4 Ağustos 2012 Cumartesi

Evrensel Yasalar (Erol Erbirer, 4 Ağustos 2012)


Evrensel Yasalar

1)    Karşıtların Birliği ve Savaşımı Yasası:
Üç evrensel yasadan biri olan bu yasa, nesnel gerçeğin ve insan bilgisinin her alanında etkin ve geçerlidir. Doğada, toplumda ve bilinçte tüm nesneler, olaylar ve süreçler içlerinde bir karşıtlık, eşdeyişle eytişimsel iç çelişki taşırlar. Bu karşıtlık tüm devim ve gelişmenin kaynağıdır. Nesneler, olaylar ve süreçler bu karşıtlıkla devinir ve gelişirler. Bu karşıtlıklar hem bir birlik (biri olmadan öbürü de olmaz) hem de bir savaşım (biri öbürünü sürekli olarak dışındalar) içindedirler, birbirine geçişler (biri öbürünü sürekli olarak alt etmekte, onun yerine geçme eğilimindedir). Doğa, toplum ve bilinç bu evrensel yasa ile işler ve gelişir. Gelişme, bu savaşım sonucu birliğin ortadan kalkıp, yerine yeni bir birliğin doğması demektir. Bundan ötürüdür ki, karşıtların birliği geçici (eş deyişle; göreli, ilineksel, ikincil), karşıtların savaşı ise sürekli (eş deyişle; saltık, temel, birinci) dir. Bu yasadan dolayıdır ki eski, daima yerini yeniye bırakır.

Devim ve gelişme karşıtların savaşımının sonucu olduğundan bu yasaya “eytişimin özü” denir. Gerçekten de eytişimin yapısı bu birlik ve savaşımdır. Eytişim deyiminden anlaşılması gereken bu birlik ve savaşımdır. Her nesne, olay ve süreçte eytişimsel birlik ve savaşım içseldir. Hiç bir dış etkiyi gerektirmez, eş deyişle dışsal bir etkinin sonucu değildir. Kaldı ki eytişimsel deyiminin daima içsel olanı dile getirir. Örneğin bir meyvenin dalından koparılması mekanik bir devim, kendiliğinden olgunlaşıp düşmesi eytişimsel bir devimdir. Karşıtların birliği ve savaşımı da böylece eytişimsel, eş deyişle içseldir. Karşıtların birliği ve savaşımı yasası devimin ve gelişmenin kendiliğindenliğini dile getirir.

2)    Nicelikten Niteliğe Geçiş Yasası:
Nicelik ile nitelik bağımlıdırlar, birbirlerine dönüşürler, yarıştırılamazlar. Sadece nicel ve de sadece nitel olan hiçbir şey yoktur. Her nesne ve olay, belli bir nitelikte belli bir niceliğin birliğidir. Bozulması o nesne ya da olayı başka bir nesne ya da olaya dönüşürler. Bir şeyin neyse o kalması için niteliksel yanıyla niceliksel yanının belli bir oranda birleşmiş, dengeye girmiş olması gerekir. Örneğin azotla oksijenin birleşmesinden meydana gelmiş, birbirinden başka olan çok sayıda madde vardır.

Nicelik değişmesi olmaksızın nitelik değişmesi mümkün değildir. Nitelikle niceliğin bağımlı birliğinde temel olan niteliktir. Çünkü, bir nesne ya da olayın çok sürekli bir varlık biçimi vardır, ve niceliksel olarak değişirken bu niteliksel varlık biçimini belli bir sınıra kadar sürdürür. Niteliğin değişmesi için niceliğin değişmesi zorunludur, ama her nicelik değişmesi nitelik değişmesini gerektirmez. Niteliğin değişmesi için niceliğin belli bir sınırı aşacak derecede değişmesi, eş deyişle belli bir nesne ya da olayın birliğinde nitelikle ilişkisel derecesini bozacak kadar azalması ya da çoğalması gerekir. Örneğin 1-99 sıcaklık dereceleri arasında su niteliğinde olan iki hidrojenle bir oksijen sıfır sıcaklık derecesinde buz ve 100 sıcaklık derecesinde gaz niteliğine dönüşür. Belli denge sınırını aşan her nicelik değişimi bir nitelik değişimini zorunlu kılar. Ne var ki, her nitelik değişimi de yeni nicelik değişimlerine olanak sağlar. Devrimin ve gelişmenin temel yasası budur.

Gelişmenin, niceliksel değişmelerin niteliksel değişmelere dönüşmesiyle gerçekleştiğini açıklayan yasa (eytişimsel özdekçiliğin meydana koyduğu bu yasa) doğada, toplumda ve bilinçte alt alandan üst alana doğru ilerlemenin hangi koşullar altında gerçekleştiğini açıklar. Bu nesnel yasaya göre her türlü gelişme, nicelikçe birikmelerin zorunlu olarak nitelik değişimini gerektirmesiyle gerçekleşir. Örneğin, 100 dereceye kadar kaynatılan su nitelik değiştirip buhar olur. Doğa, toplum ve bilinç bu yasayla devinir ve gelişir. Gerçekleşen, eski’nin yok olarak yerine yeniyi bırakmasıdır. Ne var ki bu yeni, her gelişme sürecinde mutlaka eskiyle zıtlaşan bir yeni değildir. Yeni, kendinden önceki aşamaya göre yeni olduğu halde, kendinden sonraki aşamaya göre eskidir. Kimi yerde de yenileşmiş bulunduğu halde eski yapısını sürdürür.

3)    Olumsuzlanmanın Olumsuzlanması Yasası:
Olumsuzlanmanın olumsuzlanması yasası da diğer iki yasa gibi doğanın, bilincin ve toplumun evriminde geçerli olan evrensel bir yasadır. Sonsuz ve sınırsız evrim, tüm evrende bu üç yasanın işlemesiyle gerçekleşir. Olumsuzlanmanın olumsuzlanması yasası, karşıtların birliği ve savaşımı yasasının doğal ve zorunlu sonucudur. Evrende her nesne, olay ya da süreç birbirlerini karşılıklı olarak yok etmeye çalışan çeşitli karşı yönler ve eğilimler taşır, bu onların savaşımıdır. Ama bütün bu karşıt yönler ve eğilimler aynı zamanda birbirleriyle sıkıca bağımlıdırlar, biri olmadan öbürü de olamaz. Bu da onların birliğidir.

Gelişme sürecinde yeninin eskiyi olumsuzlaması, karşıtlar arasındaki çelişkilerin çözülmesinden ve aşılmasından başka bir şey değildir. Olumsuzlanmanın olumsuzlanması yasası, aynı zamanda nicelikten niteliğe geçiş yasasıyla da organik bağlılık içindedir. Çünkü, olumsuzlanma eski bir nitelikten yeni bir niteliğe geçiş demektir. Bu da niceliksel birikimlerin gereken olgunluğa ulaştıkları zaman sıçramasıyla gerçekleşir. Her yeni, eskinin bağrında ve onun olumlu bölüm ve eğilimlerinden oluşur. Bundan dolayıdır ki her yeni, aynı zamanda eskinin daha yetkinleşmiş ve gelişmiş bulunan özelliklerini taşır.

Erol Erbirer (4 Ağustos 2012)

22 Temmuz 2012 Pazar

Gerçek, Bilgi, Bilinç Üzerine Çalışma (Erol Erbirer, 22 Temmuz 2012)


Gerçek, Bilgi, Bilinç Üzerine Çalışma

İnsanlığın en büyük amaçlarından birisi de “GERÇEĞİ” aramak değil midir? Bunun için önce “GERÇEK” nedir, bu kavramın tanımını yaparak çalışmama başlamak isterim.


GERÇEK: Bir nesne, bir durum, bir nitelikle ya da bir olgu olarak somut bir şekilde var olandır. Bilinç ve düşünceden bağımsızdır. İnsan gerçeğin bilincinde olsa da olmasa da, gerçek varlığını sürdürür. Metafizik Dünya görüşünün benimseyişi uyarınca yetkin, bütünsel ve değişmez bir niteliği vardır. Yani saltıktır. Diyalektik Dünya görüşünün bilimsel benimseyişi uyarınca ise sürekli olarak değişen, ilişkili ve bağıntılı bir niteliği vardır; yani görelidir. Bir tek değil, pek çok gerçek vardır. Bu çokluklar her bir gerçeğin “GÖRELİ” oluşundan kaynaklanır.

BİLGİ: Aklımız sayesinde belli bilgileri ediniriz. Bu bilgileri geliştiririz, ve bu bilgilerden kuram dediğimiz kuşatıcı görüşlere ulaşırız. Peki neden bilgiye gerek var? Bilgi olmasa ne olurdu? Biz ancak bilgilerimize dayanarak yaşamak zorundayız. Bilgilerimiz olmasaydı, yaşamımız da olmazdı.
Bilgi nedir? Bilgi bir yargıdır. İnsan duyu organları ile bu evreni algılar. Burada algılayan ben (süje) ile algılanan nesne (obje) vardır. İnsanın dış Dünyasının yanında kendi iç Dünyası da insan için (obje) olur. Bu objeler duyumsama yolu ile insan beyninde izler bırakır, bu bağlamda basit olarak bu izler üzerinde yapılan (ansal) zihinsel etkinliğe düşünme dersek, insan düşünme yolu ile soyutlamalar yaparak kavramlara ulaşır. Kavramlar arasında ilişkiler kurarak yargılara varır, çıkarsamalar yapar, bu sürecin sonunda oluşan ürüne “BİLGİ” denir. Başka bir deyişle insanın toplumsal çabası ile meydana getirdiği nesnel dünyanın yasalı ilişkilerinin düşüncesinde yeniden üretimidir. İnsanla çevresi arasında kurulan ilişki eş anlamda BİLGİ.

BİLİMSEL BİLGİ: Bilgi nesnelerin kendilerinden başlar duyular ile algılanır, us’unda çeşitli soyutlamalara ve bireşimlere uğrar, kavramlaşır, ulamlaşır ve yasalaşır. Sonra yeniden doğaya nesnelere döner, kendisini pratikte denetleyerek doğrular. Pratikte doğrulanma gerçekleşmez ise bilgi süreci tamamlanmamış ve Bilimsel Bilgi oluşmamış demektir. Vaktiyle birbirini izlemiş iki olaydan onların gelecekte de birbirini izleyecekleri sonucu çıkmaz. İşte Bilimsel Bilgi gerçeğin sıradan bir fotoğrafını aşıp saptanan olayların arkasında, onları birbirine bağlayan, araştıran, gerçekliği örten kabuğu soyup atar. Bir tür ve içindeki Genellik ve Süreklilik çekirdeğini bulup ortaya çıkarır. Doğadaki gerçeklik olsun, sosyal gerçeklik olsun, bilimin onun üzerine eğilip yasaları bulup çıkarması “YÖNTEM” sayesinde olur. Yöntem, GERÇEĞİN ya da doğrunun araştırılmasında tutulan yoldur; kuşku ile başlar işe ve elde ettiği sonucunda görece olduğunun bilinci içerisindedir. Demek ki bilimsel bilgi yöntemle elde edilen ve pratikte doğrulanan bilgidir. Güvenli tek yol bilimsel bilgidir. Üstelik gerçeğe varmanın bilimsel bilgi dışında kestirme yolu yoktur.

BİLİNÇ: İnsanın çevresini, kendisini anlamasını sağlayan heyecanı, kanısı, düşüncesi, sezgisi gibi bütün anlıksal süreçlerin toplamıdır. Bilinç öz varlığın tanınabilmesi, gerçeklerin araştırılarak bulunabilmesi için mutlaka kullanılması gereken, insanı diğer varlıklardan ayıran temel bir insansal öğedir. İnsanın kendi düşünü ve etkinliklerinin nedenleri ve sonuçlarıyla ayırdına varmasını, gerek kendisi, gerekse kendisini ve giderek doğayı bilgili ve düzeyli yaklaşımla kavramasını sağlar. Bilinç toplumsal bir üründür. Ve dil’le sıkı sıkıya bağlıdır. Dil olmaz ise bilinç de olmaz. Dil de aklın bir ürünüdür. Dil olmazsa bilgi olmaz. Akıl olmazsa dil olmaz. Böylece akıl kendi organını yaratıyor. Dil’in insan yaşamına zorunlu katkısı, düşüncede kendisini açığa vurmasıdır. Aslında dil ile düşünme bir bütünün parçasıdır. Düşünme dil’de kurar kendini, dil düşünmeyi biçimler. Hayvanın geçmişi ile hiç bir bağı yoktur. Buna karşılık insan tarihinin bir ürünüdür. 

Tüm insan başarıları, kendinden önce yaşayan insan kuşaklarının başarılarına dayanır. Bunun için denilebilir ki; tüm insan başarıları dil’in ürünüdür. Ellerin kullanılması ile iş, dil’in etkisi ile beyin gelişmiştir. Beynin gelişmesiyle duyu organlarının gelişmesi yanyanadır. Kant, “el, dışarıya uzanan beyindir” derken bunu kasdediyordu. Dil ve düşünce insanı insan eden özelliklerinin başında gelmiştir. İnsan evrene açılan tek varlıktır, bunu dili, düşüncesi ve aklı sağlamıştır. İnsansal girişkenlik bilinçle gerçekleşir, insan olaylardan oluşan bilinci ile olaylara egemen olabilir. Bilim öncesi felsefelerde insanların yaşama biçimleri düşünce biçimleri ile açıklanırdı, oysa düşünce biçimleri yaşama biçimlerinin sonucuydu. İnsan bilimsel olarak bunun bilincine vardıktan sonradır ki bilinçli etkinliği ile yaşama biçimlerini de değiştirmeye başlamışlardır.


Hiç bir şeyi değiştiremeyen hayvansal çaba ile her şeyi değiştirebilen insansal çaba arasındaki fark, insansal çabanın bilinçli oluşudur. Örümcek dokumayı andıran bir iş yapar, arı da peteğini örerken bir çok mimara taş çıkartır. Ama en beceriksiz mimarı en usta arıdan ayıran özellik, mimarın kuracağı yapıyı evvelce kafasında tasarlamış olmasıdır. Başka bir deyişle mimar evvelce o yapının hangi işte ve nasıl kullanılacağının bilincine varmış olmakla bilinçli bir davranış sergilemiştir. Bilinç bireyi, saygıya değer ve sorumlu kılar. Her birey zaman içinde tek ve aynı kişi olarak kalıyorsa, sorumluluğunu üstlenmek istenecektir. Kısacası ödevleri olacaktır onun, bilinç yoluyladır ki, kişiyizdir biz; İnsan olarak onur ve saygınlığımızı sağlayan odur. Ne var ki bilinen haklarına saygı, onun yanılmaz olduğu anlamına gelmez. Yanlış yapabilir o, önemli olan bireyin başkalarının hatırlatmalarından önce kesinlemelerinden sıyrılıp yanlışını kendisinin görmesi, Sokrates’e göre bilgeliğin en yüce belirtisi şudur “KENDİNİ TANI”, her insanı bilincinin hayallerini eleştirmeye çağıran bu formüldür.
Çalışmalarımıza yalnız bilimsel bilginin ve us’un yön vermesi bu yolla barış ve mutluluğun aranması, bilindiği gibi bilimsel bilgi evrensel yasalılıktan yansımıştır. Bu uçsuz bucaksız ilksizlik ve sonsuzluk içinde şaşmaz ve aksamaz düzeni sağlayan yasalılıktır. Bu yasalılık nedir? Bunu açıklayabilmek için EYTİŞİMSEL ÖZDEKÇİLİK’İN GENEL YASALARININ açıklamasını yapmalıyım.

EYTİŞİMSEL ÖZDEKÇİLİK; her türlü gelişmenin genel yasalarını saptayan bilimdir. Bilimsel bir dünya görüşüdür. Doğa, toplum ve bilinç algılarını evrensel bir varlık anlayışı içerisinde bütünler ve bütünlüğün aynı çalışma yasası ile geliştiğini meydana koyar. Bundan ötürüdür ki eytişimci ve özdekçidir. Eytişim; “Devrim ve Gelişme”, özdekçilik; “Doğanın insan düşüncesinden bağımsız olarak” varlığı anlamındadır. Her bilim gerçeğin farklı alanlardaki gelişmesini ancak o alanlarda geçerli özel yasalara bağlar. Bu genel yasalar kurgusal varsayımla değil, bizzat doğanın ve bilincin işleyişinden çıkarılmış ve onlara uygulanarak denetlenmiş ve doğrulukları saptanmış bilimsel yasalardır.

BU YASALAR;
1- Karşıtların birliği ve savaşımı yasası,
2- Nicelikten niteliğe ve nitelikten niceliğe geçiş yasası,
3- Olumsuzlanmanın olumsuzlanması yasası,
...adları ile anılırlar.

Bu yasalar, evrende var olan her şeyin bizzat nasıl devinip geliştiğinin, süreklilikte kesintinin ve karşıtlıklarının birdenbire dönüşümlerle nasıl aşıldığının, eskinin yıkılıp yeninin nasıl oluştuğunun anahtarını verir.

Bilimsel bilgi evrensel yasalılıktan yansımıştır, evrendeki tüm nesne ve olaylar,  belli yasaların işleyişi ile gelişirler. Yasalar nesne ve olayların gelişmelerini belirleyen zorunlu, nedensel ve nesnel iç ilişkilerdir. Evrende böylesine iç ilişkileri olmayan hiçbir nesne ve olgu yoktur. Demek ki evrende yasasız hiçbir nesne ve olgu yoktur. Bu uçsuz bucaksız ilksizlik ve sonsuzluk içinde şaşmaz ve aksamaz düzeni sağlayan yasalılıktır. Yasalılık bilincin temelidir. Bilim, nesne ve olaylardaki bu yasaları bulmakla gelişmiş ve insanların olgu ve olaylara egemenliğini sağlamıştır. Evrensel alanların hiç birine başka alanın yasası işlemez. Bundan ötürüdür ki herhangi bir alanın ya da bilimin yasalarını başka bir alan ya da bilime uygulamak isteyen bütün gelişimler kesinlikle bilim dışı sonuçlara düşmüşlerdir.

Bu bağlamda “GERÇEK” sürekli kesintisiz bir olgudur. Onun sonu ve durağı yoktur.

Erol Erbirer (22 Temmuz 2012)


18 Temmuz 2012 Çarşamba

Holistik Bilim (Mustafa Özcan, 18.07.2012)

Holistik Bilim
Bilimin iki temel biçiminden (veya görünümünden ya da ulamından da diyebiliriz) biri olan holistik bilimi, ötekisi olan ve genel olarak bilim diye bilinen analitik bilim ile kıyaslamak son derece öğretici ve yararlı entelektüel bir etkinliktir.
Ancak holistik (bütünsel) bilim kavramı çok yeni ve pek bilinir olmadığından Türkçe günlük dilde sıradan olarak kullanılır değildir. Hatta analitik bilimin dikotomik çifti olması nedeni ile olağandışı önemine karşın en geçerli bilim dili sayılabilecek İngilizcede dahi halen dikkatlice elle alınan ve üzerinde henüz tartışılan bir kavramdır.
Durum bu olunca kavramın entelektüel görüngeden enine boyuna irdelenmesi gerektiği kanısına vardım. İki sözceden oluşan kavram göstergesinin ikinci terimi olan bilim sözcüğünün ne anlama geldiği çoğu insana şu veya bu şekilde malum olduğundan buradaki irdelemede üzerinde durulacak olan terim bir niteleme mahiyetinde olan holistik sıfatı (önadı) olacaktır.
Böylece bu denemenin amacını, holistik kavramının olabildiğince “açık ve net” bir şekilde etraflıca betimlenmesine çalışarak popüler düzeyde anlaşılmasını sağlamak olacaktır diye özetleyebiliriz.  
Holistik sıfatı Yunancada (holos) bütün anlamına gelen kökten gelmektedir. Bütünselcilik anlamına gelen holizm terimini ise 1926 yılında tanımlayıp sanatsal, felsefi ve bilimsel yazına kazandıran General Jan Christiaan Smuts’dır.
Hollanda kökenli bir İngiliz olan düşünür Smuts, ayrıca B.Britanya’nın üzerinde hegemonyasının sürdüğü 19. yy’ın ilk yarısında Güney Afrika’da iki defa olmak üzere toplam olarak 14 yıl süre ile başbakanlık yapmış bir kişidir.  
Smuts holizm terimini bilimsel yöntemin temel yaklaşım biçimi olan redüksiyonizmin (indirgemeciliğin) dikotomik karşıtı olsun diye benimsemiştir. Böylece bilimin çok bilinen bu standard yöntem anlayışının zıt tarafındaki kutbuna bir karşılık bulmayı amaçlamıştır diyebiliriz. Bu doğrultuda yazdığı “Holism and Evolution” adındaki kitapta, Aristo’dan beri söylene gelen, “bütün, parçalarından fazladır” şeklindeki ilkenin evrim olgusu içinde de genel bir geçerliliğe sahip olduğunu göstermiştir. “Holism and Evolution”, çok sonraları, 1968 yılında Ludwig von Bertalanffy’nin sistem kuramının temellerini ortaya koyduğu “Genel Sistem Kuramı” (GST) adlı yapıtına da esin kaynağı olduğundan bu bütünsel alan için “inisiyal”, (başlatan) vuruşu yapmıştır denilebilir.
Öte yandan bu girişimin gerçekleştiği 1926 yılında mikro fizikte kuantum kuramı konusunda holistik görüşün bir ürünü olarak görülebilecek Kopenhag yorumunun indirgemeci görüşe üstünlük sağladığı dikkate alındığında dünyada kuramsal bilimin doruğa ulaştığı bir dönemden geçildiği söylenebilir. Bu dönemi kısaca “holistik-devrimsel zirve”  olarak niteleyebiliriz. O dönemden beş çeyrek asır önce, 19. yy başında ortaya atılan, J. Dalton’un kimyasal elemanların atom kuramı ve J. L. Proust’un kimyasal bileşiklerin rasyonel oranlar yasası bunlara zıt bir yapıda olan analitik, redüksiyonist yani atomistik nitelikteydi. Bu karşıt döneme de “analitik-devrimsel zirve” diyebiliriz.  
Özetle, 20. yy ikinci çeyreğinde ortaya çıkan holizm, 19. yy ilk çeyreğinde ortaya çıkmış olan atomizme diyalektik bir tepki, yani çelişik bir karşı olumdur diye düşünüyorum.
Smuts ve Bertalanffy’nin holizmin bilimsel temel taşları mahiyeti ile açıkladığı bütün ve dizge kavramları arasındaki ilişkinin biçiminin anlaşılırlığını artırmak için bunları sistematize etmek gerekmektedir. Bunun için önerilebilecek şey Kartezyen Koordinatlar şeklindeki dik eksensel gösterimdir. Böylece bu iki boyut somutu temsil eden yatay eksedeki iki karşıt kutup olarak tanımlanır. Dikey olan soyut eksende ise dikotomik çift olan kuram ve yöntem yerleştirilebilir. Bunun anlamı şudur; yatay eksende ne sorusuna cevap bulmayı amaçlayan iki kavrama karşılık niçin ve nasıl sorularına cevap bulmayı amaçlayan iki kavram Kartezyen tarzda ilişkilendirilmiş olur.
Açıklayıcı olacağını düşünerek holizm kavramının boyutlarının konumlandırılması için önerdiğim bu koordinat gösteriminin yanı sıra konunun anlaşılırlığı için terimlerin kavramsal çerçevesinin, yani mantıksal ilişkilerinin çeşitlendirilmesinin de nasıl olacağı açıklanmalıdır.
Önce anımsayalım; bir kavram ne denli soyut, bütüncül ve geniş kapsamlı olursa belirlenebilirliği o denli güçtür. Yani holizm, bu ulama dahil olduğuna göre mantıksal çerçevenin belirlenmesi oldukça zor olacaktır demektir. Hatta bu mahiyet ile ele alınan  holizme kavram demek yerine Batı dillerinde yorumu da içeren soyut kavramları ifade etmek için söylenen kavrayış, yani nosyon,  hatta kuram demek daha da uygun olabilir.
Bu doğrultuda ele alınan terimin tanımı tek tümceyle şöyle yapıla gelmektedir: Holizm, canlının parçalarından daha fazla olan organik ve birleşik bütünsel gerçekliğinin kuramıdır.
Bu tanımlamaya bakılınca felsefi değil de bir bilim ulamından söz edilmekte olduğu kolayca görülmektedir. Ayrıca neden daha 19. yy başları gibi bir erken tarihte tıp ve biyolojide bütünsel bakış açısına dayalı görüşlerin ortaya atıldığı da anlaşılmaktadır. Nitekim alternatif tıp o zamandan beri holistik bilimin olmasa bile holistik anlayışın ilk uygulamamalarını bulduğu pratik bir alan olmuştur.
İlk ortaya atılışından sonraki iki Dünya Savaşı arası ve sonrası 35 yıllık uyku döneminin ardından Batı’da 1960’ların başından itibaren holizm ile ilgili konularda bu kez hızlı ve sürekli bir canlanış dönemi ortaya çıkmıştır. Ama bu kez konu, insan bilimlerini de kapsamına alır bir nitelik sergilemektedir.
Konunun bu kapsamla, o zamandan beri Batı’da hararetle tartışılıyor olmasına karşın 30 yıllık bir gecikme ile dahi olsa, 1990’lardan itibaren Kadıköy Düşünce Platformu’nda dar bir çevre için ancak geniş bir bakış ile ele alınarak gündeme getirilmiş olması Türkiye için önem taşıyan bir olanak yaratmıştır diyebiliriz.  
Bu tür bir girişimin bilimin standardını temsil eden üniversite tipi kurumlarda değil de niçin çalıştay, seminer gibi tali bilimsel oluşumları temsil edebilen “platformlar” düzleminde ele alındığı sorusunun cevabı ise başka irdeleyici bir incelemenin konusudur.
Mustafa Özcan (18.07.2012)

6 Temmuz 2012 Cuma

İnsan, doğanın ürünü mü? Doğa insana tam karşılık geliyor mu? (Erdoğan Merdemert, 6 Temmuz 2012)


İnsan, doğanın ürünü mü? Doğa insana tam karşılık geliyor mu?


Doğaya gözünü açan ilk insan doğaya o kadar yabancıydı ki binlerce yıl onun hakkında hiçbirşeyi bilemedi, öylece baktı durdu, sonra kendini bilmeye çalıştı, aklını ikiye böldü bir parçası ile diğerini aradı ama ikisi de kendisi olduğundan bu özdeşliği böyle bir amaç için bu yolla bölmeyi başaramadı ve bugüne kadar öylece kaldı. İnsan ilk defa doğada ayakta durduğunda boyunun uzunluğu kadar başını yersel doğadan ayırdı sonra havayı kokladı ve onun içinde var olduğunu düşündü daha sonra gökyüzüne baktı yıldızları gördü, toprak ile yıldızların arasında çaresiz kaldı.

Bu yazgı içinde evrim geçiren ve taksonomide hayvan aleminde gösterilen Homo sapiens’e ait bu garip yabancılık hissi, aidiyet ve sığınma duygularının da zorlaması ile korkuya dönüştü, korku “ilk vuran kazanır” kuralını çalıştırıp savunma adına saldırma eylemini başlattı sonra bu eylem gasp ve işgal olarak şekil değiştirdi hala da devam ediyor. Bu uygulama belki insan türünü yok etmedi ama böyle bir geleneği onayladı ve bu savaş insan ile doğa arasında değil insan ile insan arasında geçti. İşte bu yüzden insanın kendini doğaya ait hissetmemesi gibi bir duyguya sahip olması anlamsız değil çünkü onunla aynı özden olmadığını bu duygu ile tecrübe etti.

Doğanın kendine ait bir tini bulunmadığından kendisini yasalar ile sunar, yasalar esnemez, şekil değiştirmez, şekli değişen doğada bulunan maddelerdir ve bu doğa yasalarının evrensel olmasını engellemez. Doğa, insan gereksinimi için çok fazla seçenek bulundursa da bu onu ürettiği anlamına gelmez çünkü onlar aynı özden yapılmamışlardır ve budizm’deki “doğmamış, olmamış, yapılmamış ve bileşmemiş” olan şey bilinç’dir ve bilinç doğayı ve insan bedenin zemini olarak kullanır. Doğada “bilen” varlığa ait töz yoktur, doğada bu anlamda bir sistem de yoktur, o değişebilen bir plana uygun olarak devinmez (sistemler değişebilir, geri beslemeleri vardır ve nadir de olsa yanlışlanabilirler) ayrıca çekim yasası ve kimyasal madde ortamı bir sistem değildir onlar sadece yasa ve ortam’dırlar.

Bildiğimiz sistemlerin içinde en ciddi örnek olarak gösterilebilecek olan DNA'daki sistem (bu örnek canlılığın tamamını oluşturduğundan) doğa tarafından dizilmiş bir amino asit sıralaması ise aynı zamanda doğanın bunun sıralayıcısı olması da gerekir ya da bunun doğada tesadüfen olmuş olması gerekir. Her iki olasılık da geçerli olabilir, tabii kanıtlanabilirse.

Erdoğan Merdemert (6 Temmuz 2012, Cuma)


http://kadikoydusunceplatformu.blogspot.com/

13 Haziran 2012 Çarşamba

Hiperampirik Diyalektik (Erdoğan Merdemert, 13 Haziran 2012)

Hiperampirik Diyalektik

Metod:
Hiperampirik diyalektiğin öznel bakışımı için aşağıdaki alıntılarda maddeleri verilen uygulama biçimleri bir ön tanımlama olarak yeterli olur düşüncesindeyim. 
1-Sosyal gerçekliğin çeşitli alt ve üstyapılarından her biri diğerlerine baş kaldırma, veya onlarla çatışma eğilimindedir. Derinliğine Sosyoloji, ampirik araştırmalara hareket noktası ödevini görecek kadrolarına ulaşmak için sosyal gerçeği az çok yapma bir takım katlarla kurar ve sınırlar.
2-Burada sadece sosyolojik araştırmalara uygun düşecek kadroları kurmak gerekir ve bu kadroların değeri ancak pratik bir şekilde sosyolojik araştırmaya edecekleri hizmet bakımından ölçülebilir.İşe yaramaları için de bu kadroların katılaşmamış olmaları, her türlü değişikliğe ve katların azalıp çoğalmalarına da elverişli olması gerekir. Sıralanan bu katların sayı ve karakterleri son derecede kaypakdır, tamamiyle pragmatik ve pratik bir temele dayanır. Sonra da bu katların hem birbirlerini tamamlıyacak şekilde birbirlerinin içine girmeleri, hem de birbirleriyle daimi bir çatışma halinde bulunmaları gerekir.
3-Sosyal gerçeğin çeşitli katları arasında tesbit edilen süreklilik ve süreksizlik dereceleri de sosyal tiplere, özel sosyal hallere belirli tarih anlarına göre değişir. Meselâ Arkaik bir toplumda, Antik sitede, feodal burjuva toplumlarında mahallî zümrelerde veya akrabalık zümrelerinde, ekonomik faaliyetlerde, ya da "Biz" (Ki bu "Biz" in Gurvitche’e göre Masse Communaute, Communion gibi çeşitleri vardır) lerde, "Başka" larıyla olan münasebetlerde, katlar arasındaki süreksizlik aynı şiddette değildir, ayrıca bu şiddetin derecesi özel hallere ve durumlara göre de değişir.İşte derinliğine sosyolojide olduğu gibi her çeşit sosyolojide bu türlü sonsuz yanlışların önüne ancak bir aşırı ampirizm (hyper-emprisme) ile bir üstün rölativizm (sur-relativisme) le geçilebilir.

Açıklama:
Hiperampirik diyalektik, diyalektiğin özsel algılanışının dilbilimsel ve sofistike yollarla sözde takviye edilerek yakıştırma yollu postmodern bir uygulaması gibi alınabilir. Bunun Gurvitch tarafından geliştirilen bir metodla sosyolojide, ampirizmin de etkisi ile etkisinin artabileceği ve ancak bu yolla kesin sonuçlara gidilebileceği ve böylece sosyolojinin katlarını ve kadrolarını birbirleri ile ilişkilendirmek için kullanılabileceği kabul ediliyor. Diyalektiği mantık ve varlık bilimi dışında monizm, ampirizm, materyalizm ve daha birtakım postmodern akımla birlikte kullanmanın yanlışlığı, onların yöntemlerinin analitik olması ve kendi içlerinde devinmemeleridir, onlar aynı zamanda dışsal-olumsal ve plastiktirler çünkü bu analitik yol tamamen yapısöküme dayanır ve yine bu analitik uygulama tekniği diyalektiğin kendisini yanına ancak gösteriş için alır ya da dilbiliminde olduğu gibi sözcükten sözcüğe semantik sıçramalar şeklinde yapılır. Düşünce analitik değil ama diyalektik olduğunda ancak genişleyen bir ufka sahiptir, hatta ona diyalektik araç bile yetmediğinden asıl kurgul-mantıksal yönteme ihtiyacı vardır ve yine kabul edilmelidir ki düşünce, nihilizmin veya postmodernizmin kolay ve indirgemeci düzlüğünde yolunu kaybeder.

Erdoğan Merdemert (13 Haziran 2012)


11 Haziran 2012 Pazartesi

Entelektüel Bir Ulam Olarak Dünya Görüşü (Mustafa Özcan, 11 Haziran 2012)

Entelektüel Bir Ulam Olarak Dünya Görüşü

İlkin dünya görüşü kavramı için geçen yıl bu konuda yazdığım denemedeki ‘doğa, toplum ve insanın değer ilkelerinin bütüncül biçimde sistematikleştirilmiş temsilidir’ diye yaptığım tek tümcelik bir tanımı buraya aktararak giriş yapayım. Bu tanımda doğa, toplum ve insan mahiyeti ile üç alanda birikmiş betimsel bilgi kümelerinin sistematik bir şekilde tümleştirilmesi sonucu elde edilen bütünsel zihni bir yapıya gönderme yapılmaktadır.  
Buradan da, herhangi bir konuda dünyevi bir görüngü ile ilişkili olarak geçmişe, şimdiye ve geleceğe yönelmiş düşüncelerin tutarlı bir bütün halinde ortaya konulabilmesi için insanının her halükarda dünya görüşü denen bir şablona gereksinimi olduğu anlaşılmaktadır. Böyle bir şablonun bulunmaması durumunda konuya yönelik düşünceler topluca eklektik özellikte olacağından, insanoğlu yaşam, evren ve kendisi ile ilgili bir değerler bütünü, ebedi yaşamsal bir erek yaratamadan, parçalı, anlam yükü iyiden iyiye zayıf veya hiç olmayan bir yaşantı sürdürerek bu dünyadan göçüp gider.  
İşte üzerine değerlendirilmek için derin düşünceler, düşünümler, düşünüşler ve davranışlar yerleştirilen dünya görüşü kalıbı ne denli tutarlı ve gerçekçi olursa düşüncelerimiz de “duyulur dünya” ile o denli örtüşür ve sonuçta da insan mutlu olur, yaşamdan haz duyar. Bu bakıştan, dünya görüşünün “duyulur” olan ile dolaysız bağlantılı “düşünülür dünya” kavramı olduğu açıktır.
Belirtilen nedenlerle yaşam pratiğinin irdelenmesi olgusuna yaklaşırken gerçekçi olmak açısından dünya görüşümüzü doğru ölçütler çerçevesinde gözden geçirmemiz son derece yararlı zihni bir etkinlik olacaktır.
Bunun için önce, sahibi olduğunu sandığımız dünya görüşümüzün en genel yaklaşımla hangi metafizik, etik, estetik ve tarihsel-insanbilimsel felsefi dayanaklar üstüne oturduğunu kendimize ve başkalarına açıklayabilmemiz gerekir.
Bu kapsamda Bedia Akarsu’nun yaptığı, dünya görüşünün çok genel bir tanımı olan  
“evrenin ve yaşamın anlamını, ereğini, değerini, insanın varlığını ve davranışlarını tümden kavramaya çalışan kanılar bütünü “
şeklindeki belirlemesini kılavuz olarak göz ününde tutabiliriz.
Ayrıca yuvarlak bir yaklaşımla dünya görüşünün genel olarak inanç veya akıl, yani dinsel ve ideolojik ağırlıklı olan iki kutupsal anlayıştan birine yakın olması gerektiğini söyleyebiliriz. Başka bir deyişle tam ortada bir görüşe sahip olmak istikrarsızlık anlamına geleceğinden pek olanaklı bir hali yansıtmıyor olsa gerekir.
Öte yandan dünya görüşünün bilimsel bakışla değil de felsefi bakışla irdelenmesi gerektiğini de anımsayalım. Bu yönde hem geniş, hem de sağlam bir irdeleme zemini için uygun bir çıkış noktası aranırsa bu J-P Sartre’ın içtenlikle benimsediği bir üst kavram olan eytişimsel tekçilik (diyalektik monizm) olmalıdır. Bu kapsamda evreni, yaşamı ve insanı bütünsel, dikotomik ve göreceli bir yaklaşımla değerlendirmek olanaklı olmaktadır.
Dünya görüşü teriminin tarihsel evrimine bakıldığında, başlangıçta Newtonyen dünya resmi kavramı şeklinde benimsenmiş olaraktan doğa-insan ilişkilerini odağa koyan bir kavrayış biçimi olarak Kant’la başlayan 18. yy sonu alman idealist düşüncesinde ortaya çıktığı görülür. Marx ile tarihi-materyalist çizgiye çekilen kavramın karşı kutbuna daha sonraları Dilthey tarafından “yaşam felsefesi” kavrayışı yerleştirilerek pozitivist yaklaşıma karşı çıkılmak istenmiştir.
Yukarıda belirtilen çerçevede evrensel düzeni doğru kavrayan bir dünya görüşünün toplumsal görüngüleri aydınlattığında belirgin bir şekilde ortaya çıkan entelektüel anlayış biçimi her zaman sekülarist hümanizm olmaktadır.
Bunun, insanoğlunun on binlerce yıllık birikimli gelişme sürecinin bir sonucu olarak günümüz modern toplumuna yansımış en sağlam dünya görüşü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Mustafa Özcan (11 Haziran 2012)

5 Haziran 2012 Salı

Kuvantum Fiziğinin Getirecekleri (Ateşan Aybars, 5 Mayıs 2012)

Kuvantum Fiziğinin Getirecekleri
Kuvantum fiziği birçoklarımıza göre hala gizemli, sağ duyumuza karşı ve anlaşılmaz gibi görünmekle birlikte psikoloji, sosyoloji, politika, sanat vb. her türlü yaşam alanında bizleri etkilemeye devam edecek. Galileo, Descartes, Newton gibi öncülerin saat gibi işleyen belirlenimci (deterministik) mekanik düzenini değiştirip evreni olasılıklar çerçevesinde yöneten bilim anlayışına (paradigma değişimi) geçişi insanlığın geleceğini derinden etkileyip yönetmeye devam edecektir. M.Planc/ Einstein/ N.Bohr/ P.Dirac/ W.Heisenberg/ E. Shrodinger/ W.Pauli/ M.Born gibi bilim adamlarının 27 yıl gibi kısa sürede (1900-1927) olağanüstü çabaları düşünce sistemimizi değiştirmiş ve etkileri her alanda gözlenmeye başlamıştır.
Teknoloji alanında laser, sıvı hidrojen, yarı iletken vb. gibi yeni uygulamalar yanısıra bugün kullandığımız atom temelli bilgisayarlar yakında çok daha hızlı ve güvenli  elektron (spintronics) yada foton (Q computing) temelli olacaklar, ve daha birçoğu..
Sosyal alanda, kuşların veya balıkların toplu zeka ile senkronize hareketleri (swarm intelligence) bilinçsiz gibi görünsede hep bağlı olduğumuz sanısı dolaşıklılık (entanglement) kavramı ile açıklanabilir(mi)?. Ya da W.Heisenberg ve E.Shrodinger dalga çökmesinin (gözlemci etkisi) sosyal medya pazarlama alanında daha gerçekçi ve etkili uygulamalarına yol açabilir(mi)?.
Işık parçacığının (foton) yönsüz olması (zamanda geri gidebilmesi) yada geleceğinin belirsiz olması gib kuvantum gerçeği sosyal alanda “Post Modernist” anlayışı tetiklemiş ve bugün batı kapitalizminin sarıldığı ve yaygınlaştırdığı “gelecek belirsizdir, plan yapmayın, günü gün edip yaşayın” türü içi boş, eklektik bir anlayışı da maalesef beraberinde getirmiştir, şimdilik. “Bilim ve İktidar” ilişkisinde sosyal yapı ve toplum mühendisliğinin taraflı olması maalesef beklenendir ve doğaldır, eşyanın tabiatidir, ancak kuvantum fiziğinin, yada daha genel olarak doğa özelliklerinin ideal sosyal yapı için öne çıkacağı zaman gelecektir.
Kuvantum fiziğinin matematik, sanat, kültür gibi birçok toplumsal alanda da etkileri olmaktadır ancak, psikoloji alanı en derin (şarlatanlar dahil) uygulama alanı olarak birey ve toplumları etkilemeye devam etmektedir. Kopenhagen yorumları (N.Bohrs ve ekibi) ve sonrasında Post-Kopenhagen yorumları (John Neuman, Eugene Wigner) zihin bilimlerinin (nooloji) gelişmesinin doğrudan kuvantum fiziğine bağlı olduğunu ve kuvantum fiziğinin doğru anlaşılmasının önemini vurgulamaktadır. Zira madde-zihin ikileminin (diyalektiğinin) bilimsel tabana oturtulması bilim tarihinde en önemli dönemeç olarak görülmektedir. Artık biliyoruz, çekirdek fiziğinde maddeyi bir arada tutan “quark”lar ise madde olarak beyin ve zihin ikilemini bir arada tutan bozonik yapı nedir?. Herhalde kuvantum fiziği ve micro biyoloji bu konuda önderlik edecek!.
Sinir hücreleri (nöronlar) arası iletişim ve etkileşimin temelinde “action-potential” denilen zayıf elektrik sinyalleri vardır ve bu sinyaller fiziksel anlamda enerji demektir. Nesnel bir yapıda olan bu elektrik sinyalleri daha derinde atom altı kuvantum yasalarıyla donatıldığında öznel yapıda olan duygu ve bilinç gibi kavramları açıklamak için ümit veriyor. Diğer bir deyişle, duyusal dünyamız maddi karşılığı olan kavramlardır ve kuvantum fizik yasaları ile anlaşılabilir. Nörologlar, psikiyatrisler, psikologlar, bioloji ve fizik bilim adamları soyut/metafizik kavram olarak görülen duyusal dünyamızı somut ve bilimsel tabana oturtma çabasında bir hayli yol aldılar bile..
Ateşan Aybars (5 Mayıs 2012)