10 Ekim 2015 Cumartesi

Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri -XII- (*) (Mustafa Özcan, 10 Ekim 2015)


Osmanlı Tarihi ve Tarihin Paradigmik İlkeleri  -XII- (*)

Bir önceki denemede işlenen konu bireysel bellek olunca, izleyen bu denemenin konusu da grup için olan, onun diyalektik bütünleyici karşıtına dönüşmüş biçimi diye nitelenen kolektif (derlemsel) bellek olmaktadır. Bu nedenle kolektif bellek konusuna tarih ile olan ilişkisi bağlamında değineceğim.

Kolektif belleğe toplumsal bir özellik olarak ilk dikkat çeken kişi tanınmış Fransız sosyologu E. Durkheim olmakla birlikte konuyu sosyal bilimler alanına bir kavram olarak kazandıran H. Bergson’un doktora öğrencisi Fransız sosyal felsefeci Maurice Halbwachs (1877-1945) olmuştur. Yahudi kökenden geldiği için Naziler tarafından konulduğu Weimar’daki Buchenwald Toplama Kampında 1945 yılında difteriden ölen Halbvachs’ın bu çalışması tarih ile sosyoloji (daha uygun olarak sosyal psikoloji demek gerekir) arasındaki en önemli kavramsal köprünün oluşturulması anlamına da gelmektedir.

Çalışma kitap olarak La Mémoire collective” adı ile ölümünden sonra 1950 yılında yayımlanabilmiştir. Böylece derlemsel bellek konusu seminal (konuya can suyu veren) mahiyet ile sosyoloji ve sosyal psikoloji literatürüne kazandırılarak toplum ilişkileri kapsamında işlenmeye başlanmıştır. Ancak yazarın kolektif bellek konusunu, “sosyal çerçevenin değişimi” durumunda ortamdaki grup bireylerinin anılarını mutabakat ile yeniden inşa etme süreci şeklinde bir bağlam ile E. Durkheim’ın mentorluğu eşliğinde daha 1920’lere doğru ele almaya başlamış olduğu anımsanmalıdır.  

Geçmişin sosyal olgularının bir amaç, bir erek kapsamında kullanılmak üzere araçsallaştırılması diye de soyutlayıcı bir yaklaşım ile tanımlanabilecek olan derlemsel belleğin ulusal sosyolojilere göre tasnifi ile oluşmuş değişik tipleri bulunmaktadır. Bu husus özellikle Kıta felsefesinin bir konusu olduğundan özellikle Alman ve Fransız tasniflerinde farklılıklar olarak ortaya çıkmaktadır.

Fransızların siyasete yakın bir tarzda resmi, canlı ve tarihçi diye üçe ayırdığı derlemsel belleği Almanlar ise toplumsala yakın teknik bir yaklaşım ile kültürel ve iletişimsel diye ikiye ayırarak farklı bir tipleştirmeye tabi tutmaktadır. Böylece, kolektif belleğin sınıflandırılarak çeşitlendirilmesinde tam bir mutabakatın henüz sağlanamadığı sonucuna varabilir.

Birinin ulusların resmi tarihine ideolojik kaynaklık ettiği, diğerinin ise yerel tarihi inşa eden grupsal mutabakat belleği olarak işlev gördüğü resmi ve canlı bellekler, birbirinin tümleyicisi iki karşıt kutup mahiyeti ile bunlardan diyalektik sentez yapan tarihçi belleğinin kaynağı olmaktadırlar.  Diğer bir deyişle, toplumun sistemik hiyerarşisinde tavan ve taban diye de nitelenebilecek düzeylerdeki bu iki özgün belek, tarihçinin elinde resmi ve yerel iki tip tarih biçiminden evrensel olmaya doğru yönelmiş genel bir tarih biçimi için tarihçi belleğine kaynaktırlar.

Ayrıca kolektif bellek grup kimliğini de temsil eden bir mahiyete de sahiptir. Bu kapsamda kolektif belleğin grup kimliği ve temsilindeki özellikleri olarak grup aidiyeti, grubun aktif geçmişinin temsili, grup sosyalinin çerçeveleyicisi ve araçsallaştırıcısı, anın anlamı için sembol olma işlevleri vardır. Böylece kısaca ifade etmek gerekirse kolektif bellek süreci, kendimiz olmakla başlayan otobiyografik ve epizodik canlı belleklerimizden hareketle bizi çevreleyen tehditkar yeni toplumsal koşullara karşı biz olmayı sağlamak için geçmişimizi aidiyet güdümüzün etmenliğinde kimlik olarak yeniden oluşturma, haklılaştırma ve yüceltme işidir. 

Bireysel bellek ile karşılaştırıldığında kolektif belleğin özünde otobiyografik belleğin olduğunu görmemek olanaklı değildir. Öyküsel (epizodik) belleğin kişiseli olanı olan otobiyografik bellek, bu kapsamda tarihçi tarafından tarih inşası için olaylar ve insanlar temelinde öznelden nesnele doğru diyalektik bir akışla tarihçi belleği olarak sentezlenmektedir. Diğer bir deyişle, bu şekildeki tikelden tümele geçişle, nesnelleşmeye doğru asimptotik olarak ilerleyerek inşa edilmekte olan tarih, bu nedenden dolayı bugünkü haliyle hiçbir zaman tam anlamıyla nesnel olması olanaklı olmayan bir disiplindir. Yani, tarih en azından öznellikler içereceğinden yanılabilir.  Ve yenilenebilir geçmişi betimleyen kültürel olguların sosyal kimliği temsi eden bir sistematiği olarak doğruya ve en geniş kapsamlı olana yaklaşmaya çabalayan en önemli beşeri bilimdir.

Sonuç olarak da tarih, belirli sosyal hareketleri kültürel etmenler doğrultusunda insanoğlunun kolektif belleğinin aracı ile kendi tarihselliğinin kaydını tutması, diğer bir deyişle de kültürel belleğinin ereğine uyumlu olarak olaylar ve bireyler bağlamında geçmişin kaydını yapmasıdır.

Tüm anlatılanlar ışığında denebilir ki, tarihçinin anlatısında “biz” olmaması gerekir iken kolektif benliğin anlatısında ise “biz olmayan” yoktur.

Tarih anlatısı ile kolektif bellek anlatısı arasında kapsamları itibari ile de bazı karşıtlıkların var olduğunu yeri gelmişken vurgulamadan geçmemek gerekir. Örneğin, kolektif bellek anlatısı yerel tarih anlatısı olarak mikro olaylarla ilgiliyken genel tarih anlatısı makro olaylara yönelik bir içerik inşası mahiyeti ile gelişir. Bu bakımdan ilerleyen dönemlerde tarihçiler (tarih topluluğunca) daima daha evrensele doğru bir çaba benimsenmiş olarak tarihi yorum çerçevesini genişleteceklerdir. Bu öze “tarihin meta düzeyli paradigmik ilkesi” demek yerinde bir tanımlama olacaktır.  

Gene kapsam olarak tarih mitolojiye dönüşmemek için tematik olarak reel olanı ele alıyor iken canlı bellekten çıkan kolektif belleğe dayalı yerel anlatının efsaneleri de işin içine katması olanaklıdır. Bu bakımdan tarihçi belleği tarih disiplinine, kolektif bellek ise sosyal psikolojiye yatkın ve uygun bir yaklaşımı, bir yöntemi temsil etmektedir.
__________________________

(*)Devamı gelecektir.


Mustafa Özcan (10 Ekim 2015)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder