2 Ağustos 2013 Cuma

Yirminci Yılına Girerken KDP: Anlayış, Vizyon, Misyon ve Etkinliklerine Topluca Bakış (Mustafa Özcan, 1 Ağustos 2013)


Yirminci Yılına Girerken KDP:
Anlayış, Vizyon, Misyon ve Etkinliklerine Topluca Bakış
Kadıköy Düşünce Platformu, KDP, çeşitli eğitim ve iletişim tarz ve biçimlerini kullanarak holistik bilimsel çalışmalar yürütmek için gönüllü olarak bir araya gelip bu birlikteliğini de 1994’ten beri sürdürmekte olan bağımsız düşünce grubu kimliğine sahip bir oluşumdur. 
Bütünsel bilim zemininde Avrasya odaklı entelektüel merkez olma misyonu ile yola çıkmış sivil bir toplum girişimi olan KDP’de toplumu ilgilendiren her tür evrensel ve yerel düzeyli bilimsel bilgi temelli fikir ve düşüncenin üretimi ve değişimi özgürce yapılabilmektedir.
Özetle ifade edilirse, KDP, günlük yaşamın bilim, kültür, politika, sanat, ekonomi, devlet ve yönetişim konularının sorunlarına disiplinler arası ve ötesi anlayış ile yaklaşarak holistik ve evrimselci bir vizyon doğrultusunda çözüm arayışı çabası göstermekte olan girişimdir.
Bu anlayış, vizyon ve misyon ile bilim ve felsefenin bütünleşik ortaklığı olarak da görülen holistik bilim doğrultusunda sesini yirmi yıldan beri toplumun entelektüel kesimlerine çeşitli etkinliklerle duyurmakta olan KDP’nin şimdiye dek gerek reel ve gerekse sanal olarak oluşturduğu iletişim ve eğitim ortamlarından eski ve yeni, faal ve gayri faal olan oluşumlarını başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz:
         
Reel ortamda;
·         CKM CST, Cumartesi Sohbet Toplantısı adı ile Kadıköy Caddebostan Kültür Merkezi'nde halen sunulmakta olan seminerler 1994’ten beri süren bir etkinliktir. KDP’nin bel kemiği niteliğindeki bu söyleşiler şimdiye dek toplam on ayrı yerde yapılmış olmakla birlikte özellikle Suadiye, Bostancı ve Caddebotan’daki üç mekân toplantıların yarıdan fazlasının ev sahipliliğini yapmıştır. Başlarda katılımcıların ortak söyleşisinin ağır bastığı bir tarz olarak gerçekleşen etkinlikler son beş yıldır Mustafa Özcan tarafından sunulan seminerler şekline dönüşmüştür. 2014 yılında 1000. Oturum’unu gerçekleşecek olan CST’nda trimestri tarzındaki bu seminer etkinliği için ikinci defa bir katılımcı sertifikalandırması yapılacaktır.                                    
·         İstanbul Yelken Kulübü Panel – Konferansları, CST trimestrileri sonunda sezonal olarak bu tesislerde 2010’dan beri gerçekleşen bir etkinliktir. Etkinlik, sezon içinde CST trimestrisinde işlenen konu başlığı kapsamında davet edilen akademik konuşmacı(lar) tarafından yapılan sunuş sonrasında konunun panelde KDP temsilciler ile tartışılması şeklinde yürütülmektedir.
·         Kameriye PST ( Perşembe günü Sohbet Toplantıları) adı ile 2011’den beri her hafta Perşembe günü öğleden sonra yapılan serbest konulu ve katılımcılar arası söyleşi konuşmalı olarak yapılan bu etkinliğin yeri Feneryolu Kameriye Çay Bahçesi’dir.
·         Özel Grup Çalışmaları, duruma ve konularına göre oluşturulan grupların belirlenmiş bir konuya ilişkin ortak çalışma ve oturumları şeklindeki özgül bir sosyal araştırma  etkinliğidir. Az sıklıkta gerçekleşen bu tür etkinliklerde genel olarak araştırma ile sonuç alınacak sorunsallıkların incelenmesine ve olabilecek almaşık çözümlerin bulunması amaçlamaktadır.


Sanal ortamda;

·         Makaleler, KDP Blog’unda ve Dağarcık Türkiye Dergisi ile Ateşan Aybars’ın internet sitesinde yayınlanmakta olan deneme, inceleme ve bilgilendirme tarzı yazılardır. Belli bir adede ulaşması halinde kitap şeklinde yayım etkinliğine dönüştürülmesi planlanmaktadır.
·         KDP'nin eski ve yeni Blog'ları (Yazar Makaleleri, yazılara yönelik eleştiriler ve öteki tartışmalar için özgür bir ortam sunan iletişim etkinliğidir. Oluşturulduğu 2011 Temmuz ayından bu yana 2013 Temmuz ayına kadar  KDP (Google) Bloğu’nu ziyaret eden sayısı 15 bin adedi geçmiştir. Sadece Türk dilinde olmasına rağmen ziyaretçilerin pek çok değişik ülke kaynaklı olması şayanı dikkat bir husustur.
·         2003’te KDP’nin ilk sanal etkinlik ortamı mahiyeti oluşturulmuş olan YİG, (KDP (Yahoo) İletişim Grubu) halen gayri faal olmakla birlikte açık olduğu on yıllık süre içinde katılımcılarına düşüncelerini istedikleri an denetlenmeden ifade edebilmeleri yönü ile sağladığı olanak bakımından hayli cömert olarak nitelenebilecek bir ortam niteliğindeydi.
·         İki yıldan fazla süre ile etkin olmuş ve 2007’de kapanmış olan "KDP İnternet Sitesi”nin faal olduğu dönemde pek çok proje, makale,  haberleşme şeklinde etkinlikler gerçekleştirilmiştir.
Görüleceği üzere, KDP oluştuğu 1994 yılı Nisan ayından bu yana geçen 20 yıla yakın süre içinde çeşitli iletişim ve eğitim ortamı türleri vasıtası ile holistik bilim doğrultusunda Türk entelektüel dünyasına yönelik olarak bir karşılık aramaksızın hizmet sunmaktadır.
Sonuç olarak KDP, sözü edilen bilimsel bilgiyi yayma hizmeti faaliyetleri kapsamında başta Kadıköylü olanlar olmak üzere toplumun ilerici aydın kesimlerine ve de bizatihi kendi CST müdavimlerine sağladığı entelektüel erginleşme katkı ortamı nedeniyle onur duymayı hak ettiğine inanmaktadır.
Mustafa Özcan (1 Ağustos 2013)

27 Temmuz 2013 Cumartesi

Principles of Holistic Health*

Bazı Batı Ülkeleri'nin artık hep gündeminde olan holistik sağlık konusunun tebabet pratiğinde iyi yönetilmesini sağlamak amacı ile konuya yönelik ilkeleri derli-toplu olarak bir arada sunan bir metni alıntılanan kaynak belirtilmiş olarak aşağıda bulabilirsiniz. Metinde yer alan ilkelerin, aynı zamanda, tıbbın holistik bir yaklaşımla yapılabilir aşamaya ulaştığının da soyut ve ciddi bir göstergesi olduğunu söyleyebiliriz. 

                          * * *

Principles of Holistic Health*

  1. Optimal Health is the primary goal of holistic medical practice. It is the conscious pursuit of the highest level of functioning and balance of the physical, environmental, mental, emotional, social and spiritual aspects of human experience, resulting in a dynamic state of being fully alive. This creates a condition of well-being regardless of the presence or absence of disease.
  2. The Healing Power of Love. Holistic health care practitioners strive to meet the patient with grace, kindness, acceptance, and spirit without condition, as love is life’s most powerful healer.
  3. Whole Person. Holistic health care practitioners view people as the unity of body, mind, spirit and the systems in which they live.
  4. Prevention and Treatment. Holistic health care practitioners promote health, prevent illness and help raise awareness of dis-ease in our lives rather than merely managing symptoms. A holistic approach relieves symptoms, modifies contributing factors, and enhances the patient’s life system to optimize future well-being.
  5. Innate Healing Power. All people have innate powers of healing in their bodies, minds and spirits. Holistic health care practitioners evoke and help patients utilize these powers to affect the healing process.
  6. Integration of Healing Systems. Holistic health care practitioners embrace a lifetime of learning about all safe and effective options in diagnosis and treatment. These options come from a variety of traditions, and are selected in order to best meet the unique needs of the patient. The realm of choices may include lifestyle modification and complementary approaches as well as conventional drugs and surgery.
  7. Relationship-centered Care. The ideal practitioner-patient relationship is a partnership which encourages patient autonomy, and values the needs and insights of both parties. The quality of this relationship is an essential contributor to the healing process.
  8. Individuality. Holistic health care practitioners focus patient care on the unique needs and nature of the person who has an illness rather than the illness that has the person. 
  9. Teaching by Example. Holistic health care practitioners continually work toward the personal incorporation of the principles of holistic health, which then profoundly influence the quality of the healing relationship.
  10. Learning Opportunities. All life experiences including birth, joy, suffering and the dying process are profound learning opportunities for both patients and health care practitioners.
___________________ 
(*) American Holistic Medical Association adlı kuruluşun holistik tıp pratiğinin ilkeleri olarak belirttiği hususlar olup http://www.holisticmedicine.org/content.asp?pl=2&sl=22&contentid=22 adresinden alıntılanmıştır.


2 Temmuz 2013 Salı

Kadıköy ve Direniş: Sosyopolitik bir Kent Tahlili (Mustafa Özcan, 2 Temmuz 2013)

Gezi Parkı eylemleri ile başlayan küresel direniş hareketi bağlamında Kadıköy'e yerleşmiş olanların otoriteye direnme konusunda tarihi olarak gösterdiği öncü tutumun kökenleri konusunu irdelemeye çalıştığım, direnişler başlamadan çok önceleri kaleme alınmış denememi aşağıda bulabilirsiniz.
Mustafa Özcan (2 Temmuz 2013)

                                                 * * *

Kadıköy ve Direniş: Sosyopolitik bir Kent Tahlili

Kadıköy hakkında yazdığım önceki yazılar genel olarak bu kentin tarihsel kimliği ile ilgiliydi.
Bugün daha odaklanmış bir bakıştan yapılacak çözümlemeyle kentin kimliğinde siyasi karşıtlığa, direnişe, muhalefete, karşı duruşa yönelik bir yatkınlığın nasıl var olduğunu biraz olsun irdelemek istiyorum.
Önceki yazılarımda da sözünü etmiştim; Anadolu yakasındaki ilk Megara kolonisi olarak kurulmuş olan o zamanlardaki adı Kalkedon olan Kadıköy, bundan 17 yıl sonra Avrupa yakasında Sarayburnu’nda Bizansı kuran öteki Megaralılarca doğru yer seçememiş olmalarına imaen “Körler(in) Ülkesi” diye söylene gelmiştir.
İşte bu söylem Kadıköy’ün tarihte karşıt karakterli olma özelliğinin belki de ilk nitelemesidir.
Daha sonraki benzer durum örneklerine geçmeden önce Kalkedon’un kurucusu, eski bir Yunan kenti olan Megara sakinleri hakkında kısa bir bilgi vermek gerekir diye düşünüyorum.
Megara bugünkü on üç bölgeli Yunanistan’da Atina’nın da dâhil olduğu dört ilden oluşan Attika adlı bölgede yer alır. Bu bölgenin önde gelen özelliği ise Mora, diğer adı ile Pelopones yarımadasını Balkan yarımadasından ayıran kıstağa sahip olmasıdır. Kıstak, Korint ile Megara illerini kapsar ve tarihsel olarak iki yarımadanın tek karasal geçiş bağlantısıdır.
Bu nedenle de Bakır ve Tunç Çağı uygarlıkları için o zamanki adları ile Bosphorus (İstanbul Boğazı) ve Dardanelles (Çanakkale Boğazı) ile birlikte Güney Batı Avrasya’daki en stratejik üç geçiş yerinden biridir.
Megaralılar ile Korintliler kontrol ettikleri bu stratejik karasal geçitten ötürü kadim dönem ve ilk çağ boyunca tarih sahnesinde önemli güçler olarak yer almıştır.
Sonuç olarak da Megara, Sparta ile Atina arasında uzun yıllar süren tarihi rekabette daimi bir çatışma parçası olarak ola gelmiştir.
Bu kapsamda Atina Devleti MÖ 432’de çıkardığı bir kararmane ile Megaralıların hükümranlık alanındaki liman ve kentlere girişini yasaklayınca bir sava göre bu Spartalılarla Pelopones savaşlarının başlamasına neden oluşturmuştur. Megaralılar savaşta Sparta’nın yanında yer almış, daha sonraları Atina’nın egemenliliğindeki dönemde de daimi olarak muhalif bir tavır sergilemeyi sürdürmüşlerdir.
 Görüldüğü gibi Megaralı olmak bir bakıma muhalif olmak demektir. Böyle bir durum için gerekli tarihsel donanım ise Megaralı olmakla eştir denilebilir.
Ruhlarının derinlerine dek işlemiş bu muhalif davranış eğilimi İstanbul tarafına yerleşmiş Megaralılarda buranın başka yerlerden büyük göç alması sonucu muhtemeldir ki zamanla kaybolmuş olsa bile tarihsel olarak uzun bir zaman süresinde hiç göç almayan Kadıköy’de kentsel bir özellik olarak kalmayı sürdürmüş olmalıdır.
Böyle bir kentsel kimliğin bir parçası olan gelenekselleşmiş demografik bu özellik çok daha sonraki zamanlarda ortaya çıkan olaylarda da kendini belli ettirmiştir.
İşte bunlardan biri olarak, İmparator Jüstinyen’nin eşi İmparatoriçe Teodora’nın kendi özel sarayını Fenerbahçe Burnu’na inşa ettirip Eski Büyük Saray’a karşı muhalif bir tavır takındığında buraya gelip bu protest tutumunun bir göstergesi olarak “cari inziva” mahiyeti ile Fenerbahçe Sarayı’nda ikamet etmesini gösterebiliriz.
Diğer bir olay da ilk Hıristiyanlardan biri olan Azize Efemi’nin inancından ötürü 303 yılında vahşice katledilmesidir. Bu olayda, Kalkedonlu bir senatör’ün kızı olan virjin Efemi kentteki pek çok ilk inananla birlikte tutuklanıp işkenceden geçirildikten sonra İmparator Diocletian tarafından arenada vahşi hayvanlara verilerek kurban edildi. Bu noktada dikkat çekilecek husus paganizme karşı olan ilk Hıristiyanların Kadıköy’den çıkmış olmasıdır ki bu da aksi tutum ve davranışın bir dışa vurumu olsa gerekir.    
Öte yandan, Osmanlı döneminde de Saray’ın tutumuna karşı olan pek çok ileri gelenin oturma yeri olarak Kadıköy’ü seçmesi böyle bu geleneğin derinden sürdüğünün bir işareti olmalıdır. Hatta Anadolu Yakası’ndaki Kadıköy’ün Hıristiyan kökenden gelen muhalifliğinin sonradan kurulmuş Üsküdar’a da onun ağır basan İslami özelliğine rağmen bulaştığını söyleyebiliriz.  
Bu durumun bir göstergesi olarak buranın beklenmedik tersliğini mecazen de olsa belirten “Üsküdar’da sabah oldu” sözünün Topkapı Sarayı tarafından benimsenmiş bir deyiş olarak bugüne kadar gelmişliği verilebilir. Belki de, Ali Süavi’nin V. Murat’ı tahta geçirmek gayesi ile Üsküdar’dan kayıklarla gelerek yaptığı Çırağan Sarayı baskınını bir kanıt olarak vermek çok daha uygun olur.
Kısaca coğrafi bakıştan söylemek gerekirse, sanki karşı yakada olmak karşı olmaya da zemin hazırlamaktadır!
Özetle belirtirsek, Kadıköy tarihsel kökeninden gelen bu ters duruşunu Cumhuriyet döneminde yıllardan beri süren laik-toplumsal-halkçı bir oy tabanını şekline dönüştürerek de göstermiştir.
Ayrıca Kadıköylü bununla da kalmayıp sahip olduğu yöneten-yönetilen çelişkisi üzerine kurulu bu geleneksel siyasi muhalefet anlayışını sanat, düşünce, felsefe, kültür gibi yaşamın pek çok hümanistik alanında ortaya çıkan ve insan yapısındaki diyalektik yaratıcılıktan kaynak alan karşıt tez üreticisi demografik bir merkez mahiyeti ile kentsel kimliğine de yerleştirmiştir.  
Son bir gözlem: İktidarın 2013’te ortaya çıkan alkole karşı malum tutumu sonucu tüm Türkiye’de içki tüketimi azalma eğilimi gösterirken  sözünü ettiğimiz sivil itaatsizlik veya başkaldırı diyeceğimiz bu kentsel özelliğinden dolayı Kadıköy’de beklenenin tersine hızla artmaktadır. 
Mustafa Özcan (8 Haziran 2013)

23 Haziran 2013 Pazar

DUYURU: KDP – CST 2013 YAZ DÖNEMİ MÜFREDATI

Kadıköy Düşünce Platformu - Cumartesi Sohbet Toplantıları 2013 Yaz Dönemi Müfredatı:


YENİ FELSEFE (DÜŞÜNCE) VE ANTROPİK FENOMENOLOJİ



Yeni Felsefe Dörtlüsü:
                   Dekonstrüksiyonizm
                   Postmodernizmde Zihin Felsefesi
                   Sosyal Linguistik
                   Kaos Felsefesi

Fenomenoloji Dörtlüsü:
                   Fenomenoloji nedir?
                   Törebilimsel fenomenoloji
                   Tıbbi fenomenoloji
                   Tinin görüngübilimi


Antropoloji Dörtlüsü:
                   Genetik yapı ve insan evrimi
                   Linguistik antropoloji
                   Felsefi antropoloji
                   Strüktüralizm ve etnometodoloji             

20 Haziran 2013 Perşembe

Duyuru: Bilimania web sitesi


Bilim ve teknoloji içerikli yazılar yayımlayan Bilimania adlı web sitesine bloğumuzun "Bağlantılar" kısmından ulaşabilirsiniz.

www.bilimania.com adresindeki Bilimania web sitesi ile karşılıklı işbirliğimiz önümüzdeki günlerde devam edecektir.

"www.edge.org" ve "Holizm" konusunda bir makale (Ümit Ersöz, 20 Haziran 2013)

"www.edge.org" ve "Holizm" konusunda bir makale...


1981-1996 yılları arasında çeşitli yerlerde biraraya gelerek entellektüel konuları tartışan “The Reality Club” adlı grup, 1996 yılından itibaren Edge Foundation çatısı altında ve  www.edge.org adresindeki e-dergi ile tüm dünyaya açılıyor.
1996 yılından günümüze kadar Edge Foundation her yıl bir soru sorup sanatçı, yazar, bilimadamı ve diğer düşünürlerin sorulan sorulara verdikleri yanıtları www.edge.org web sitesinde yayımlıyor.

2011 yılında sorulan soruyu Harvard Üniversitesi’nde bir psikolog olan Steven Pinker önerdi;

What scientific concept would improve everybody’s cognitive toolkit?”.

Türkçe’ye şöyle çevrilebilir;

Hangi bilimsel kavram herkesin bilişsel aracını geliştirebilir?”.

Bir başka deyişle, şöyle çevirmek de mümkün;

İnsanlar dünyayı daha iyi anlamak için aldıkları bilgiyi yorumlama yolunu nasıl değiştirebilirler?

Bu soruya yazdıkları makalelerle yanıt veren 167 sanatçı, yazar, bilimadamı ve diğer düşünürlerin yazılarına aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.


Yazıları ile bu soruya yanıt veren ve katkıda bulunan kişilerden birisi de Nicholas A. Christakis (Harvard Üniversitesi'nde Doktor ve Sosyal Bilimci). Kendisi,Connected: The Surprising Power of Our Social Networks and How They Shape Our Lives” başlıklı kitabın eşyazarlarından bir tanesi. Sosyal Ağ’ların günümüzde yaşamımızı ne kadar etkilediği ve yaşamımızı ne kadar şekillendirdiğini anlatıyor… bugün ülkemizde yaşananları anlamamız için de çok yararlı olabilir!

Nicholas A. Christakis’in yukarıdaki soruya yanıt olarak yazdığı yazının aslını şu bağlantıda 
http://www.edge.org/response-detail/10440 ve metnin tamamını aşağıda bulabilirsiniz;

Holism” başlıklı bu yazıyı bloğumuzda yayımlanmak üzere bana göndererek holizmi daha iyi anlamama ve ayrıca www.edge.org web sitesini keşfetmeme sebep olan Sn. Mustafa Özcan’a teşekkür ederim.

Mustafa bey’in ifadeleri ile; makale holizm konusunu yüksek bir genellikle işlemesi yönüyle yetkin ve ilginç bir içerik sunuyor. Hele hele "bütünün parçalarından fazla oluşu" ve sinerjik etki hususları ile ilgili olarak mikro kosmoz (parçacıklar dünyası) ve mezo kosmoz (canlılar dünyası) ile igili örnekleri son derece aydınlatıcı bir mahiyet ortaya koymaktadır.”

KDP katılımcılarının ilgisini çekmesi durumunda önümüzdeki günlerde www.edge.org web sitesinden daha fazla yararlanıp KDP bloğunda buradan daha fazla yazıyı paylaşabileceğimizi belirtmek isterim.

Ümit Ersöz (20 Haziran 2013)

                             * * * 

Holism

Some people like to build sand castles, and some like to tear them apart. There can be much joy in the latter. But it is the former that interests me. You can take a bunch of minute silica crystals, pounded for thousands of years by the waves, use your hands, and make an ornate tower. Tiny physical forces govern how each particle interacts with its neighbors, keeping the castle together, at least until the force majeur of a foot appears.

But, having built the castle, this is the part that I like the most: you step back and look at it. Across the expanse of beach, here is something new, something not present before among the endless sand grains, something risen from the ground, something that reflects the scientific principle of holism.
Holism is colloquially summarized as "the whole is greater than the sum of its parts." What is interesting to me, however, are not the artificial instantiations of this principle — when we deliberately form sand into ornate castles or metal into airborne planes or ourselves into corporations — but rather the natural instantiations. The examples are widespread and stunning. Perhaps the most impressive one is that carbon, hydrogen, oxygen, nitrogen, sulfur, phosphorus, iron, and a few other elements, when mixed in just the right way, yield life. And life has emergent properties not present in — nor predictable from — these constituent parts. There is a kind of awesome synergy between the parts.

Hence, I think that the scientific concept that would improve everyone's cognitive toolkit is holism: the abiding recognition that wholes have properties not present in the parts and not reducible to the study of the parts.

For example, carbon atoms have particular, knowable physical and chemical properties. But the atoms can be combined in different ways to make, say, graphite or diamond. The properties of those substances — properties such as darkness and softness and clearness and hardness — are not properties of the carbon atoms, but rather properties of the collection of carbon atoms. Moreover, which particular properties the collection of atoms has depends entirely on how they are assembled — into sheets or pyramids. The properties arise because of the connections between the parts. I think grasping this insight is crucial for a proper scientific perspective on the world. You could know everything about isolated neurons and not be able to say how memory works, or where desire originates.

It is also the case that the whole has a complexity that rises faster than the number of its parts. Consider social networks as a simple illustration. If we have ten people in a group, there are a maximum of 10x9/2=45 possible connections between them. If we increase the number of people to 1,000, the number of possible ties increases to 1,000x999/2=499,500. So, while the number of people has increased by 100-fold (from 10 to 1,000), the number of possible ties (and hence, this one measure of the complexity of the system), has increased by over 10,000-fold.

Holism does not come naturally. It is an appreciation not of the simple, but of the complex, or at least of the simplicity and coherence in complex things. Moreover, unlike curiosity or empiricism, say, holism takes a while to acquire and to appreciate. It is a very grown-up disposition. Indeed, for the last few centuries, the Cartesian project in science has been to break matter down into ever smaller bits, in the pursuit of understanding. And this works, to some extent. We can understand matter by breaking it down to atoms, then protons and electrons and neutrons, then quarks, then gluons, and so on. We can understand organisms by breaking them down into organs, then tissues, then cells, then organelles, then proteins, then DNA, and so on.

But putting things back together in order to understand them is harder, and typically comes later in the development of a scientist or in the development of science. Think of the difficulties in understanding how all the cells in our bodies work together, as compared with the study of the cells themselves. Whole new fields of neuroscience and systems biology and network science are arising to accomplish just this. And these fields are arising just now, after centuries of stomping on castles in order to figure them out
________________________________
NICHOLAS A. CHRISTAKIS
Physician and Social Scientist, Harvard University; Coauthor, Connected: The Surprising Power of Our Social Networks and How They Shape Our Lives


19 Haziran 2013 Çarşamba

Çatışmanın Özü... (Murat Katoğlu, Gazete Kadıköy, 6 Haziran 2013)

Sn. Murat Katoğlu'nun Gazete Kadıköy adlı internet gazetesinde 6 Haziran 2013 tarihinde yayımlanan "Çatışmanın Özü" başlıklı yazısının bağlantısını ve yazının metnini aşağıda bulabilirsiniz.


http://www.gazetekadikoy.com.tr/koseyazisidetay.aspx?koseYazisiID=711


ÇATIŞMANIN ÖZÜ...

Türkiye iç siyasetindeki çatışmaların özü yaklaşık iki yüz elli yıldır hiç değişmez. Çeşitli siyasal düşünce akımları bu ülkenin insanları tarafından bilinmezken de siyasal çatışma vardı. Çatışmanın özü ise daima Doğu-Batı zihniyetleri arasındaydı. Bu sütunda Doğu-Batı uygarlıklarının binlerce yıllık serüveni üzerine epeyce yazıyla okuyucuyu bıktırdığımın elbet farkındayım. Ama bu gerçeklikten toplumumuz ne yazık ki iki asırdan fazladır 'bıkmıyor'!

Değişik ideolojiler Türkiye'nin düşünsel ve sosyal hayatına girip tanınmaya ve taraftar bulmaya başladıktan sonra da çatışmanın özellikle iç dinamiğinde yine 'Doğu-Batı' zıtlığının asıl belirleyici olduğunu söyleyebiliriz. Bu abartma değildir. Zaten bütün 19. yüzyıl boyunca Osmanlı Sarayı ve Devlet adamlarının yürüttüğü "modernleşme" politikalarının, "Batılılaşma" diye nitelendirilmesi boşuna ve yersiz değildir. Bunun karşısında direnen muhafazakâr eğilim de yüzyıllardır benimsenip yaşanmış "Doğu" hayat tarzının savunulmasından başka bir şey değildir. Zamanla siyasal gündeme giren liberal, devletçi, millîci, yabancı sermayeci vb. ekonomi politikalarının da daima bu iki ana zihniyetin şemsiyesi altında toplandıklarını söylersek, bu da abartma değildir. Dışarıdan ithal edilen bu düşünce anlayışları ve bunların uygulamalarının da yine ülkedeki modernleşmeci=Batıcı/muhafazakâr=Doğucu yörüngeler içine yerleşerek sıkıştıklarını görürüz.


Hayatın akışı, özellikle Balkan Savaşı ve Birinci Büyük Savaş'tan sonra muhafazakâr-Doğucu çevreler de, gelişmiş dünyanın nimetlerine gözlerini açtı. 1900'lerin Türk fikir dünyasında dillendirilen "Batı'nın tekniği ile Doğu'nun ahlakını kaynaştırma" "fikri müdiri" (paradigması) adeta iki zihniyeti bağdaştıran hayalcilikten doğuyordu. "Ne yardan ne serden vazgeçemeyen" deyişindeki açmaz devrin politik düşüncesine damgasını vurmuştu. Türkiye o gün bugündür, o vazgeçilemeyen gelenekleriyle asırlarca süren uykudan uyanıp gördüğü ve gözlerini ışıltısından alamadığı maddi zenginlikler/varlıkların dünyası arasında sıkışmakta ve gidip gelmektedir.

Muhafazakâr, gelenekçi zihniyet, Batı'daki hayran hayran seyrettiği maddi uygarlığın, zihniyet değişikliğine gerek duymadan alınabileceğini sanmıştır. O maddi uygarlığı meydana getiren hümanist, dünyevi, gerçekçi bilimsel anlayışı; soyutlama, yani felsefi düşünceyi hiç anlamamıştır.


Şair Cahit Külebi, "Şiirimizin eksikliği, dolayısıyla zaafiyeti, felsefi düşünce olmadığı içindir" derdi. Yalnız şiir ve edebiyatta mı? Felsefe kuşkusuz bütün ilimlerin ve sanatların doğurganıdır. Osmanlı dünyası insanlığı yücelten, geliştiren, maddi uygarlığın ürün ve eserlerinin yaratılmasına imkân veren bu esas unsuru/kaynağı tanımamıştır. İki yüz elli yıl önce tanışmaya başladıktan sonra da hâlâ devam eden beyhude zihniyet çatışması başlamıştır.

İnsanlığın bugün eriştiği uygarlık Batı dünyasında ve bir bütünsellik içinde oluşmuştur. Matematiğin, coğrafyanın, biyolojinin, genetiğin, kimyanın, tarihin, nükleer fiziğin, gelenekseli ya da millîsi-manevisi yoktur. Zihniyet birliği vardır. Birleşik kaplar ilkesi geçerlidir.


Maddi uygarlığın Doğulularca hayran olunan ürünleri bu zihniyet birliğinin bütünselliğin, onun temelinde yatan hümanist özgürlükçü, akılcı, dünyevi kabul ve hayat tarzının verimleridir. Bu kabul, sürdürülebilir ve geliştirilebilir uygarlığın kurumlarını oluşturmuştur. Hukukta, bilimde, müzikte, teknolojide, edebiyatta, sanatta her türlü sanayi ve imalatta; araştırma ve buluşta kurumsallaşma uygar ülkelere özgüdür. Yüksek yaşam standartlarına bu kurumsal yapıyla erişmişlerdir.


Fakat işin acıklı yönü, Batı'nın Doğu'ya yalnızca kendi çıkarları açısından bakması; bütün Doğu İslam coğrafyasının da bundan habersiz gibi davranmasıdır. Bu coğrafya, geriliğinin sebebi olan değerler sistemini büyük ölçüde yaşamakta ısrar ettikçe Batı bundan yararlanmanın ve bunu istismar etmenin rahatlığını sürdürecektir.


Doğu-Batı ikilemi Türkiye'de son asırlarda artık bir iç çatışmanın taraflarını tanımlıyor. Osmanlı Sarayının iki yüz elli yıl once giriştiği yenileşme; bilimselliğe ve akla yelken açma hareketlerinin İkinci Meşrutiyet'le ve sonra Cumhuriyet'le yükselen ilerici bütünsel uygarlık anlayışının yönü, Batı oldu. Türkiye'yi yok olmaktan kurtarıp canlandıran ve bugünlere eriştiren anlayış budur. Diğeri ise Osmanlı Sarayı'na da gelişme ve modernleşme amlelerinde ve özellikle eğitim ve bilim konularında köstek olup, zaten toplumun yüzyıllarca geriye düşmesine sebep olan gelenek, inanç ve görenekleri sürdürüp, Batı'dan maddi uygarlık devşirerek gelişebileceğini sanan anlayıştır. İnsanlığın aydınlanmasından nasibini alamamış, ilkel kalmış bir zihniyettir. İster istemez takıntılı, bölmeli kafaları doğurur. Basmakalıp inançlarını bilgi, hatta düşünce zanneder. İnançla bilim arasındaki farkı algılayamadığı için konuları tartışma yeteneğinden de yoksundur. Bunu seyrediyoruz ve ne yazık ki yaşıyoruz...


(Murat Katoğlu, Gazete Kadıköy, 6 Haziran 2013)