29 Ocak 2016 Cuma

EHT (Event Horizon Telescope) adıyla yürütülen "kara delik gözleme projesi"


Alttaki linkte, EHT (Event Horizon Telescope) adıyla yürütülen "kara delik gözleme projesi" kapsamındaki ilk sonucun 2017 yılında alınacağı ile ilgili verilen haber bulunmaktır. 

Arizona Üniversitesi'nden Prof. Dr. Feryal Özel'in de içinde bulunduğu bir ekip tarafından yürütülmekte olan çalışma "uzay tarihinde bir ilk"e imza atacak olması yönüyle dikkatle izlenmesi gereken bir faaaliyet olarak gözükmektedir.

Aşağıdaki linkte yer alan web sitesinde Prof. Dr. Feryal Özel'in konu ile ilgili bir söyleşisini de bulabilirsiniz (İngilizce).

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -XVI- (Mustafa Özcan, 29 Ocak 2016) (*)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri  -XVI-

Dizide, tarihin genelinin çeşitli yönleri ile ele alınarak kavramsal ağırlıklı bir değerlendirmenin yapıldığı on beş başlıklı kesimin yeterli bir hacme ulaştığını düşünüyorum. Eksik kalan kavramsal alanların ikmalinin değerli okuyanlarca yapılabileceğinden emin olduğumdan artık Osmanlı Tarihinden tarih geneli için damıtılabilecek yönsemeleri, çıkarımları, ilkeleri, paradigmaları aramaya çıkmanın zamanı geldi diye düşünüyorum.

Öte yandan, özetleyici bir bakışla ele alındığında emperyalist olmayıp emperyal olduğu görülen Osmanlı İmparatorluğu‘nu tarihin paradigmik ilkelerini aramak yönüyle gözlem altına almanın oldukça verimli entelektüel bir uğraş olacağı kanısındayım.

Resmi adı ile Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’ye en genel tarihsel görüngeden gerçekleştirilecek kısa bir göz atışta ilk görünen resmin özet olarak üç katmanlı sosyal bir yapı olduğu ve bunun da kısaca şöylece betimlenmesinin olanaklı olduğunu varsayıyorum:

Osmanlı’nın belirgin olan emperyal özelliğinde, dar-ül harp olarak gördüğü Hiristiyan Avrupa Kıtası’na İslamı yayma görünür ereği doğrultusundaki misyon ile fethedilen topraklarda ilk hiyerarşideki en“Tepe” katman olan Hanedan’ın egemenlik hükmünün yürütümünün esas alındığı bir anlayışın var olduğunu söyleyebiliriz. Yani İslam, tarihteki tüm imparatorluklarda olduğu gibi bir din temeli üzerinde bir Hanedanın hegemonyasının sürdürülmesi için bir vasıta olarak uygulanmış gözükmektedir. Ancak İmparatorluk‘un bu özelliği açık olarak söylemleştirilmemiş bir gerçek olarak kala kalmış gibidir.

Yukarıda verilen bu bağlamda Osmanlı sosyo-siyasi sistemine daha aşağı doğru bakıldığında toplumda oluşmuş paylaşım temelli katmanlaşmanın varlığı paralelinde şöyle bir resim ile karşılaşılır:

Hanedan’ın altındaki ikinci “Tepe” Tımarlı katmanda bulunanlar olarak genelde Osmanlı paşa ve asilzade zümresi ile seyfiye ocaklarını temsil edenleri belirtmek yerinde olacaktır. Bu kesimde egemen olan şey, yani bu kesimin beklentisiyse, Hanedandan biraz daha farklılaşmış olup temelde fetihlerdeki talan, yağma, çapuldan gelen ganimetin paylaşımdaki payını yükseltmektir. Ayrıca Memaliki Osmaniyye’ye katılan mülkün yıllık haraçlarından ve Tımarlı arpalıklarından elde edilecek olan maddi olanakların bölüşümüne yönelik beklentiyi de bu kapsamda saymadan geçmemek gerekir.

Memaliki Osmaniyye’deki alt katman olan müstahsil tebaadan bu ardı sıra gelen bu iki Tepe yönetenin  alttaki geniş kitleden beklediği şeyse genelde nimete değil külfete katılım sağlamasıdır.

Cihan Şümul Devlet-i İslam olmanın idamesi yönünde olan bu görünür erek‘in sağlanması için müstahsil Müslüman tebaadan bu olguyu sahiplenerek benimsemesi beklenir. Böylece ahalinin muharebede daima yayalar ve neferler olarak cenge (gazaya) katılmak sureti ile en ön saflarda yer alarak kutsal gayeye hizmette amade olması istenir; ki bu olgu ayrıca da onların vazifesi olarak görülür.  

İşte bu noktada, tebaanın o çok bilinen, hicvedici olup son derece veciz bir ifade olan aşağıdaki deyişini anmak yoluyla konuya sosyo-psişik bir bağlantı sağlamış olmak istiyorum.

“Şalvarı şaltak Osmanlı,
Eyeri kaltak Osmanlı,
Ekende yok,  biçende yok,
Yemede ortak Osmanlı.” (*)


Mustafa Özcan (29 Ocak 2016)
________________
(*) Devamı var.




31 Aralık 2015 Perşembe

Tanıtım: Doç. Dr. Sultan Tarlacı (Ümit Ersöz, 31 Aralık 2015)


Tanıtım: Doç. Dr. Sultan Tarlacı (Ümit Ersöz, 31 Aralık 2015)

Değerli Kadıköy Düşünce Platformu üyeleri, sizlere 2015 yılının bu son gününde saygıdeğer bir bilim adamı Doç. Dr. Sultan Tarlacı’yı tanıtmak istiyorum. 

İlgi alanları arasında klinik nörofizyoloji, bilinç ve bilinç bozuklukları olan ve aynı zamanda sinir sisteminde kuantum fiziği işleyişi ve felsefesi konusunda çalışmaları bulunan nöroloji uzmanı Doç. Dr. Sultan Tarlacı’nın uluslararası saygın, çoğunluğu A grubunda yer alan hakemli dergilerde yayınlanmış ve SCI (Scientific Citation Index)’e giren sinirbiliminin değişik konularında 30’dan fazla yayını vardır. Bunun dışında, Popüler Bilim ile Bilim ve Teknik dergilerinde pek çok popüler yazılar yazmıştır. 

Sultan Tarlacı’nın temel araştırma alanı yoğunlaşması, sinir sisteminde kuantum fiziği kurallarının işleyip işlemeyeceği üzerinedir. Özellikle sinir sisteminde kuantum fiziği işleyişi ve duyular dışı algının pragmatik kullanımı, fizik ve sinirbilimsel temellerini anlama konusuyla ilgilenmektedir.

2003’de yayınlanmaya başlanan NeuroQuantology Dergisinin (www.neuroquantology.com ) (An Interdisciplinary Journal of Neuroscience and Quantum Physics) yayımcısı, isim babası ve baş editörü olan sayın Tarlacı halen özel bir hastanede, nöroloji uzmanı olarak çalışmaktadır.

Sultan Tarlacı’nın “Wanted! Creative Quantum Physicists Around the Age of Thirty” başlıklı makalesine aşağıdaki linkten ulaşılabilir.


Bu vesile ile tüm Kadıköy Düşünce Platformu üyelerinin yeni yılını kutlar, yeni yılda sağlık ve mutluluklar dilerim.


Ümit Ersöz (31.12.2015)


28 Aralık 2015 Pazartesi

Bilim İçin Yeni Yöntem Tartışması - Sicim teorisi bilim midir? - DUYURU


Quanta Magazine'in aşağıdaki linkinde (*), olguların bilimsel olması için gereken deney ve yanlışlama ile yöntemsel olarak doğrulanması zorunluluğunun sicim kuramında olduğu gibi her zaman olanaklı olmaması halinde modelin bilimsel olarak kabulünün olanaklı olup olmadığının MPI'de tartışılması haber olarak verilmektedir.
Ayni haber, 26 Aralık 2015 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde İsmet Berkan (**) tarafından da köşesinde “Felsefi bir tartışma: Sicim teorisi bilim midir?” başlığı ile bir makalede işlenmiştir.
Holistik bilimsel yönteme katkı yapması beklenen bu tartışma konusu 26 Aralık 2015 tarihinde yapılan 1067. KDP - Cumartesi Sohbet Toplantısı’nda da ele alınmış olup, 2 Ocak 2016 tarihinde yapılacak bir sonraki toplantıda da açılış konusu olarak gündeme alınacaktır.


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xv- (*) (Mustafa Özcan, 28 Aralık 2015)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri  -xv-

Tarihin paradigmik ilkeleri araştırılırken tarihin anlatısı, felsefesi ve bilimi olmak üzere, özellikle popüler olmaya yatkın bu üç ana entelektüel alanın göz önünde tutulması gerektiği konusundaki görüşümü bu makale vasıtası ile ele almak istiyorum. Nitekim böyle yazı dizisi şeklindeki ele alışlarda konu akışının bütünselliğini tamamlamak açısından bu tür bir yaklaşımın gerekli olduğu hususu herhalde diziyi başından beri izlemekte olan değerli okurların dikkatindedir sanırım.

Anlatı veya diğer bir deyişle betimleyerek öykülendirme şeklinde belirtilebilecek bir biçim, bir edebi tarz olarak genelde zemininde olaylar örgüsü doğrultusunda ilerleyerek gelişen bilgilendirmeci bir söz akışını temsil etmektedir.

Öte yandan felsefi ele alışta ise tarihsel olayların nedenlerinin neler olabileceğinin sorgulanması bu ulamdaki fikir çerçevesinin temelini oluşturur. Burada başvurulan çerçeve yöntemsel yaklaşımı oluşturan yapıyı ortaya koyar. Pratik açıdan bakıldığında, yöntem her zaman olduğu gibi burada da konunun “nasıl”ını keşfetmedeki yolu-yordamı ortaya koyan esas olarak daima ve hep en önde gelen işlevselliği temsil etmektedir.

Ancak, paradigmik ilkeler pratik açıdan değil de teorik veya diğer bir deyişle soyut bilimsel temel ile araştırılmak üzere ele alındığındaysa gelinen zemin oldukça karmaşıklaşmış olan bir düzeyi yansıtmaktadır.

Örneğin bu durumda söz konusu olan bilimsel ele alışta başvurulacak bir görünge olarak konuya bir yandan yoruma dayalı mikro-sosyolojik düzlemden bakılması gerekirken öte yandan da makro-sosyolojik görünge ile anlatının akışında olgusal (olgusallığı istatistiksel veriler ile doğrulanabilen) bir illiyet (nedensellik, kauzalite) çerçevesinin oluşturulması gerekmektedir.

Büyük Tarih anlatısında zamanın en geniş ve mekânınsa en büyük oluşu nedeni ile kaçınılmaz olarak azami genişlikteki bir olgusallığın var oluşundan ötürü belirtilen tarzda sosyal olarak mikro/makro şeklinde olan dikotomik yapılı bir yaklaşım zorunlu olmaktadır.

Diğer bir deyiş ile eşzamanlı ve koşut olarak başvurulacak olan mikro-sosyolojik yorumsal ve makro-sosyolojik istatistiksel yaklaşımlar doğrultusunda konunun ele alınışındaki tarz ile bu iki sosyolojik öğenin birbirlerinin ayrılmaz kutupsal tamamlayıcılar olması hem gerekli ve hem de zorunlu bir durumu yansıtmaktadır diyebiliriz.   

Makro sosyolojik ele alış bizi tarihe matematik temelinden yaklaşmakta olan Kliodinamik (Cliodynamics) modele götürürken mikro bakış biyografilere, sözlü tarihe, yerel tarihe başvurmaya sevk eder (*).

Mustafa Özcan (28 Aralık 2015)
 _______________
(*) Devam edecektir.



Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xıv- (*) (Mustafa Özcan, 28 Aralık 2015)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -xıv- (*)

“Büyük Tarih” konusu kapsamına müfredat olarak nelerin girdiğine bakıldığında, belirtildiği gibi ilk aşamada astrofizik temelindeki anlatı ile başlayan evren kozmogonisinin ele alındığı görülür.

Bu kapsamdaki öyküye, 13,8 milyar yıl önce yüksek yoğunluk ve ısıdaki noktasal bir tekillikten kuantum dalgalanmaları sonucu 10^-43 saniye olarak verilen Planck Zamanı içinde oluştuğu kabul edilen “Büyük Patlama” ile başlanır. Anlatı, havsala dışı bu olayın ardından saniyenin yüz milyarda biri kadar zamanda meydana gelen şişme şeklindeki kozmik genişleme ile ortaya çıkan üçü uzay ve biri zaman olmak üzere dört kozmik boyutlu evrenin oluşumun betimlenmesi ile sürer. 

Bundan sonraki müfredat içeriğinde, yazarlara göre bazı nüanslar olmasına karşın genelde kozmik genişleme ile beliren enerji/madde dönüşümünün bir sonucu olan galaktik bulutsu oluşumu hakkında bilgi verilir.

Bu doğrultudaki müfredatın omurgasını ise, Büyük Patlama ile şişmenin ardından yüzde bir saniye sonra primordiyal (ilksel) madde olarak ortaya çıkan hidrojen çekirdeği, yani proton ve ondan nükleer füzyon ile sentezlenen helyum çekirdeğinin istikrarlı hale gelmesi süreci hakkındaki bilgilendirme oluşturur. Böylece, maddenin istikrarlaşması için geçen 379 bin yılın sonunda evrenin ilk ışığını veren galaktik bulutsular ve ilksel yıldızlar eskil (kadim) evreni oluşturarak bize görebileceğimiz en erken evren resmini sağlar. Yıldızsal füzyon ile hidrojenini helyuma dönüştürerek nükleer yakıtını çok kısa zamanda tükenen bu ilksel yıldızların kütle-çekimden dolayı içe çöküp patlaması sonucunda daha ağır elementlerin oluşumu hakkındaki anlatı ise kozmik evrim öyküsünün bundan sonraki bölümünde yer alır. Birincil tip ilksel yıldızlardaki hafif elementler ile bu yıldızların süper nova ile ölümleri sırasında ortaya çıkan binde bir oranındaki ağır elementleri içeren bulutsuların yoğunlaşma ürünü olarak da ikincil tip yıldızlar meydana gelir. Bir örneği de güneş olan bu yıldızların gezegen sistemlerini oluşturması ise şimdilik sadece bizim sistemimiz örneğinde çağcıl (modern) evrenin gelişim öyküsü mahiyeti ile sonraki bölümün anlatı odağında yer alır.  

Canlılığın henüz bilinen biricik yeri olması nedeni ile yerküre için jeolojik ve ekolojik öykü biyosfer ve biyolojik evrim odaklı anlatının esasını oluşturmakla birlikte buradaki müfredatın ağırlıklandırılmasında yazarına göre oldukça farklı temaların seçilebildiği göze çarpmaktadır. Bir yazar temayı insan ekolojisi yönünde kurgularken bir diğeri dünya coğrafyası ekseninde ortaya koyabilmektedir. Gene, bazı yazarlarca tarihöncesi bir yaklaşım doğrultusunda paleo-antropolojik ağırlıklı bir tema benimsenerek konunun ele alınışında tarih yönüne ağırlık verilebilmektedir.
Öte yandan, belli bir yöne odaklanarak müfredatı o yönde ağırlıklandırma yerine anlatıya temel oluşturan alanları çeşitlendirerek dağıtık bir müfredatın da benimsenmesi söz konusu olabilmektedir. Bu tür ele alışlarda astronomi, kozmoloji, fizik, kimya, evrimsel biyoloji, paleontoloji, antropoloji ve arkeoloji disiplinlerin tamamından etkin bir şekilde yararlanılmaktadır. Bu durumda anlatı temasının omurgası doğa tarihi ve çevreci (ekolojik) coğrafya üzerine kurulur. Çünkü önceki ele alışlarda konuya tarih veya bilim olmak üzere iki kutuplu üst ulamsal bakıştan biri esas alındığından bu ikisinin dışında diğer üçüncü üst ulamsal bakışınsa doğa tarihi ve çevreci (ekolojik) coğrafya üzerinden olabileceği açıktır.

Görülüyor ki, en geniş tarihin bu yeni anlatı biçimi için genelde daha çok ekolojik (çevreci) olgu ana tema olarak benimsemiş gözükmektedir. Ancak burada da iki tercihli bir durum öne çıkmaktadır. Biri Gaia Kuramı tarzı olarak gezegenimizi canlı holistik bir bütün mahiyeti ile ele alan yaklaşım olurken, diğeri ekosistemik temelli analitik-redüksiyonist yaklaşımı benimsemektedir.

Büyük Tarih konusunda değinilmeden geçilmemesi gereken diğer bir husus da anlatı bütününü yönlendiren stigmerjik özün ne olduğu sorusudur. Bu tür bilgi oluşum ve akış süreçlerinde kaçınılmaz olarak zaman okunun, yani termodinamiğin ikinci yasası olarak entropinin düzen bozucu ajan olarak devrede olduğu bilinmektedir.  Düzen bozuculuğu sistem kurarak ve besleyerek aşmaya çalışan enerji yitirgen yapıların olmazsa olmazı mahiyetindeki girdisi olan enformasyonunsa entropiye karşı gelmekte olduğu noktasından hareket ile uzay/zaman akışında giderek artan bir karmaşıklaşma olgusunun stigmerjik öz olduğu ve süreci yönettiğini söylemek doğru olacaktır.

Nitekim “Big History” (Büyük Tarih) kavramının isim babası David Christian daha ilk kitabında (**) konuyu uzay/zaman akışı içinde gelişen sekiz aşamalı bir karmaşıklaşma süreci olarak kurgulayıp ele almaktadır. Yazarın diğer iki yazar, C. S. Brown ve C. Benjamin ile birlikte kaleme aldığı yeni kitabında da ayni müfredatta ayni aşamalandırmanın benimsediği görülmektedir (***).

Genel olarak ifade etmek gerekirse, benim düşünceme göre 21. Yüzyıl evreni bütünsel görüngeden kavrama çağı olma eğilimi yönünde yol almakta olduğundan holistik anlayışa dayalı olarak en uygun tarih yaklaşımı mahiyeti ile Büyük Tarih tasarımının benimsenmesi doğru bir seçim olacaktır.

Mustafa Özcan (28 Aralık 2015)
______________________
(*) Devam edecektir.
(**) Christian. D. , Maps of Time: An Inroduction to Big History, University of California Press, 2004.
(***)Christian, D. , C.S. Brown and C. Benjamin, Big History: Between Nothing and Everything, McGraw-Hill Education, 2014.



28 Kasım 2015 Cumartesi

Otokrasi ve Bilim, Rusya Örneği (Fuat İnce, 28 Kasım 2015)


Otokrasi ve Bilim, Rusya Örneği

Otokratik yönetimlerin hakim olduğu ülkelerde, bilimsel ve teknolojik gelişmenin desteklendiğini veya tam tersine, zarar gördüğünü gösteren örnekler verilebilir. Rusya her iki yönde de örneklerin bulunduğu bir bilim tarihine sahiptir. “Deli” Petro ve Stalin dönemlerini yaşamış bir ülke bugün de Putin döneminde otokrasi ve bilimin gelişmesi arasındaki ilişkilere sahne olmaktadır.

Rusya 18inci yüzyıl başlarına kadar bilimde sözü edilen bir ülke değildi. Daha çok geri kalmış bir tarım toplumu olarak nitelendirilebilirdi. Rusya’nın bilim ve teknolojide Dünya düzeyine çıkması, bizim “Deli” Petro dediğimiz, ama  Rusların ve diğer batılıların kendisine “Büyük” Petro dediği, Çar Piyotr Aleksiyeviç Romanov (1672-1725) zamanında başlamıştır.

“Deli” Petro 1696’da tam yetkiyle hükümdar olmasından az sonra, bilimin ve eğitimin önemini öne çıkaran devrimsel kararlar almaya başladı. Rusçanın yazıldığı Kiril alfabesini geliştirerek dil/yazım standardı getirdi. İlk kez Rusça gazete çıkmasını sağladı. Rusya’da ilk bilimsel dergiyi çıkarttı. Evrensel klasikleri Rusçaya çevirtip yayımlattı. Avrupa'nın en önemli kütüphanelerinden birini kurdurttu. Uzay gözlem enstitüsü, botanik bahçesi, müze, basımevi, sanat atölyeleri, ilk hastane ve ilk tıp fakültesini kurdurdu.

Bütün asillerin, bürokratların ve devlet çalışanlarının 10-15 yaş arası çocuklarına eğitimi zorunlu kıldı. Okuma yazma yanında eğitimde matematik, geometri ve fen bilimlerine ağırlık verdirdi. Sınav sistemi kurarak sınavları geçme mecburiyeti getirdi.

Petro, Avrupa’nın bilimde neden ilerlediğini yakından izlemek üzere gezilere çıktı. 18 ay boyunca Almanya, Fransa, Hollanda, İngilere’de tersaneleri, üniversiteleri, askeri tesisleri gezdi. Oralarda sanayici ve bilim adamlarıyla tanışıp görüştü. Ünlü Alman bilimci Leibniz ile ilişkisini hiç kesmedi. Onun tavsiyesiyle  St Petersburg Bilimler Akademisini ve St Petersburg Devlet Üniversitesini kurdu. Avrupa'nın en önemli bilim adamları davetle Rusya'ya geldiler. Akademiye katılan yabancı bilimcilere üç katı fazla maaş verildi. Petro, Bilimler Akademisinin yönetimini akademisyenlere bıraktı. Akademinin üyeleri ve başkanları, Çarın bir müdahalesi olmadan Akademide yapılan oylamayla seçilir oldu.

Bilim dışında sivil alanda da devrimsel kararlar alan Petro, bir takım sosyal reformlara imza attı. Kamu çalışanları arasında kıyafet devrimiyle batılı kıyafetleri zorunlu yaparak kamuda kıyafet birliği sağladı. Ayrıca onların sakal bırakmasına karşı ağır sakal vergisi koyarak kıyafet birliğini pekiştirdi.
Takvim devrimi yaparak Avrupanın kullandığı Jüliyen takvimini resmi takvim yaptı. Kadınların kendi rızaları olmadan evlendirilmesini, aile içi şiddete ve geçimsizliğe yol açıyor diye yasakladı. Belki de en önemlisi Rus kilisenin siyasete müdahalesine son verdi. Kilisenin yönetimini patriğe değil kendi atadığı 10 kişilik kurula bıraktı.

Petro’nun reformları meyvalarını kısa sürede vermeye başladı. Rus bilimciler 18. ve 19. yüzyıllarda bütün pozitif bilim dallarında (fizik, matematik, kimya, biyoloji, havacılık, astronomi) önemli keşiflerde bulundular, Dünya bilim literatüründe ön sıralarda yer aldılar. Devrimlerin yarattığı bu durum 20. yüzyılın ilk yarısına kadar sürdü.

Lenin’in ölümünden sonra 1924 yılında Sovyetler Birliğinin başına geçen Stalin (1878-1953), gelmiş geçmiş en zalim diktatörler arasına adını yazdırmıştır. Kendisine rakip gördüğü her kesimden milyonlarca kişiyi hapsetmiş, Sibirya’ya çalışma kamplarına sürdürmüş ve öldürtmüştür. Baskıcı yönetimin bilim alanına müdahale etmesi, bilimi tamamen resmi devlet ideolojisi ile uyumlu, resmi görüşleri destekleyen bir kurum haline sokmuştur.

Resmi ideolojiyle uyumlu olan, başta fizik olmak üzere bazı alanlardaki destekler, bilim aleminde önemli gelişmeler sağlamayı sürdürmüş, ancak, resmi görüşlere karşı çıkan bilimciler mesleklerinden olmuşlar, hatta hayatlarını kaybetmişlerdir. 1930’lu yıllarda Stalin’in diktası altındaki Sovyetler Birliğinde, onun bilimsel düşünceyi kontrol altına alma çabaları, köklü bir bilim geleneğine sahip bu ülkenin ABD ve Avrupa karşısında nasıl geri kaldığına bir neden olarak da gösterilir.

Stalin’in baskısının en güzel örneği, ya da hazin öyküsü, biyoloji ve genetik alanında olmuştur. Stalin yanlısı biyolog Trofim Lysenko, Darwin ve Mendel genetiğini burjuva yarıbilimi olarak niteleyip Fransız biyolog Lamark tarafından öne sürülen görüşleri savunduğunda, Stalin onu överek resmi biyolojiyi ona dayandırdı. Lamark 19. yüzyıl başlarında, özetle ifade edersek, anne babadan çocuklarına geçen özelliklerin, genetik geçmişten değil anne babanın yaşam boyu edindikleri eğitim ve deneyimden geldiğini iddia etmişti. Oysa Darwin ve Mendel’in keşifleriyle Lamark’ın öne sürdüğü fikirler Avrupalı biyologlar tarafından terkedilmişti. Ancak komünist ideolojiye daha uygun düştüğü için Rusya’da resmi devlet bilimi oldu.

Bir başka Rus biyologu olan Nikolai Vavilov ise, Lysenko’ya karşı çıkıyordu. Bugün artık büyük Rus biyologu olarak anılan Vavilov, Avrupa’da da çalışmış, Sovyetler Birliği Tarım Bilimleri Akademsinin Başkanlığını yapmış, Dünya’nın birçok ülkesini dolaşarak topladığı tohumlarla zamanında Dünya’nın en büyük tohum bankasını kurmuş, tohumların kökenleri konusunda yaptığı çalışmalarla uluslararası üne kavuşmuş bir bilimciydi. Ancak biyoloji alanında resmi devlet politikasıyla ters düştüğü için yargılandı. Önce ölüme mahkum edildi. Sonra cezası ömürboyu hapse çevrildi. 1943’te hapisanedeyken açlıktan öldü.

Fakat Vavilov öyküsünün asıl acı tarafı Sovyetler Birliğinde yaşanan kıtlıklar oldu. Tohumların iyileştirilmesi başta olmak üzere Vavilov’un tarımla ilgili önerileri bir kenara atılıp Lysenko’nın önerileri itibar görünce Sovyet tarımında verimsizlik ve düşük kalite yıllarca sürdü. Olan halka oldu.
Stalin döneminde ağırlıkla baskı altında olan sosyal bilimler olsa da matematik de baskılardan nasibini almıştır. Matematiğin ve istatistiğin temel yasalarından sayılan büyük sayılar yasası ve rasgele dağılımlar teoremleri, resmi planlamalar ile verilerin uyuşmadığını gösterince resmen “yanlış kuramlar” olarak nitelenmiş, bunların doğruluğunu savunan tanınmış matematikçiler Kolmogorov ve Slutsky, ısrar etmeyerek  çalışmalarını başka alanlara kaydırmak zorunda kalmışlardı. Bilahare bazı verilerin kuramla uyuşmasını sağlamak için değiştirildiği de ileri sürülmüştür.

Bir başka ilginç öykü de “Big Bang” kuramcısı, ilk Sovyet siklotronunun tasarımcısı büyük fizikçi Gamov ile ilgilidir. Gamov ve eşi resmi yollarla ülke dışına çıkamadığı için gizli yollardan kaçmaya karar verirler. Karadenizin kuzeyindeki Odesa kentindeyken kürek çekerek, rüzgar ve akıntıların da yardımıyla Türkiye’ye varabileceğini hesaplar ve birlikte bir sandalla yola çıkarlar. Ancak çok geçmeden kötü hava koşulları da bastırınca bu işin olanaksızlığını anlayıp geri dönerler.

Stalin’den sonra Khruschev döneminde (1953-1964) bilim üzerindeki baskı önemli ölçüde kalkmış sayılır. Fakat Brezhnev döneminde (1964-1982) gene bazı olumsuzlukların yaşandığı bilinmektedir. Gorbachev’in döneminde ise (1985-1991) glasnost ve perestroike politikaları ile Rusya’da bir açıklık ve serbesti ortamı doğdu ve bunun sonucunda 1991 devriminin de yolu açıldı.

1991’de Sovyetler Birliği çöktükten sonra gelen serbesti ortamıyla yeni devletin yönetiminde başgösteren kısa süreli de olsa bir kargaşa içinde bilim ve teknolojiye destek büyük ölçüde azalınca, bilimcilerin önemli sayılarla ülke dışına çıktığı görüldü. 1990lı yıllarda Amerika ve Avrupa’ya giden bilimci sayısının 30 000 kadar olduğu tahmin edilmektedir.

2000’li yıllarda tekrar ekonominin düzelmesi ve devlet düzeninin yerleşmesiyle bilim ve teknolojiye destekler arttı. Hükumet bilimcilerin geri dönüşünü teşvik için kampanyalar başlattı. Öncelikli alanlar ilan edilerek bu alanlarda büyük devlet destekli projeler ortaya kondu. Küçük küçük sayılarla da olsa tersine bir beyin göçü başladı. Batılı ülkelerle bilimsel işbirliklerinin artması da buna katkıda bulundu. Ancak tersine beyin göçü birkaç yüz kişiyi bulmuşken, son birkaç yılda Putin’in otokratik yönetimi nedeniyle gene duraklamaya girdiği görülmektedir. Putin’in bilime karşı olmasa bile genelde baskıcı yönetiminin, Rusya’da bilim açısından olumsuz sonuçlara yol açma olasılığı ülkenin içinde ve dışındaki Rus bilimcileri tarafından endişeyle karşılanmakta ve protesto edilmektedir.

Yüksek prestijli Nature dergisi Aralık ayındaki bir sayısında 5-6 Aralıkta (2014) Saint Petersburg’da yapılan Rus biliminin geleceği konulu toplantıdan haberler vererek, Rus bilim dünyasındaki politik çalkantıları konu eden bir makale yayımladı. Makale jeopolitik gerilimlerin Rusya’nın Batı ile ilişkilerine zarar verirken Rus biliminin kendi başına ne derece başarılı olabileceğini sorguluyor. St Petersburg’da İngilizce eğitim yapan özel Avrupa Üniversitesinde yapılan toplantıya, bazı üst Rus düzey yöneticileri yanında, Rusya içinden ve ABD ile Avrupa’ya göç etmiş bilimcilerden oluşan 100 kadar kişi katılmış.

Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna’da Rus yanlılarının Rusya desteği ile sürdürdükleri ayrılma çatışmaları gölgesinde yapılan toplantı, Putin yanlısı milliyetçi bilimciler ile demokrasi ve batı yanlısı bilimciler arasında gergin bir ortamda geçmiş. Hele atışmalar sırasında milliyetçi bir Rus katılımcının bir ara Stalin posteri açmasıyla ABD vatandaşı bir Rusun bağırarak protestosu ve salonu terketme düzeyine varmış.

Toplantı Rus bilimciler arasındaki derin görüş farklarını su yüzüne çıkarmış. Batıya göç etmiş olan veya olmayan bazı Rus bilimciler, Putin’e ve onun politikalarına sıkı bağlılık gösterirken, Rusya’nın bilim ve teknolojide Batı ile işbirliği ve ilişkilere girmeden de Dünya liderliğine oynayabileceği görüşünü savunmakta.  Buna karşılık Batı ülkelerinden gelen bir takım Rus bilimciler Putin’in Ukrayna girişimlerinden ve içerdeki baskıcı politikalarından endişe duymakta, demokrasinin olmadığı ortamlardan bilimincilerin rahatsız olduğunu, oradan ayrılmak isteyeceklerini ve böyle ortamlarda bilimin gelişemeyeceğini savunmaktalar. Kendi göçlerini de görüşlerine örnek ve destek olarak göstermekteler.

Sert tartışmalardan sonra ABD’deki Michigan Üniversitesinden gelmiş bir Rus bilimci, “ülke yönetimine kabadayılık hakimken ve gelecek gri bulutlarla kaplıyken böyle toplantılarda ülke biliminin geleceğini tartışmak anlamsız” diye bağırarak toplantıyı hışımla terketmiş.

Toplantının bir amacı Rus bilimini tekrar eski prestijli günlerine nasıl döndürüleceğinin yollarını aramaktı. Komünizm gibi bilim de 1990’larda Rusya’da çökmüş gibiydi. Toparlanmanın sürmesine rağmen bilimsel üretim, rakip sayılabilecek Çin’in düzeyinden hala oldukça geride bulunuyor. Matematik ve bazı fizik konularında Rus bilimi hala güçlü. Ancak başta yaşam bilimleri olmak üzere bazı konularda başka ülkelerin gerisinde.

Saint Petersburg’daki toplantının daha ilk gününde Putin ve onun bilim danışmanı Fursenko’ya karşı şikayetler ortada dolaşır olmuş. ABD’nin seyahat yasağı uyguladığı kişiler arasında olan Fursenko’ya karşı protestoların bir nedeni onun Putin’e yazdığı bir mektubun dışarıya sızmış olması. Altında Putin’in “olur” notu bulunan mektupta Fursenko öncelikli bilim alanlarını ve buralarda devlet destekleri öneriyordu. Toplantıdaki genel hava, bilim politikası ve öncelikli alanların böyle kapalı kapılar arkasında bir iki kişi tarafından belirlenmesini doğru bulmuyordu. Demokratik bir ülkede bu konular geniş bilimci tartışması ve katkısı ile belirlenmeliydi.

Toplantıya katılanlar aynı zamanda 2013 yılında Rus Bilimler Akademisinin bağımsız olmaktan çıkarılıp doğrudan Putin’in kontrolunda bir kuruma bağlanmasını protesto ediyorlardı. Fursenko bu protestolara yanıt olarak zaten birçok bilimcinin doğası itibariyle hükumete karşı olduğunu söyledi. Fursenko’nun üst düzey başarılı Rus laboratuarlarına devlet desteğinin artacağını bildirmesi ise alkışlarla karşılandı.

Toplantının bir başka amacı hala devam etmekte olan ve özellikle entelektüelleri ve gençleri içeren Rusyadan beyin göçünün nasıl önünün alınacağını tartışmaktı. Kaçışın nedenini dört yıl önce dışarı giden tanınmış ekonomist Guriev, yetkin sayılacak bir ağızdan anlattı ve en önemli nedenin Hükumet baskısı korkusu olduğunu söyledi.

Birçok bilimcinin ortak fikrine göre, mevcut hükumet politikaları durumu daha da kötüleştirme yönünde. Kaba rakamlarla 30 000 çıkışa karşılık, geri çağrı ve teşviklere rağmen sadece birkaç yüz kişi geri dönmüş.

Geri dönüşleri teşvik eden bir unsur, Rusya ile Batıdaki akademik kuruluşlar arasında işbirliği olanaklarının artması. Rusya’ya döndüğünde Batı ile ilişkilerini sürdürebilmek olumlu bir unsur. Ancak şimdi batıdan gelen ambargolarla bu yol zayıflamış oluyor. Kendi doğup büyüdüğü ve eğitim aldığı ülkesine dönmek isteyen ama Batı ile ilişkilerinin de koparmak istemeyen bilimciler bir ikilem içinde.

2010 yılında Rus Hükumeti yabancı bilimcileri ülkeye çekmek için 12 milyar rublelik bir mega-teşvik programı açıkladı. O günün değeri ile 428 milyon ABD doları olan bu program tüm yabancı uyruklulara açıksa da asıl amaç Rus kökenlilerin geri dönüşlerini sağlamaktı. Ama Boston Üniversitesinden gelen bir Rus bilimcinin toplantıdaki sözleri bu çağrıyı şöyle yanıtlıyordu: “Güzel bir yaşam ve verimli bir bilimsel çalışma sürdürdüğüm ortam varken, neden korku ve baskının hüküm sürdüğü bir yere döneyim?”

Bazı bilimcilere göre politik ortamı değiştirmek ve bilimin yeşereceği bir ortam yaratmak için Rusya içinde bulunup çaba göstermek, içerden çalışmak gerekir. Mega-teşvik programından yararlanma ödülü kazanan dört kadından biri olan ve Yale Üniversitesi Çocuk Çalışmaları Merkezinden gelen Rus kadın bilimci “Ben bir Rusum. Politika ile ilgilenmem doğaldır ama görüşlerimi ne zaman nasıl ifade edeceğime kendim karar veririm” demekte.

Rus bilimini geliştirmek içerden çalışmakla olur görüşü ile ABD’den Rusya’ya geri dönen bir başka bilimci “Ben ana vatanımla barış içindeyim. Burada beni rahatsız eden yok. Ekonomik ve politik sorunlar beni ilgilendirmiyor. Rusya’nın bana ihtiyacı varsa kaçmam.”demekte. Ancak bu kişi gene de ABD ile ilişkilerini koparmak istememiş ve Moskova’da ABD’den MIT (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) ile birlikte kurulan ve İngilizce eğitim veren Skolkova Bilim ve Teknoloji Üniversitesinde çalışmaya başlamış.

2014 Aralık ayındaki toplantıdan Putin hükumetinin fazla etkilenmediği görülmekte. Bu yılın Mayıs ayında Rusya’da bilim destekleriyle tanınan bir STK olan Dynasty vakfının “yabancı ajan” suçlamasıyla kapatılması yoluna gidildi. Dynasty vakfı eski bir oligark ve filantropist olan Dmitry Zimin tarafından 13 yıl önce kurmuştu. Vakfın en belirgin faaliyeti gençler için bilim kampları açmasıydı.

Vakfın sonunu getiren inceleme, Rusya Adalet Bakanlığının vakıf belgelerini uzun süre incelemeleri sonucunda yayınladığı bir raporla sonuçlandı. Raporda açık kanıt ve ayrıntılı gerekçe belirtilmemekle birlikte, “yabancı ajan” suçlaması nedeninin herhalde vakfın Rusya dışından aldığı destek olduğu sanılmakta.

Putin tarafından 2012 yılında geçirililen bir yasaya göre yurt dışından finansal destek alan ve “politika ile ilgilenen” kuruluşlar “yabancı ajan” olarak etiketlenebiliyorlar. Hükumetten daha önce ödüller alan vakfın kurucusu Zimin, “yabancı ajan” olarak etiketlenmeyi içine yediremediği için artık birikimlerini bilim için harcamaktan vazgeçtiğini söylüyor.

Dynasty’nin kapatılması Avrupa ve ABD’ye göçetmiş Rus kökenli bilimcilerden protestolar gördü. Yayınlanan görüşlerde Putin dönemi uygulamalarının Stalin devrini çağrıştırdığı, gelişmelerin Rus bilimi için geriye gidiş olduğu ve üzüntü yarattığı belirtilmekte.

Rusya’nın bilim ve teknoloji geçmişi Türkiye için de ders alınacak bir örnek oluşturuyor. Okuyucular özellikle Rusya’nın 300 yıl önceki atılımlarını bizim ancak Cumhuriyet ile yapabildiğimizi not edecek ve son yıllardaki paralellikleri de değerlendireceklerdir.

Fuat İnce (28 Kasım 2015)


Kaynakça: