11 Nisan 2017 Salı

Derleme: Akıl Tutulması (Timur Otaran, 11 Nisan 2017)


Akıl Tutulması

Ussallığın çoğu zaman belirleyici olmadığı bilinse de, rasyonel aklı eleştirenler eksik olmamıştır. Hume, aklın duyguların emrine verilmesi gerektiğini, Kant, aklın iman karşısında geriletilmesi gerektiğini söylemiştir. Günümüzde yaşanan akıl tutulmasınına felsefi destek ise postmodernizmden gelmiştir.
                                                                                            
Diğer yandan, zihnin ve beynin çalışmasına dair bilimsel bilgilerin katlanarak artışı için geçen süre iki yılın altına inmiş ve konunun biyoloji ve evrim ile olan bağlantısı öne çıkmıştır. Kolbert tarafından derlenen bilgiler, özellikle cemaat-cemiyet ilişkisi bağlamında ülkemizde yaşananlara ışık tutmaktadır.   

Teyit Edilmiş Önyargı

Stanford'daki araştırmacılar, 1975 yılında bir grup lisans öğrencisini intihar konusundaki bir araştırmaya katılmaya davet ettiler. Onlara intihar metin çiftleri takdim edildi. Her çiftte bir metin rasgele biri tarafından, diğeri daha sonra kendi hayatını alan bir kişi tarafından yazılmıştı. Öğrencilerin daha sonra, gerçek intihar metni ile sahte yazıları birbirlerinden ayırmaları istendi.

Bazı öğrenciler bu işte çok başarılı bulundu ve onlara 24 intihar notunu doğru bildikleri söylendi. Diğerlerinin ise, on adette kaldığı açıklandı.

Psikolojik araştırmalarda sıklıkla olduğu gibi, tüm kurulum önceden ayarlanmıştı. İntihar notları gerçekten vardı. Bunlar Los Angeles İlçe Savcılarının ofisinden alınmıştı. Ancak, puanlar hayali idi. Başarılı oldukları söylenen öğrenciler, basarısız oldukları söylenenlerden farklı değildi.

Çalışmanın ikinci aşamasında amaç ortaya kondu. Öğrencilere, deneyin asıl amacının, doğru veya yanlış olduğunu düşündüklerine verdikleri tepkilerin ölçülmesi oldugu söylendi. Sonunda, öğrencilerin teşhislerindeki kendi başarı oranlarını tahmin etmeleri istendi. Bu noktada, merak uyandırıcı bir şey oldu. Yüksek notlu gruptaki öğrenciler, ortalama öğrenciden çok daha iyi bir performans gosterdiklerini düşündüklerini, fakat, buna inanmak için sıfır temelleri olduğunu söylediler. Tersine, düşük notlu gruptakiler, ortalama öğrenciden büyük ölçüde daha kötü yaptıklarını düşündüklerini söylediler ki, bu da eşit derecede asılsız olan bir değerlendirme idi.

Araştırmacılar "Bir kere oluştuktan sonra, fikirler/görüşler sıkı tutulur ve zor silinir.” sonucuna vardı.

Konu ile ilgili kanıtlar, inançlarının tamamen boş olduğunu gösterse bile, insanların bu inançlarda gerekli degişimleri yapmakta başarısız olduğunu gösterdi.

Ortaya çıkan başarısızlık "çok çarpıcıydı", çünkü eldeki bilgileri genelleştirmek için yeterli veri hiç bir zaman var olmamıştı.

Stanford çalışmaları zamanla meşhur oldu. Yetmişli yıllarda bir grup akademisyenden gelen bilginin insanların doğru düşünemediğini ortaya koyması başta şok etkisi yaratmıştır. Fakat, artık kabul görmüştür çünkü, binlerce tekrarlanan deney bu bulguyu teyit etmiştir. Araştırmayı bilen herhangi bir lisansüstü öğrencisi, makul görünen kişilerin çoğu zaman tamamen mantıksız olduğunu kolayca kanıtlayabilir. Bundan önceki dönemlerde, bu bilginin önemi, bugunkü kadar büyük olmamıştı. Yine de, önemli bir bulmaca cevapsız kalır: Nasıl böyle olduk?

Evrim

Bilişsellik üzerine çalışan bilim adamları Hugo Mercier ve Dan Sperber, yeni yayımladıkları “Aklın bilmecesi" (Harvard) kitabında bu soruyu yanıtlamak için farklı bir yol benimsiyorlar. Usun, iki ayaklılık veya üç renkli vizyon gibi evrimsel bir özellik olduğuna dikkat çekiyorlar. Us, Afrika savanalarında ortaya çıktığına göre, bu bağlamda anlaşılması gerektiğini önerdiler.

Mercier ve Sperber'in argümanları az çok şöyle devam ediyor: İnsanların diğer türlere göre en büyük avantajı, ortak çalışabilmeleridir. Birlikte çalışmanın kurulması zordur ve devam ettirilmesi neredeyse çok güçtür. Halbuki, bir kişi için, diğerine yaslanmak her zaman en yararcı eylemdir. Ussallık, soyut, mantıksal sorunları çözmemize ya da bilmediğimiz veriden sonuç çıkarmamıza yardımcı olmak için geliştirilmedi; aksine, işbirlikçi gruplarda yaşamanın getirdiği sorunları çözmek için geliştirildi.

Uyanıklığın/Kurnazlığın Akla Önceliği

Hiper-sosyal özel durumlara göre evrilen insana uyum sağlayan akılın, "Entelektüelist" bir bakış açısından bakıldığında, garip, hatalı ya da sadece aptal olarak görülen zihin alışkanlıkları vardır. Halbuki, bunlar, sosyal "etkileşimci" bir perspektiften bakıldığında uyanıklık/kurnazlık olarak görülerek olumlanır.

İnançları destekleyen bilgileri kucaklamak ve onlarla çelişen bilgileri reddetmek eğiliminde olan "teyit edilmiş önyargılar" olarak bilinen durumları düşünelim. Ortaya çıkarılmış olan hatalı düşüncelerin birçok biçimi arasında “teyid edilmiş önyargı”, pek çok deneye konu olmuş ve üzerinde en çok çalışılmış olandır. Bu calışmaların en bilinenllerinden biri yine Stanford'da gerçekleştirilmiştir.

Bu deney için, araştırmacılar, ölüm cezası hakkında karşıt görüşlü olan bir grup öğrenciyi topladılar. Öğrencilerin yarısı lehdeydi ve idam cezasının suçu caydırdığını düşünüyordu. Diğer yarısı ise, ona karşıydı ve suç üzerinde hiçbir etkisi olmadığını düşünüyordu.

Ölüm cezasının suc işlemeyi caydırıp caydırmadığına dair iki ayrı çalışmaya cevap vermeleri öğrencilerden istendi. Birisi caydırıcılık argümanını destekleyen verileri, bir diğeri ise onu sorgulayan verileri sundu. Tahmin ettiğiniz gibi, her iki çalışma da önceden planlanmıştı ve objektif olarak eşit derecede etkileyici istatistikleri sunmak üzere tasarlanmıştı. Sonuçta, ölüm cezasını destekleyen öğrenciler, caydırıcılık yönündeki verileri oldukça güvenilir bulmalarına karşılık caydırıcılık karşıtı verileri ikna edici bulmadılar. Ölüm cezasına itiraz eden öğrenciler de tersini yaptı. Deney sonunda, öğrencilere ilk görüşleri hakkında fikirleri tekrar soruldu. Başta ölüm cezasından yana olanlar çalışmanın sonunda daha fazla lehindeydi. Buna karşı olanlar, sonunda daha da karşıydılar.

Akılsız Tasarım

Us, eğer doğru kararlar üretmek üzere tasarlanmışsa, teyit edilmiş önyargılardan daha ciddi bir tasarım kusurunu düşünmek zordur. Mercier ve Sperber, bizim gibi düşünen bir fare olduğunu hayal etmemizi önerir. Böyle bir farenin, "etrafında kedi olmadığına olan inancını teyit etmeye meyili" olması, yakında kediye akşam yemeği olması demektir. Teyit edilmiş önyargı, insanların yeni veya önemsiz görülen tehditlerin delillerini göz ardı etmelerine yol açtığından, aslında evrimin çalışmasına ters bir özelliktir. Mercier ve Sperber’e göre, hem bizlerin ve hem de farenin hayatta kalmış olması gerçeği, bu iki çelişkili özelliğin bazı işlevlere uyum sağlamaya yaradığını ve insandaki işlevinin “aşırı sosyalleşme" ile ilişkili olduğunu kanıtlıyor.

Cemaatim/Benim Tarafım Önyargısı

Mercier ve Sperber “benim tarafım önyargısı" terimini tercih ediyor. İnsanların mantıkları, her zaman inanılmaz/güvenilmez değildir. Başkasının argümanıyla sunulduğunda, zayıf noktaları tespit etmede oldukça ustayız. Neredeyse değişmez olarak, kör olduğumuz durumlar ise kendimize ait olanlardır.

Mercier ve bazı Avrupa meslektaşları tarafından yapılan yeni bir deney bu asimetriyi özenle gösteriyor. Katılımcılardan bir dizi basit akıl yürütme sorunlarına cevap vermeleri istendi. Ardından, yanıtlarının ayrıntılarını açıklamaları istendi ve kendi hatalarını tespit ettikleri takdirde bunları değiştirme şansı verildi. Çoğunluk, ilk seçimlerinden memnun oldu ve ikinci değerlendirmede yüzde on beşten azı fikrini değiştirdi.

Üçüncü aşamada, katılımcılara, aynı soruya verdikleri kendi yanıtının yanı sıra farklı bir sonuca varan başka bir katılımcının yanıtı da gösterildi. Bir kez daha, katılımcılara cevaplarını değiştirme şansı verildi. Fakat bir hile yapıldı: başkasınınki gibi sunulan cevaplar aslında kendininkiydi. Katılımcıların yaklaşık yarısı, neler olduğunu anladı. Diğer yarısı arasında aniden daha eleştirel hale gelen insanlar oldu. Yaklaşık yüzde altmışı, daha önce memnun oldukları cevapları reddetti ve değiştirdi.

Mercier ve Sperber'e göre, bu görünen gerçeklere kaygısızlık durumu, usumuzun, grubumuzun diğer üyeleri tarafından bozguna uğratılmamızı engellemek görevi için evrildigi gerçegini yansıtıyor. Küçük gruplardaki avcı toplayıcılarda yaşayan atalarımız, öncelikli olarak toplumsal duruşlarıyla ilgilendiler ve diğerleri mağarada boş zaman geçirirken kendilerinin av sırasında hayatlarını tehlikeye atanlardan olmadığından emin olmak istediler. Argumanları kazanmaktan elde edilecek şeyler ile karşılaştırıldığında, düzgün mantık yürütme ile elde edilebilecek diğer şeylerin çok az onemi vardır.

Usumuz böyle evrildiğinden, atalarımızın endişe ettiği birçok şey arasında, ölüm cezasının caydırıcı etkileri gibi konular yoktu. Ayrıca, yönlendirilmiş çalışmalar, sahte haberler veya Twitter ile uğraşmak zorunda kaldıkları da yoktu. O halde, bugünün aklının bu konularda sıkça başarısız görünmesi şaşılacak bir şey değildir. Mercier ve Sperber, “Bu durum, çevrenin çok hızlı bir şekilde değiştiği ve doğal seleksiyonun değişimi yakalayamadığı birçok örnekten biridir.” derler.

Bilinen Bilinmeyen Ayrımı Nasıl Yitiriliyor

Brown'da profesör Steven Sloman ve Colorado Üniversitesi'nden profesör Philip Fernbach da bilişsel bilim alanında çalışmaktadırlar. Sosyalliğin, insan zihninin işlemesinin, ya da belki de daha doğru bir şekilde ifade edilecek olur ise, arızalı çalışmasının anahtarı olduğuna inanmaktadırlar. Tuvaletlerin nasıl çalıştığı bilgisinin incelenmesini, "Bilgi Yanılgısı: Neden Tek Başımıza Düşünmüyoruz" (Riverhead) adlı kitapta tartışıyorlar.

Amerika Birleşik Devletleri'ndeki hemen hemen herkes ve aslında gelişmiş ülkelerdeki herkes tuvaletin çalışması konusunda bilgi sahibidir. Tipik bir tuvalet, suyla dolu seramik bir kaseden olusur. Tutamak aşağı basıldığında veya düğme itildiğinde, su ve içindekilerin hepsi bir boru içine emilir ve buradan kanalizasyon sistemine girer. Ancak, bu gerçekte nasıl oluyor?

Yale'de yapılan bir araştırmada, lisansüstü öğrencilerin tuvaletler, fermuarlar ve silindir kilitleri gibi günlük cihazlarla ilgili bilgilerini aktarmaları istendi. Ardından, aygıtların nasıl çalıştığıyla ilgili detaylı, adım adım açıklamalarını yazmaları ve sonradan yazdıklarını yeniden değerlendirmeleri istendi. Yapılan çalışma, öğrencilerin cehaletlerini ortaya koyduğu gibi, kendilerini değerlendirdikleri notların da düşmesine neden oldu.  (Anlaşıldı ki, tuvaletler, görünenden çok daha karmaşıktır.)

Açıklayıcı Derinlik Yanılsaması

Sloman ve Fernbach, "açıklayıcı derinlik yanılsaması" olarak adlandırdıkları bu etkiyi hemen hemen her yerde görüyorlar. İnsanlar aslında yaptıklarından daha çok şey bildiklerini düşünüyorlar. Bir inanışta ısrar etmemizi sağlayan sey, aslında diğer insanlardir. Tuvalet örneğinde olduğu gibi, başkası tasarladı, böylece ben de kolayca kullanabiliyorum. Bu durum insanlar için aslında çok iyi olan bir şeydir. Muhtemelen evrim tarihimizde önemli bir gelişme sonucu, birlikte avlanmayı düşündüğümüzden bu yana birbirimizin uzmanlığına güveniyoruz. Sloman ve Fernbach, işbirliği yaptık mı, kendi bilgimizin nerede bittiğini ve başkalarınınkinin nerede başladığını pek söyleyemeyeceğimizi savunuyor.

Bilgi İle Bilgisizlik Nasıl Birlikte Artıyor

"Bilişsel emeği cok dogal olarak bölmemizin bir çıkarımı da", gruptaki "bir kişinin fikirleri ve bilgisi" ile "diğer üyelerinkilerin" arasında keskin bir sınırın olmamasıdır.
  
Bu sınırsızlık, ya da isterseniz karışıklık da diyebilirsiniz, ilerleme dedigimiz sey için şarttır. İnsanlar, yeni yaşam biçimleri için yeni araçlar icat ettiğinde, aynı anda yeni cehalet alanları yarattılar. Eğer, herkes bıçak almadan önce metal işleme ilkelerine hakim olmakta ısrar etse idi, Bronz Çağı’ndan öteye geçilemezdi. Yeni teknolojiler devreye girdiğinde, eksik bilgi alanın da güçlenmesi doğaldir.

Sloman ve Fernbach'a göre, bu gelişmenin bizi belaya sokutuğu alan ise siyasettir. Tuvaletin nasıl çalıştığını bilmeden kullanmam ile, bahsettiğim şeyi bilmeden, örneğin, göçmen yasağını onaylamam (ya da karşı çıkmam) aynı şey değildir. Sloman ve Fernbach, Rusya'nın Ukrayna'nın Kırım topraklarını işgalinden kısa bir süre sonra 2014'te bir anket yaptılar. Katılımcılara, ABD'nin nasıl tepki vereceğini ve ayrıca Ukrayna'yı bir harita üzerinde bulup bulamayacaklarını sordular. Katılımcıların bildiklerini düşündükleri yerin mesafesi ne kadar artarsa, askeri müdahaleyi tercih etme olasılığı da o kadar arttı. (Katılımcılar, Ukraynanın bulunduğu yerden o kadar emin ki medyan tahmin, yaklaşık bin sekizyüz kilometre kadar hatalı oldu ve bu da Kiev'den Madrid'e olan uzaklığa yakındır.)

Diğer pek çok konuda yapılan anketler de benzer derecede dehşet verici sonuçlar vermiştir. Sloman ve Fernbach, "Kural olarak, konular hakkinda güçlü duygular derin bilgilerden ortaya çıkmaz" diyor. Ve burada diğer zihinlere bağımlılığımız tezi güçleniyor.

Diyelim ki, bir kanun önerisi hakkındaki görüşünüz temelsizse ve ben de ona güveniyorsam, benim görüşüm de temelsiz olur. Tom'la konuştuğumda o da benimle aynı fikirde olduğuna karar verdiği için onun görüşleri de temelsizdir. Bununla bırlıkte, şimdi üçümüz de mutabık olduğumuza göre çok daha fazla kendimizden emin olabiliriz. Hepimizin düşüncelerimize aykırı olan bilgileri yok saydığımızda karşılaştığımız durumun bir örneğini Trump Yönetimi şeklinde buluruz.

Açıklama Yapmadaki Zorluk

Sloman ve Fernbach, "Bir bilgi topluluğu nasıl tehlikeli olabilir?” diye bir çalışma yaptı. Bu ikili, tuvalet deneyinin benzeri olan bir deneyi kamu politikası alanında gerçekleştirdiler. 2012'de yapılan bir araştırmada, insanlara şu sorularla ilgili görüşleri soruldu: Tek ödemeli bir sağlık sistemi olmalı mı? Öğretmenler için liyakate dayalı ödeme olmalı mı? Katılımcılardan fikirlerini ne kadar güçlü bir şekilde kabul ettiklerini veya katılmadıklarına dair fikirlerini bildirmeleri istendi. Sonra, her bir fikrin uygulanmasının etkilerini mümkün olduğunca ayrıntılı bir şekilde açıklamaları istendi. Bu noktada çoğu kişinin başı belaya girdi. Görüşlerini tekrar değerlendirmeleri bir kez daha istendiğinde, inançlarının gücünün azaldığı görüldü. Sonuçta, açıklama yapmada zorlandıkça, insanların kendi görüşlerine dair inançlarının şiddeti azaldı.

Umut

Sloman ve Fernbach, bu sonuçta karanlık bir dünya için yine de küçük bir mum ışığı görüyorlar. Eğer biz ya da arkadaşlarımız ya da CNN'deki uzmanlar, ahkam kesmek için daha az zaman harcıyor olsa ve onun yerine daha çok politika önerilerinin etkilerini anlamaya çalışsa, ne kadar mantıksız olduğumuzu anlar ve görüşlerimizi daha ılımlı yapardık. Yazarlar, "açıklayıcı derinlik yanılsamalarını parçalayacak ve insanların tutumlarını değiştirecek tek düşünce biçimi bu olabilir" diyorlar.

Bilim

Bilime bakmanın bir yolu da, onu insanların doğal eğilimlerini düzelten bir sistem olarak görmektir. İyi çalışan bir laboratuarda, benim tarafım önyargısina yer yoktur; Diğer laboratuvarlarda, onları onaylamak için herhangi bir sebebi olmayan araştırmacılar tarafından tekrarlanabilir sonuçlar bulunmak zorundadır. Bu da, bilimsel sistemin neden bu kadar başarılı olduğunun kanıtıdır. Bazen, bir alanda anlaşmazlık hakim olsa da, sonunda, metodoloji hakim olur. Biz kımıldamasak da, bilim ileriye doğru ilerler.
   
Önyargı

Bir psikiyatr olan Jack Gorman ve kızı halk sağlığı uzmanı Sara Gorman, “Mezara kadar inkar: Neden bizi kurtaracak gerçekleri görmezden geliyoruz" (Oxford), eserinde bilimin bize söylediği ile bizim kendimize söylediklerimiz arasındaki farkı araştırmıştır. Onların kaygılandıran şey, sadece yanlış değil, aynı zamanda potansiyel olarak ölümcül olan, aşıların tehlikeli olduğuna dair inanç gibi kalıcı olan inançlardır. Tabii ki, tehlikeli olan şeyden aşı yapılmamıştır. Gorman, “Bağışıklık yaratma işi modern tıbbın zaferlerinden biridir" der.

Ancak, kaç tane bilimsel çalışma olursa olsun, aşıların güvenli olduğu ve bağışıklık aşısı ile otizm arasında bağlantı olmadığı sonucuna varılmış olsa da, aşı karşıtlarının duruşu hala bir değişime uğramamıştır. (Şimdilik yanlarında olduğu için Donald Trump'a güvenebilirler-Donald Trump, eşi ve oğlu Barron'u aşılanmış olsa da çocuk doktorlarının önerdiği zaman çizelgesinde bunu yaptırmayı reddettiler.)

Gorman’lar, şu anda kendine zarar verdiği görünen düşünme biçimlerinin, bir noktada başka bir seyle uyumlu olabilecegini düşünüyor. Ayrıca, kitaptaki pek çok sayfayı teyit edilmiş önyargılara ayırıyorlar ve iddia ettikleri şeyin, fizyolojik bir bileşeni olduğunu söylüyorlar.

İnsanın, inançlarını destekleyen bilgileri işlerken, gerçek bir zevkle (bir dizi dopamin salgısı ile) karşılaştığını gösteren araştırmalara işaret ediyorlar. "Yanılıyor olsak bile inançlarımıza sadık kalmamız daha iyidir" düşüncesini gözlemliyorlar.

Akıl Tutulmasından Kurtuluş

Godman’lar sadece yanlış gidişin yollarının listesini çıkartmak istemiyorlar; onları düzeltmek de istiyorlar. Aşının çocuklar için iyi ve silahın tehlikeli olduğu konusunda insanları ikna edecek bir yol olmalıdır diyorlar.   

Silah sahibi olmanın sizi daha güvenli kıldığı düşüncesi istatistikler tarafından desteklenmese de yaygın olan bir inanctır. Bu görüşü itibarsızlaştırmaya çalışanlar çeşitli problemlerle karşılaşırlar. İnsanlara doğru bilgi vermenin doğru düşünmeye yardımcı olmadığı görülür, çünkü onlar bu bilgiyi değersiz bulurlar.

Diğer bir yoldan, onların duygularına hitap etmek daha iyi sonuç verebilir, ancak bunu yapmak, sağlam bilimi ilerletme amacına karşıdır ve açıkça etik dışıdır. Godman kitabının sonlarına doğru “Halledilmesi gereken sorun, sahte bilimsel inanca yol açan eğilimlerin nasıl çözüleceğini bulmaktır" diye yazarak arayışın devamına işaret etmiştir.  

"Aklın Bilmecesi", "Bilgi Yanılgısı" ve “Mezara kadar inkar" kitapları, ABD Kasım seçimlerinden önce yazılmış olsalar da, Kellyanne Conway'in ve "alternatif olgular" ın yükselişini öngörebildiler.. Bugünlerde, ABD’nin tamamı, ya Steve Bannon tarafından veya sahipsiz yürütülen muazzam bir psikolojik deneyin uygulandığını hissediyor.

Akılcı insanlar, kendilerine bir çözüm yolu düşünebilirler. Fakat, bu konuda yayınlanmış araştırmalardan henüz bir cevap bulunmuş görünmüyor. 

Timur Otaran (11 Nisan 2017)

Kaynak: Elizabeth Kolbert, The New Yorker, ŞUBAT 27, 2017 tarihli makale.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder