonalist Baruch Spinoza tarafından da benimsenmiştir.

Freud İnsan zihnini inceleyen ilk bilim adamıdır.
Zihin Genler tarafından % 80 oranında etkilenmektedir.
Çevre ise % 20 oranında zihni etkilemektedir.
İnsan beynini karmaşık yapan fraktellerdir.
Bu frakteller:
Madde ( İnsan Bedeni )
Enerji
Entropi
Enformasyon
Karmaşıklık
Öz Organizasyon
Canlılık

Beş büyük felsefecinin insan zihninin gelişimi ile ilgili çalışmaları.
Freud, sekse göre
Piyage, Bilinçsel olarak
Colber, Ahlaki gelişime göre
Erikson, Sosyal gelişmeye göre
William Perry, Entellektüe gelişmeye görel    
FREUD Teorisinde zihnin gelişmesini dönemselliğe göre incelemiştir
         1 nci dönem Oral dönem 1 – 5 yaş aralığı
         2 nci dönem Anal dönem 5 – 8 yaş aralığı
         3 üncü dönem Follik dönemi 8 – 12 yaş aralığı
         4 üncü dönem Latens dönemi 12 yaş sonrası

PİYAGE Teorisinde zihnin gelişmesini dönemselliğe göre incelemiştir
         1 nci dönem Oral dönem 1 – 2 yaş aralığı
         2 nci dönem Anal dönem 2 – 6 yaş aralığı
         3 üncü dönem Kreş dönemi
         4 üncü dönem İşlem Öncesi dönem
         5 inci dönem Somut işlemler dönemi (İlk Okul Dönemi)

COLBERT Teorisinde zihnin gelişmesinin dönemselliği
           Ceza Dönemi
           Gelenek Öncesi Dönemi
           Gelenek Dönemi
           Gelenek Sonrası Dönemi

ERİKSON un Teorisinde zihnin gelişmesini yaşam kariyerine göre sınıflandırmıştır.
    1. 1-1 Güven ve güvensizlik Dönemi


    1. 1-3 Özerklik ve Utanç Dönemi

    1. 3-6 Girimşimciliğe Karşı Suçluluk Dönemi

    1. 7-11 Suçluluk Dönemi Başarmaya Karşı Aşağılık Duygusu
11-17 Sosyal Kimlik kazanma Dönemi
17-30 Yakınlığa karşı yalıtılmışlık dönemi
30-60 Üretkenliğe karşı durgunluk dönemi
60-     Benlik bütünlüğüne karşı umutsuzluk dönemi

Zihin ile ilgili düşünürlerin yukarıda yazılan analizlerden sonra zihnin üretkenliğini inceleyecek olursak, bunun ne kadar sınırsız olduğunu dehşete kapılarak gözlemlemekteyiz.
Zihnin ürettiği Dil ve Matematik avcı toplumlardan bugüne kadar ne kadar büyük bir ilerleme kaydettiğini görürüz.

Matematikle ile ilgili kısa bir izah aşagıdaki yazımda sizlere sunmaktayım.


Matematik


                                           

Öklid (pergeli tutuyor), Yunan matematikçi, İ.Ö. 3. yüzyıl, Raphael´in "Atina Okulu" tablosundan.

Matematik insan zihnindeki nicel birikimlerin nitel olarak dışa vurumudur.

Matematikte  yılda 100.000 teorem (fikir) çıkar.
Stanislav Ulam Matematikçi ve Topoloji Uzmanıdır.

Kategori teorisi (yeni Türkçe: Ulam kuramı), matematik yapılar ve bunlar arasındaki ilişkilerle soyut olarak ilgilenen bir matematik kuramıdır. Yarı mizahi "soyut anlamsızlık" olarak da bilinir.

Bİr kategori birbirileriyle ilişkili matematiksel nesneler sınıfının (örneğin grupların) özünü yakalamaya çalışır. Geleneksel olarak yapıldığı gibi tekil nesneler (gruplar) üzerine yoğunlaşmak yerine, bu nesneler arasındaki yapı muhafaza edici gönderimler (yani morfizimler) üzerine yoğunlaşır. Gruplar örneğinde bu gönderimler grup homomorfizmleridir. Bu şekilde farklı kategorileri funktorlar aracılığıyla ilişkilendirmek mümkündür. Funktorlar, bir kategorinin her nesnesini diğer kategorinin bir nesnesiyle ve bir kategorideki morfizmi diğerindeki bir morfizme ilişkilendiren fonksiyonların bir genelleştirmesidir. Sıkça topolojik uzayın temel grubu gibi "doğal yapılar" funktorlar şeklinde ifade edilebilir. Bunun ötesinde, bu tip yapılar "doğal bir bağıntıya" sahiptir ve bir funktoru diğerine ilişkilendirme yolu olan doğal transformasyon konseptine olanak tanır.

Kategoriler, funktorlar ve doğal transformasyonlar Samuel Eilenberg ve Saunders MacLane tarafından 1945 yılında ortaya atılmıştır. Başlangıçta bu nosyonlar, topolojide, özelliklecebirsel topolojide, geometrik ve sezgisel bir kavram olan homolojiden aksiyomatik bir yaklaşım olan homoloji teorisine geçişte önemli bir bölümdür. Başkalarının yanı sıra Ulam tarafından (ya da kendisine atfen), benzer düşüncelerin 1930'ların sonunda Polonya okulunda ortaya çıktığı iddia edilmiştir.
Eilenberg/MacLane, kendi ifadelerine göre, bu kuramı geliştirirken doğal transformasyonları anlama çabasındaydılar. Bunu yapabilmek için funktorlar tanımlamak, funktorları tanımlamak için ise kategoriler tanımlamak gerekiyordu.
Günümüzde bu kuram, matematiğin tüm alanlarında uygulanmaktadır.



Derleyen: Aray Sevingen (16 Ağustos 2015)

(*) Kaynak: Wikipedia (https://tr.wikipedia.org/) ve Mustafa Özcan'nin KDP-CST seminerleri






Duyuru: Kadıköy Düşünce Platformu Ege Bölgesi Etkinliği



Kadıköy Düşünce Platformu'nun çalışmalarının daha geniş çevrede duyurulması ve farklı gruplarla etkileşime yönelik çalışmaların yaygınlaştırılabilmesi amacıyla "KDP Ege Bölgesi Etkinliği" düzenlenmesi düşünülmektedir.

Muhtemelen Ağustos ayı sonunda (29-30 Ağustos) başlayacak ve yaklaşık 4-5 gün sürecek bu etkinlik için yer olarak İzmir Seferihisar ilçesi, Doğanbey Köyü'nde bulunan Mir Camping Tatil Köyü belirlenmiştir.

Katılımın nasıl sağlanacağı, etkinlik konuları ve diğer ayrıntılar 22 Ağustos Cumartesi günü yapılacak KDP-CST sırasında tartışılıp kararlaştırılacaktır.



Katılmak isteyenlerin durumlarını Cumartesi günü toplantısında aktaracak şekilde hazırlık planlaması yapmaları gerekmektedir.


14 Ağustos 2015 Cuma

Stigmerji Kavramının Tanıtımı ve Bununla İlgili Olarak Bazı İngilizce Literatür Kaynaklarından Özet Bilgi Derlemesi (Mustafa Özcan, 14 Ağustos 2015)


Stigmerji Kavramının Tanıtımı ve Bununla İlgili Olarak Bazı İngilizce Literatür Kaynaklarından Özet Bilgi Derlemesi

Stigmerji kavramı halen Batı literatüründe atıf sayısı çok hızlı artan temel niteliği haiz bilimsel kavramlar arasında en önde gelenlerden birisidir.
Böyle olmasına karşın bu konuda Türkçe dlinde kaynak bulmak olanaklı değildir. Bu gereksinimi gidermek için İngilizce dilinde yaptığım literatür taraması sonuçlarından önemli gördüğüm bazılarını aşağıya çıkardığım alıntılar derlemesi şekline getirerek sundum.
Derlemede olanaklı olduğunca konu çeşitlemesi sağlayan bir yol izleyememin nedeni durumu bir fırsat kabul ederek stigmeji kavramı için holistik bir kapsam oluşmasının zeminini hazırlamak istedim. Bunun nedeni ise kavramın yaşamın her alanına nüfuz ve sirayet etme kabiliyeti olduğuna dair olan inancımdır. Bu doğrultuda, literatür tararken stigmejinin canlılığın temel ilkesi olduğu yönündeki görüşe içtenlikle katılmakta olduğumu vurgulamakta yarar görmekteyim.
Derlemedeki ileriki amacım, 1959’dan beri bilinmesine karşın bir insan kuşağını kapsayan, ancak kavramlar için kısa sayılacak bir süre olarak 1990’lardan bu yana Dünya literatürünün gündemine yerleşen bu olağan dışı önemdeki bilimsel fenomeni Türk bilim dünyasına tanıtıp benimseterek 21. Yüzyıl için gerekli olan bilimsel donanımıza karınca kararınca katkı yapmaktır.
Nitekim bu amaçla stigmerji konusunu işlediğim bir makalede konuyu gerekli bilimsellik düzeyinde olmasa bile ilk tanıtım için yeterli olacak bir düzeyde ele aldığımı düşünüyorum (*).
Biyolojiden psikolojiye etolojiden sosyolojiye, tarihten siyasete, enformatikten tıbba kadar pek çok bilimsel alanın yeni gözde kavramı olarak karşımıza çıkan stigmerji konusunda dar bir hedef kitleye yönelik olarak yaptığım tanıtım çalışmasıyla ilgi uyandıra bildiğim takdirde kendimi amacıma ulaşmış kabul edeceğimi yeri gelmişken belirteyim.
Stigmerji kavramının şimdilerde çok önemli rol oynadığı bir alan olan “herkese açık sanal ağ ortamları”nın tasarımı konusunu esas alarak çalışan bir grubun sitesinin URL’sini, konuya sistem perspektifinden bakması nedeni ile özellikle önemsediğimden aşağıya koydum (**).
En son tibbi onkolojik araştırmalar olarak kanser hücrelerinin ilk oluştukları ortamdan diğer dokulara stigmerjik yolla sıçramış olabilecekleri konusunu işleyen makaleler ise konunun son derece önemli ve ilginç olan bu yönünde bilgi sunarak iddiada bulunmaktadır (***). Bu kapsama yönelik genel karakterli bir makalenin de adresini vermekte yarar gördüm (****).
Pek çok kaynakta vurgulandığı gibi kanserden olan ölümlerin % 90’ının herhangi bir şekilde göç etmiş olan kanserli hücrelerin etkisiyle oluşan hastalığın metastaz evresi nedeni ile olduğunu bu noktada anımsamak gerekir.
Stigmerji terim olarak şimdilik bir kavramı temsil etmekle birlikte yeni deneysel bulgularla ortaya çıkan sonuçlara göre bilimsel yapı içinde daha önemli yer tutan sistemik bir yapısallığa doğru gelişmekte olduğunu derlemenin girizgâhını tamamlarken vurgulamakta yarar var diye düşünüyorum.
______________________
  
Definition of Stigmergy by Heylighen: (*)
Stigmergy is an indirect, mediated mechanism of coordination between actions in which a perceived effect of an action stimulates the performance of a subsequent action.
________________


Two Type Of Stigmergy: (*)
Different theorists have proffered different varieties of stigmergy. Wilson (1975/2000, pp. 186–188) identifies two main variants: • Sematectonic stigmergy. • Sign-, cue-, or marker-based stigmergy. Sematectonic stigmergy denotes communication via modification of a physical environment, an elementary example being the carving out of trails. One needs only to cast an eye around any public space, a park or a college quadrangle for instance, to see the grass being worn away, revealing a dirt pathway that is a well-traveled, unplanned and thus indicates an ‘‘unofficial’’ intimation of a shortcut to some salient destination. Marker-based stigmergy denotes communication via a signaling mechanism (Engelbrecht, 2005; Kennedy, Eberhart, & Shi, 2001, p. 104). A standard example is the phenomenon of pheromones laid by social insects. Pheromone imbued trails increase the likelihood of other ants following the aforementioned trails. Unlike sematectonic stigmergy which is a response to an environmental modification, marker-based stigmergy does not make any direct contribution to a given task. This classification seems to be more or less coextensive with Holland and Melhuish’s (1999) passive and active variant in that the former is informed by previous environmental modification (e.g. a vehicle obliged to follow the extant ruts in a muddied road); the latter, a positive intentional response to a given state of affairs. As Parunak (2005, p. 11) puts it sematectonic stigmergy is ‘‘the current state to the solution’’: by that we take him to mean that what confronts the agent at a given point is the accumulation of prior agent activity
____________________

Stigmergic behavior in social movements: (*)

Stigmergy also occurs with social movements, such as the arc from Wikileaks’ cable release in Summer 2010 to the developments in global Occupy movement.[8] The steady rise of Wikipedia and the Open Source software movement has been one of the big surprises of the 21st century, threatening stalwarts such as Microsoft andBritannica, while simultaneously offering insights into the emergence of large-scale peer production and the growth of gift economy.[9] Bitcoin was created, and has evolved, in a stigmergic fashion, and its protocol can be used to apply this organizational structure to everyday life.[10] The Occupy movement itself operates stigmergically, with innovations developed by one node becoming part of the total movement’s common toolkit.[11]
___________________

Stigmergy Society: (*)

Stigmergy Society is government without politicians. Under the influence of stigmergy, new forms of governance would be based on systems, not land mass, and that governance would be generated by user groups, not elected officials. Stigmergy is the most effective way for those user groups to govern systems.[12]Systems are currently primarily run by competitive organizations. Competitioncreates redundancy, is slow and wastes resources on idea protection,advertisement, and more.[12] The alternative to competition has traditionally beencollaboration. This is most effective only in groups of two to eight people.[12] With stigmergy, an initial idea is freely given, and the project is driven by the idea, not by a personality or group of personalities. No individual needs permission (competitive) or consensus (collaborative) to propose an idea or initiate a project.[13][14][15]For example, David Graeber's study of Betafo, a rural community in Madagascar, inspired him to launch a revolutionary Occupy Movement worldwide.[16][17][18] Betafo is a stigmergy Society made up of the descendants of nobles and their slaves. Because of spending cuts mandated by the International Monetary Fund, the Malagasy central government had abandoned the area, leaving the inhabitants to fend for themselves. They did, creating an egalitarian society where 10,000 people made decisions by stigmergic consensus. When necessary, criminal justice was carried out by a mob, but even there a particular sort of consensus pertained: alynching required permission from the accused’s parents.
___________________

Brain and Stigmergy (*)
Brains, the neuron-based information processing systems of higher multicellular creatures, also depend upon stigmergy in the form of long-term memories laid down in persistent physical changes to neurons and synapses. Long-term memory structures modify behavior and behavior in turn modifies memory...that's the essence of stigmergy.
________________



Mustafa Özcan (14 Ağustos 2015)